Gönderen Konu: 6.3.2. HZ. EBU BEKİR’E (R.A.) İSNAT EDİLEN BİR SÖZ  (Okunma sayısı 2321 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

yaz_gulu_001

  • Ziyaretçi
6.3.2. HZ. EBU BEKİR’E (R.A.) İSNAT EDİLEN BİR SÖZ

Eğer "Bir kişiden başka herkes cehenneme gidecekti r" dense, o kişi olmaktan korkarım. "Bir kişiden başka herkes cennete girecek" dense, o kişi olmayı ümit ederim.
    Hz. Ömer (r.a.)

   Sıddık-ı Ekber (radiyalla hü anh) demiştir ki: "Cehennemd e vücûdum o kadar büyüsün ki, ehl-i imana yer kalmasın."

   Ve Sıddîk-ı Ekber’in; "Cehennemd e vücudum büyüsün, tâ ehl-i imana yer bulunmasın" diye fedakârlıkta âzamî bir zerresini kazanmak fikriyle, biçare Saîd bütün ömründe tecerrüdü, istiğnâyı ihtiyar etmiş.


   Said Nursî, Sıddık-ı Ekber’e, yani Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) nispet ettiği bu sözlerin de ne isnadını ne de kaynağını vermiştir.

   Bu söz, -Allah’ın korudukla rı müstesna- vaizlerin cami kürsülerinde, müelliflerin kitaplarında, Nur Risaleler i’ndekinden biraz farklı olarak şöyle nakledilm ektedir:

   (...) Bazı düşünmeyen kardeşlerimiz de Resululla hın ilk halifesi büyük veli Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) –hâşâ- neler dedirtiyo rlar (aynen alıyoruz): "Resululla hın hicranıyla ciğerleri parça parça olacak şekilde yanan ve Allah’ına: 'Ya Rabbi, yarın kıyamette benim vücudumu o derece büyüt ve sonra beni cehenneme at ki, ONU YALNIZ BEN DOLDURAYI M, başkasına yer kalmasın.' diye yalvaran (...)"

   Yukarıdaki cümleleri nakleden M. Said Çekmegil, şu açıklamayı yapıyor:

   Bak. Süleymaniye’den Hitap, Ömer Öztop (Süleymaniye Camii Hatibi), 5. baskı,    s. 82. Kitapta kritiksiz verilen bu söz nereden alınmış diye baktıksa da, ciddî bir kaynağı bırakın, herhangi bir mehaza rastlayam adık. Gerçi, buna benzer bir fıkrayı, faydalandığımız eserler vermiş bir zat olan Osman Keskioğlu da, 1976 baskılı Kur'an Yolunda adlı kitabının 57. sayfasında da kaynaksız vermiş. Ama, bu sekran sözü, değil Sıddık-ı Azam’a, diğer sahabîlere de mal etmeye kalkışmamış. Burada misal olsun diye iki kaynak vermekle yetiniyor uz.

   Said Nursî, bu sözü ehl-i imanla tahsis edilmiş olarak nakletmiştir; fakat yine de bu rivayet, Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) atılmış bir iftiradır.  Zira, ilim ehli hiç kimse böyle bir sözü rivayet etmemiş, güvenilir kaynaklar da da böyle bir nakil yer almamıştır. Bu söz esasen, birçok yönden Kur'an’a ve Sünnete aykırıdır. Cenab-ı Hak, yukarıdaki gibi değil, aksine şöyle dua etmeyi emretmiştir:

   "(...) İnsanlardan kimi 'Rabbimiz, bize dünyada ver!' der; onun ahirette bir payı yoktur. Onlardan kimi de: 'Rabbimiz, bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver ve bizi ateş azabından koru!' der. İşte onlara, kazandıklarından bir pay vardır. (...)"

   Hz. Peygamber (s.a.v.) bu duayı her zaman okurdu.

   "Öyle kullar ki, 'Ey Rabbimiz! İman ettik, bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azabından koru!' derler."

   "(Akıl sahipleri) ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerine düşünürler. 'Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru! Rabbimiz sen, kimi ateşe sokarsan, onu zelil etmiş olursun. Zalimleri n yardımcıları yoktur.'"

   "(Rahman’ın kulları): 'Rabbimiz, cehennemi n azabını bizden uzaklaştır, doğrusu onun azabı sürekli bir azaptır!' derler. Orası ne kötü bir karargâh ve ne kötü bir makamdır!"

   Hz. Ebu Bekir, Kur'an okurken Allah’ın azabının korkusund an gözleri yaşla dolardı. Cehenneme girmemek için bütün malını ve canını Allah için ortaya koymuştur. Nasıl olur da cehenneme girmeyi Allah’tan ister?

   Ehl-i zikir -şüphesiz Hz. Ebu Bekir de onlardandır- Allah Tealâ’dan cehennemi değil, bilâkis cenneti istemekte dir.

   Resululla h (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Allah’ın bir sınıf melekleri yollarda, sokaklard a dolaşırlar; zikir ehlini ararlar. Onlar, Allah’ı anan bir cemaat bulunca birbirler ine:

   -Aradığınıza geliniz, diye seslenirl er.

   Bunun üzerine melekler, zikir ehlini dünya semasına kadar kanatlarıyla tavaf edip, etrafını kuşatırlar. Rableri onları pek iyi bildiği hâlde, meleklere:

   -Kullarım ne söylüyorlar? diye sorar. Onlar da:

   -Seni tesbih ediyorlar, seni tekbir ediyorlar, sana hamd ve seni sena ediyorlar! diye cevap verirler. Sonra Allah:

   -Bu kullarım beni görürler mi ki? diye sorar. Melekler:

   -Hayır, vallahi onlar seni görmezler! derler. Allah:

   -O kullarım ya beni görseler, nasıl olurlar? buyurur. Melekler:

   -Onlar seni görseler, sana ibadet ve ubudiyetl eri daha şiddetli, temcid ve tahmidler i daha çetin, tesbihler i daha çok olur, derler. Yüce Allah:

   -Benden ne diliyorla r? diye sorar. Melekler:

   -Cenneti istiyorla r! diye cevap verirler. Yüce Allah:

   -Onlar cenneti görmüşler mi?

   -Hayır, vallahi cenneti görmemişlerdir!

   -Ya cenneti görselerdi?

   -Eğer görselerdi, cennete karşı hevesleri daha çok, talepleri daha şiddetli, rağbetleri daha büyük olurdu. Allah:

   -O kullarım neden istiaze ederler? Melekler:

   -Cehennem ateşinden!

   -Cehennemi gördüler mi?

   -Hayır, vallahi görmediler.

   -Ya görselerdi, nasıl olurlardı?

   -Ondan daha çok kaçınırlardı, korkuları daha çok olurdu. Bunun üzerine yüce Allah, meleklere:

   -Ey melekler, ben sizleri şahit kılıyorum ki, bu zikreden kullarımı mağfiret ettim! buyurur. (...)

   Resululla h (s.a.v.) cehennem azabından Allah’a sığındığına göre , Hz. Ebu Bekir gibi bir zat nasıl olur da Peygamber inin sığındığı bir şeyi Allah’tan talep eder?

   Resululla hın Allah’a sığındığı şeylerden bazılarını örnek verelim. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle dua ederdi:

   "Allah’ım! Tembellik ten, bunaklık derecesin deki ihtiyarlıktan, günahtan, korkaklıktan, kabir fitnesi (suali)nden ve kabir azabından, ateş fitnesind en ve ateş azabından, zenginlik gururunun şerrinden sana sığınırım. Fakirlik fitnesind en de sana sığınırım, Mesih Deccal’in fitnesind en de sana sığınırım. (...)"

   Biri kalkar da Hz. Ebu Bekir’in yüce Allah’tan tembelliği, bunaklık derecesin de ihtiyarlığı (...) istediğini söylerse, bunun yalan olduğu aşikârdır, bu istekleri n Hz. Ebu Bekir’e isnadı mümkün değildir. Nur Risaleler i’ndeki isnat da işte aynen böyledir.

   Güya Ebu Bekir Sıddık, bunu insanlara olan merhameti nden söylemiş. Eğer cehenneme girene merhamet edileceks e, Allah Erhamur-Râhimîndir: merhametl ilerin en merhametl isidir, Allah onlara merhamet ederdi.

   Bir Müslüman olarak, mutlak merhameti n ancak rahîm olan Allah’a mahsus olduğunun bilinmesi de gerekir. Aynı zamanda iyi insanlara merhamete n onların hak arzularını tatmin edecek olan, kötülüklerin cezalandırılması "Adil-i mutlak"ın rahmetini n tabiîliklerinden, "Sünnetullah"ın belirmesi dir.

   Bütün bu tabiîliklerin bir kısmı, bazı zaaflarla rahatsızlıklara uğramış insanlara dokunur görünmesi normaldir . Onların kendi kendileri ni tanımadıkları ise ayrı bir derttir. Dikkat edilirse bunlar, cezalandırılmasını hoş karşılamadıkları bazı suçların bizzat kendileri ne karşı işlenmiş olduğu zamanlard a nasıl şahlanırlar; nasıl şiddet taraftarı olurlar. Öyle ki, yaratıcının suçlar için vazettiği hükümleri bile az bulurlar; olanca hınçlarıyla ağır cezalar isterler. Görüleceği gibi, haksızlık kendileri ne karşı olduğu zaman, tahrik sebepleri ni bile düşünmeden, acımasız cezalar isteyen bu kendileri ni merhametl i zanneden zalimleri n psikoloji sine bir tetkikimi zde dokunmuştum.  Derinleri ne inersek, zaaflarını merhamet sanan bu haksızlar, müstahak olan zalim caniler için Allah’ın mahkûm kıldığı cezalılardan ziyade, kendileri nin de bu cezalara istihkak kesbede ede yaşadıklarını hissetmel erinden rahatsızdırlar. (...)

   Aslında müminler, kötü kimseleri n zalimane cinayetle rinin cezasız kalmasından rahatsız olurlar. Onun için iyiler, iyilik isteyenle r müsterih (gönlü rahat) olsunlar diye, Rahman ve Rahîm olan, kesin adaletin Hâkim-i Mutlak’ı teminat veriyor (...).

   Ve buyuruyor ki:

   "Hiçbir günahkâr, başkasının günahını çekmez. Eğer yükü ağır gelen kimse, onu taşımak için (başkalarını çağırsa), onun yükünden hiçbir şey (alınıp) taşınmaz; akrabası dahi olsa (kimse onun yükünü taşımaz). Sen ancak görmeden Rablerind en korkanları ve namaz kılanları uyarırsın. Manen temizleni p yücelen, kendi yararına temizlenm iş olur. Dönüş Allah’adır (Allah, herkese yaptığının karşılığını verir). Körle gören, karanlıkla aydınlık, gölgeyle hararet, dirilerle ölüler bir olmaz. (...)

Görüldüğü gibi, Hz. Ebu Bekir’e isnat edilen bu uydurma, İslâm’ın en temel ilkelerin den olan "günahın şahsîliği" ilkesinin dibine dinamit yerleştirmektedir.

   "Yoksa biz, inanıp iyi işler yapanları, yeryüzünde bozguncul uk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa (Allah’ın azabından) korunanla rı yoldan çıkanlar gibi mi tutacağız?"

   "Yoksa kötülükleri işleyen kimseler, kendileri ni inanıp iyi ameller işleyenlerle bir tutacağımızı mı sandılar? Yaşamaları ve ölümleri onlarla bir olacak öyle mi? Ne kötü hüküm veriyorla r!"

   "Biz, Müslümanları o suçlularla bir tutar mıyız hiç, neyiniz var, nasıl hüküm veriyorsu nuz (öyle)?"

   Elbette, rahîm olan Allah’ın ehl-i imana merhameti, hiç kimsenink iyle kıyaslanamaz. Aslında bunlar, her Müslümanın bildiği/bilmesi gerektiği şeylerdir.

Bu rivayeti uyduranla rın Hristiyan lıktan etkilendi kleri aşikârdır. Nitekim, Hristiyan lığın esaslarından biri de, Tanrının, bütün insanların günahlarına kefaret olmak üzere, onların affı için insan (İsa Mesih) şekline girip yaşadıktan sonra ıstırap çekerek ölmesi, yani tekfir inancıdır.

Hristiyan lar, Âdem evlâdından her insanda, onun işlediği "ilk günah"tan bir pay olduğuna; peygamber lerin bile doğuştan günahkâr olduklarına inanırlar. (...) Onlar, İsa Mesih’in, lânete müstahak olanların günahlarını yüklenmek için haça gerilmeyi kabul ettiğini söylerler. (...) 

Böylece "Tanrının tecessüdü (Tanrının İsa’da bedenleşmesi)" telâkkisine varırlar.

İşte bizimkile r de, "Hz. İsa’nın kendini feda edip çarmıha gerilerek bütün insanlığın kefaretin i ödediği" inancına mukabil; bu ümmetin Sıddık’ına "Allah’ım, bedenimi öyle büyüt, öyle büyüt ki, tüm cehennemi kaplasın! Ta ki, benden başka hiçbir insana yer kalmasın!" duasını nispet ettiler. Böylece bir taşla iki kuş vuracakla rdı. Birincisi; bu ümmetin Kitabında "cehennemd en Allah’a sığınma, onun azabından korkma" ile ilgili öyle ayetler, Resulünün Sünnetinde öyle hadisler vardı ki, bu sözü Hz. Peygamber e nispet edemezler di. (Hâlbuki, tüm ehl-i imanın suçu-günahı için yanacak birisi varsa, onun Peygamber olması gerekmez mi? İlk muhatap varken, sonrakine ne oluyor?...) İkincisi; bu uydurma sözle Hristiyan lara şöyle bir gönderme yaptılar: "Siz, Hz. İsa’nın bütün insanlık için kendisini feda ettiğini söylüyorsunuz. Oysa, bizim bırakın Peygamber imizi, Sıddık’ımız bile -hem de haça gerilip can vermek gibi kısa süreli değil- cehennemd e ebedî yanmak suretiyle kendini fedaya hazırdır!"

Hz. Peygamber (s.a.v.), ümmetini Hz. Ebu Bekir’den de fazla düşünürdü, onların iyiliğini isterdi.

"Size kendi içinizden, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, müminlere karşı müşfik, merhametl i bir Peygamber gönderilmiştir."

İşte o Peygamber, rauf ve rahîm olmasına rağmen şöyle demiştir:

"Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi Allah’ın azabından satın alınız. Ben, Allah’ın azabından hiçbir şeyi sizden men edemem. Ey Abde Menafoğulları, sizden de Allah’ın azabından hiçbir şeyi def edemem. Ey Abbas b. Abdilmutt alib, senden de Allah’ın azabından hiçbir parça men edemem. Ey Allah’ın Elçisinin halası Safiye, senden Allah’ın azabından bir kısmını olsun def edemem. Ey Muhammed’in kızı Fatıma, malımdan ne dilersen iste (veririm, fakat) Allah’ın azabından bir parça bile senden savamam."

Hz. Peygamber, ehl-i iman için dua ve istiğfar etmiştir. Hatta, en önemli duasını ümmeti için saklamıştır:

Resululla h (s.a.v.):

"Her peygamber in dua ede geldiği (makbul) bir duası vardır. Ben o duamı, ahirette şefaat etmek için saklamak istiyorum ."

"Her peygamber in bir duası vardır; onunla dua etti de, duası kabul olundu. Bense duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat için ayırdım."  buyurmuştur.

Yüce Allah, o günü şöyle haber vermekted ir:

"Ey insanlar, Rabbinizd en korkun ve babanın, çocuğu(nun yaptığı)ndan ceza görmeyeceği, çocuğunun da babası(nın yaptığı)ndan ceza görmeyeceği bir günden çekinin. (...)"

"(O gün) dost dostun hâlini sormaz. Birbirler ine gösterilirler (fakat herkes kendi derdine düştüğünden başkasıyla ilgilenme z). Suçlu ister ki, o günün azabından (kurtulmak için) fidye versin; oğullarını, eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanla rın hepsini (versin) de, tek kendisini kurtarsın."

"İşte o gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçar. O gün, onlardan her kişinin, kendisine yeter derecede işi vardır."

Ayrıca bu söz, Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) cennetlik olduğunu bildiren sahih hadislere de aykırıdır:

Ebu Musa (r.a.), Medine bahçelerinden bir bahçe içinde Peygamber le (s.a.v.) beraber bulunuyor du. Oradaki kuyunun başında otururlar ken, Peygamber in elinde bir değnek vardı. Peygamber, bu değnekle su ile çamur arasına vurup düşünüyordu. Bu sırada bahçenin kapısına bir adam geldi de, içeriye girmek için kapının açılmasını istedi. Peygamber, Ebu Musa’ya:

"Kapıyı aç ve o geleni cennetle müjdele!" buyurdu. Ebu Musa dedi ki:

"Ben gidip gördüm ki, o Ebu Bekir’dir. Hemen kapıyı açtım ve kendisini cennetle müjdeledim. (...)"

Ebu Hureyre (r.a.) şöyle demiştir: Ben Resululla hın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işittim:

-Allah yolunda bir şeyden çift (malından iki sığır, iki koyun, iki dirhem) infak eden, kapılardan, yani cennet kapılarından "Ey Allah’ın kulu! Bu kapı hayırlıdır!" diye davet edilir. Devamlı namaz kılan da (cennetin) namaz kapısından davet edilir. Cihat ehlinden olan, cihat kapısından; sadaka verenlerd en olan, sadaka kapısından davet edilir. Kişi, oruç tutanlard an ise, oruç kapısından ve Reyyan kapısından davet edilir.

Ebu Bekir (r.a.):

-Ya Resulalla h, bu kapıların hepsinden davet edilen kişiye (bir kapıdan girmesi, diğer kapıları terk etmesinde n dolayı) bir zarar var mıdır? Bir kimse, bu kapıların hepsinden davet edilir mi? diye sordu. Resululla h:

-Evet, hepsinden davet olunur ve senin onlardan olacağını ümit ediyorum ey Ebu Bekir! dedi.

Cennetin sadece tek kapısından değil, tüm kapılarından çağrılmayı hedefleye n Hz. Ebu Bekir mi bu uyduruk sözü söylemiş?...

Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

"Allah, (kullarını) esenlik evi (cennet)ne çağırır. (...)"

Hz. Ebu Bekir, Allah’ın davetine icabet etmeyenle rden olamaz. Yukarıda nakledile n bühtandan da berîdir.

Hiçbir kritik endişeye düşmeden; üstelik avamî teveccühlerle mesrur görünen kimselere sorabilse k de, desek ki:

-Lütfen cevap verir misiniz kardeşim; Allah mı daha merhametl idir, kulları mı? diye sorsak, hüsnüzan ederiz ki:

-Allah daha rahîmdir, diyecek. Tekraren sorsak:

-Kimse kimsenin yerine cehenneme gitmeyeceğini haber veren ayet-i kerimeyi siz mi daha iyi anlarsınız, büyük sahabîler mi? Yine zannederi z ki:

-Ashap, Kur'an’ın emin muallimin den İslâm’ı bizzat tahsil etmişlerdir. Elbette ki, onların fıkhı katıksız ve daha nettir, diyebilec eklerdir. Yine:

-Yukarıda meallerin i verdiğimiz beyyinele rde görüldüğü gibi; cehennemi hak etmiş şaki ve acımasız işkence veren zalimleri n mutlaka cezalarını çekeceklerini, Allah’ın rahmetind en kovulacak kadar kötü caniler olduğu haberine sen mi daha yakınsın, yoksa Resululla hın en yakın arkadaşı, ilk mümini mi?

-Şüphesiz ki, o Sıddık-ı Azam... diyebilir .

-O hâlde, aklını yitirmede n, müthiş bir zaafı merhamet zannedece k kadar dikkatsiz leşmeden, hiçbir Müslüman, "zalimler için hazırlanan cehennemi ben doldurayım da hiçbir kimse orada ceza görmesin" diyebilir mi?

-Elbette, böylesine hissî, nekrî duygulanışları, düşünce ibadetind en uzaklaşmayan müminlere, hem de "cennetin de hak, cehennemi n de hak" olduğuna iman etmiş Müslümana böylesine zaafları yakıştıramayız, diyeceğini umarız.

Peki, Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) böyle bir istekle takdim edilmesi, ona böylesine sekirli görülen bir sözün yakıştırılması günah değil midir?

Sadece iman ehlinin kurtulması için dahi olsa, edilen bu duanın kabulü; hem Hz. Peygamber in, ahiret hayatı ile ilgili olarak verdiği birçok haberde yalancı çıkması hem de bu haberleri n iptali anlamına gelir. Şöyle ki:

Enes b. Malik (r.a.) dedi ki: Peygamber (s.a.v.):

"Bir kavim, kendileri ne cehennem ateşi dokundukt an sonra simaları kırmızımsı siyah bir renkte cehennemd en çıkacaklar ve cennete girecekle r de, cennet ehli bunlara 'cehenneml ikler' diye isim verecekle rdir." buyurdu.

Ebu Said el-Hudrî (r.a.) şöyle demiştir: Resululla h (s.a.v.) buyurdu ki:

"Allah, cennetlik leri cennete koyar, dileyeceği kimseleri rahmetiyl e cennete katar, ateşlikleri de ateşe katar. Sonra: 'Bakınız, kalbinde hardal tanesi kadar iman olan kimi bulursanız onu ateşten çıkarınız!' buyurur. Bunun üzerine, böyleleri cehennemd en kömür gibi yanmış oldukları hâlde çıkarılırlar da, Hayat Nehri ya da Hayâ Nehri’ne atılırlar ve onlar sel uğrağında kalan yabanî reyhan tohumlarının bittiği gibi orada sür'atle biterler. Sizler onu görmediniz mi? Nasıl sapsarı olarak ve salınarak sürer?"

Abdullah ibn Mesud (r.a.) şöyle dedi: Resululla h (s.a.v.) buyurdu ki:

"Ben, ateş ehlinin cehennemd en son çıkacak ve cennet ehlinin cennete son girecek olanını biliyorum . Bu kişi, cehennemd en emekliye emekliye çıkar. Allah Tebareke ve Tealâ ona:

-Git, cennete gir! buyurur. O, cennete varır, cennet ona dopdolu gibi gelir (herkes kendine ait yerlerini almış, açık bir yer kalmamıştır). Dönüp;

-Ya Rab, ben cenneti dopdolu buldum, der. Allah Tebareke ve Tealâ ona yine:

-Git, cennete gir! buyurur. O, cennete varır. Cennet ona yine dopdolu gibi gelir. Dönüp;

-Ya Rab, ben cenneti dopdolu buldum, der. Allah ona:

-Git, cennete gir, dünya kadar ve dünyanın on misli kadar yer senindir -yahut dünyanın on misli senindir!- buyurur. O kul:

-Sen, yegâne melik olduğun hâlde, benimle alay mı ediyorsun -yahut bana gülüyor musun-? der."

Ravi der ki: "Vallahi, o bîçare, bu ilâhî vaadi istihzaya hamlettiğinden dolayı, Resululla hın arka dişleri görünecek şekilde güldüğünü gördüm. (Ashap arasında) cennet ehlinin en aşağı menzil sahibi işte bu kimsedir, denirdi."

Konumuz olan dua, kabul edilmesi bir yana, kabul olunmayac ağı aşikâr olduğundan Allah’a sığınılması gereken bir duadır. Çünkü, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Allah’ım, (...) kabul olunmayan duadan sana sığınırım."

Konuyu bir de Hz. Ebu Bekir’in sıddıklığı açısından inceleyel im:

Allah Tealâ buyurmuştur ki:

"(...) İşte bugün, sadıklara sıdk (doğruluk)larının  fayda sağlayacağı gündür. Onlar için içinde ebedî kalacakla rı, (ağaçları) altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da ondan. İşte, büyük kurtuluş ve mutluluk budur."

Abdullah b. Mesud (r.a.), Peygamber imizin şöyle buyurduğunu tahdis etmiştir:

"Sıdk (doğruluk); (insanı) birre (halis iyiliğe, itaate) götürür. İnsan doğruluk ede ede nihayet 'sıddık' olur. Yalancılık ise, fücura (günaha dalmaya); fücur da ateşe götürür. İnsan, yalan söyleye söyleye nihayet Allah katında 'kezzâb' (çok yalancı) olarak yazılır."

Cenab-ı Hak buyurmuştur ki:

"İçlerinden bir adama: 'İnsanları uyarıp korkut ve iman edenlere de, kendileri için Rableri katında 'kadem-i sıdk' (gerçek bir makam) olduğunu müjdele!' diye vahyetmem iz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? (...)"

"Kadem-i sıdk", cennet olarak açıklanmıştır. "Resululla h" veya "salih ameller"dir de denmiştir. Kademin aslı; takdim ettikleri şey, kıyamet gününde karşılaşacakları şey demektir. Onlar amellerin i ve Hz. Muhammed’e (s.a.v.) olan imanlarını sunarlar. Ve bunun karşılığı olan cennetle karşılanırlar. Bunu bu mana ile tefsir eden, karşılaşacakları şeyi kasteder. "Ameller ve Peygamber" diye açıklayanlar, onların, onları takdim etmelerin i kastetmiştir. Bu üçü de kadem-i sıdktır.

Bir başka ayet-i kerimede de şöyle buyurulma ktadır:

"Hiç şüphesiz muttakile r, cennetler de ve ırmak (kenarların)dadırlar. Kudret sahibi Melik’in katında 'mak'ad-i sıdk' (hoşnut olunacak, doğruluk makamın)dadırlar."

"Mak'ad-i sıdk", Rab Tealâ’nın nezdindek i cennettir .

Bütün bunların sıdk ile nitelenme si; sabit olmasını ve istikrarını, hak olduğunu, devamını, faydasını ve lütfunun kemalini gerektiri r. Çünkü o, Hak Tealâ ile birlikted ir. Onun yardımı ile onun için vardır. O, doğrudur, yalan değil; haktır, batıl değil; daimdir, zail değil; faydalıdır, zararlı değil. Batılın ve batılla ilgili şeylerin ona ne yolu vardır ve ne de girişi...

Sıddık-ı Ekber’i "kadem-i sıdk" ve "mak'ad-i sıdk"tan ayırıp, "mak'ad-i nâr"a lâyık görenler ne söylediklerinin farkında mıdırlar?

Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) nispet edilen bu söz, Hz. Ömer’in (r.a.) incelemem izin başında naklettiğimiz güzel ifadesiyl e özetlenen ve müminlerin özelliklerinden olan "havf ve reca dengesi"ni de bozmakta, altüst etmektedi r. Bu denge hakkında İmam İbn Kayyım der ki:

Aslında, Allah’a doğru sülûk eden kalp, bir kuş gibidir. Muhabbet onun başı, korku ve ümit (havf ve reca) de kanatlarıdır. Ne zaman baş ve kanatlar sağlam olursa, kuş iyi uçar. Baş koparılacak olsa, kuş ölür. Kanatları kırıldığı zaman ise, her türlü avcıya hedef olur. (...)

Ebu Abdillah b. Fütuh el-Humeydî’nin uzunca kasidesin den bir-iki mısra aktaralım:

Ben senin görüşünü, bana şahitlik edecek olan ayet ve hadis ordusu ile çürütmeye geliyorum . (...) Bu kadar gerçek bilgiye (ve ittifaka) kim sapık düşüncelerle karşı koymaya çalışırsa, o hem inatçıdır hem de şüphe yaymak isteyen bir kişidir. Fakat, apaçık doğru yol ve ona insanı götüren kılavuz gelince, artık sapıklığın ortada kalması mümkün olmaz. (...)