Gönderen Konu: 7.CILD  (Okunma sayısı 5684 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı musluman

  • Musluman
  • ADMINISTRATOR
  • *
  • İleti: 11017
    • Rabbım duası kabul edilenlerden eylesin.
7.CILD
« : 03 Temmuz 2005, 08:22:05 »
BAĞIŞ VE BENZERİ İYİLİKLERİ BAŞA KAKMA YASAĞI
Âyetler

1. "Ey iman edenler! Başa kakmak ve incitmek suretiyle yaptığınız iyilikler i boşa çıkarmayın!"
Bakara sûresi (2), 264
İyilik yapmak, sadaka vermek, ihsan ve ikramda bulunmak, muhtaçları ve düşkünleri görüp gözetmek takdirle karşılanacak güzel ve faydalı davranışlardır. Müslümanlar, Allah'ın kendileri ne ikram ettiği nimetlerd en başkalarını yararlandırmaktan son derece zevk alırlar. Ancak az da olsa, bazan yaptıkları iyilikler i, yüze vuran, gönül kıran, başa kakan ve yaptıklarını bir türlü unutamaya n, yerli-yersiz dile getirmekt en, ilân etmekten çekinmeyenler hatta bundan zevk alanlar bile olur. İşte âyet-i kerîmede bu tür davranışlar müslümanlara yasaklanm aktadır. Hatta âyette bir misal getirilme kte ve bir de benzetme yapılarak müslümanlar iyiden iyiye uyarılmaktadır: "Ey iman edenler! Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak, pürüzsüz bir kaya haline getiriver miştir. Bunlar kazandıklarından hiç bir şey elde edemezler .."

2. "Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan ve gönül kırmayanlar için Allah katında  mükâfatlar vardır."
Bakara sûresi (2), 262
Elindeki mal ve mülkünü  ve öteki imkânlarını Allah yolunda, Allah'ın rızâsını kazanmak maksadıyla harcayanl ar ve tabiî yaptıkları bağışları asla başa kakmayan, yüze vurmayan ve böylece gönül kırmayanlar elbette karşılıksız bırakılmayacaklardır. Allah Teâlâ, hâlis bir niyetle yapılmış iyilikler i karşılıksız bırakmaz. İyilikleri bekleyen en büyük tehlike, onları yapanların, yaptıklarını yüze vurmak, başa kakmak suretiyle boşa çıkarmalarıdır. Allah Teâlâ, böyle bir yanlışlık yapmayanl ar için  büyük mükâfatlar vâdetmektedir.
Bu müjde,  yapılan bağış ve iyilikler in, Allah'ın vereceği mükâfata havâle edilmesin i teşvik etmek demektir. Kullar bilmese, takdir etmese bile yapılan iyiliği Hâlık  mutlaka bilir.
Hadis







1592. Ebû Zer radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Üç sınıf insan vardır ki kıyamet günü Allah, onlarla konuşmaz, yüzlerine bakmaz, onları temize çıkarmaz. Hem de onlar için can yakıcı bir azab vardır."
Râvî dedi ki,  Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem bu cümleyi üç kere tekrarladı.
 Ebû Zer:
- Bu kimseler tam bir mahrumiye te ve hüsrana uğramışlar. Bunlar kimlerdir, Ey Allah'ın Resûlü? diye sordu. Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem  de:
- "Elbisesin i kibirle yerlerde sürüyen, yaptığı iyiliği başa kakan ve yalan yere yemin ederek ticaret malını iyi bir fiyatla satmaya çalışandır" cevabını verdi.
Müslim, Îmân 171. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Libâs 25; Tirmizî, Büyû' 5; Nesâî, Zekât 69, Büyû' 5, Zînet 103; İbni Mâce, Ticârât 30
 Müslim’in Îman bölümündeki  171. hadisin ikinci  rivâyetinde "izârını yerde sürükleyen" kaydı bulunmakt adır. Bu da çalım satmak maksadıyla elbisesin i topuklarından aşağıya uzatan anlamına gelir.
Açıklamalar
Herkesin rahmet ve mağfirete en çok ihtiyaç duyacağı kıyamet gününde, ilâhî lutuf, inâyet, rahmet, iltifat ve mağfiretten mahrum kalacak olan insanlar, aslında dünyanın ve âhiretin en büyük zararına uğramış demektir. O günün yegâne mâlik ve sahibinin yüzlerine rahmet nazarıyla bakmayacağı, kendileri yle konuşup iltifat etmeyeceği ve günahlarını bağışlamak suretiyle kendileri ni temize çıkarmayacağı insanlar, başka kime ve nereye baş vurabilec eklerdir?
Hadisimiz in  başlangıç kısmındaki Hz. Peygamber'in üç kere tekrar ettiği tesbit cümleleri Âl-i İmrân sûresi'nin 77. âyetinde aynen yer almaktadır. O âyette şöyle buyurulma ktadır: "Allah'a karşı verdikler i sözü ve yeminleri ni az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların âhirette bir nasibi yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayaca k ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azab vardır."
Hadisimiz de işte böyle büyük bir nasipsizl iğe mahkûm insanlard an üç grub kimseden söz edilmekte, onların üç ayrı tavrı  haber verilmekt edir. Bunlardan ilki, kibir ve gururla eteklerin i yerlerde sürüyenlerdir. Elbisesin in, pantolonu nun veya kaftanının eteklerin i yerlere kadar uzatıp kibir ve gurur içinde çalım satanlar, kul olduklarını unutarak kendileri ni bir şey sanmalarının kahredici cevabını, âhirette ilâhî rahmet ve iltifatta n uzak kalarak alacaklar dır. Hadîs-i şerîf,  795 numara ile  geçmiş ve  orada bu açıdan  açıklanmış bulunmakt adır.
Biz burada yaptığı iyiliği başa kakma alışkanlığına sahip kişilerin nasipsizl iği üzerinde duracağız. Aslında hadiste sayılan üç grup insandan birinci ve üçüncü grupta yer alanlarda n biri kibir, öteki, sıcak iklim bölgelerinde pazarın en canlı olduğu, diğer bölgelerde ise pazarın genellikl e dağılmaya yüz tuttuğu bir dönem olan ikindi sonrasında, yalandan yemin ederek malına sürüm kazandırmaya çalışmak gibi doğrudan yasaklanmış olan iki büyük kusuru işlemişlerdir. Burada üzerinde duracağımız ikinci grup ise, önce bir hayır ve iyilik yapıyor, sonra da dönüp bu yaptığı iyiliği, iyilik yaptığı kimsenin başına kakıyor, yüzüne vuruyor. Bu çiğ hareketi dolayısıyla da yaptığı hayrın hayrı kalmıyor. Bize göre asıl acınacak olan bu tür tavır sahipleri dir. Kendi yaptığı iyiliği yine bizzat kendisi boşa çıkarıyor. Sonuçta, yaptığı iyiliği başa kakmak, kibirlenm ek ve yalan yere yemin ederek mal satmaya çalışmakla aynı ağırlıkta bir suç işlemiş olmaktadır. Bu üç tavır, temelde  "sahtecili k"te birleşmektedir. Kibirle çalım satan, kul olarak mütevâzî davranması gerekirke n, sahte bir gösterişe kalkışıyor. Malını yalan yere yemin ederek daha fazla fiatla satmaya çalışan, sahteciliği yalan yere yemin etme şeklinde icrâ ediyor. Yaptığı hayrı, başa kakarak boşa çıkaran da iyilik yapıyor görünerek insanları minnet altında bırakmayı hedeflemiş, samimi davranmamış, iyiliği sahteciliğine âlet etmiş oluyor.
Bildiğimiz bir gerçek vardır; o da yüce Rabbimiz'in,  samimiyet ten ve kendi rızâsını kazanma niyetinde n uzak sahtecili kleri asla kabul buyurmadığı, onlara asla kıymet vermediğidir. Bu hadis, bu gerçeğin delilleri nden birini teşkil etmektedi r.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Allah Teâlâ kıyamet günü bazı insanlara iltifat buyurmaya cak ve onları bağışlamayacaktır.
2. Yaptığı bağış ve benzeri iyilikler i yüze vuran, başa kakan, milleti minnet altında bırakmaya kalkan kişiler bu nasipsizl er arasında bulunmakt adır.
3. Yaptığı iyiliği asla başa kakmamak gerekir.
4. Kibir, yalan yere yemin etmek ve iyiliği başa kakmak, sonuç itibariyl e  aynı şekilde cezalandırılacak üç günahtır.
5. Yaptığı iyiliği korumanın yolu, onu unutmaktır.


Çevrimdışı musluman

  • Musluman
  • ADMINISTRATOR
  • *
  • İleti: 11017
    • Rabbım duası kabul edilenlerden eylesin.
Ynt: 7.CILD
« Yanıtla #1 : 03 Temmuz 2005, 08:22:23 »
ÖVÜNME VE HADDİ AŞMA YASAĞI
Âyetler

1. "Kendinizi (övüp övüp) temize çıkarmayın. Allah, kimin takvâ sahibi olduğunu çok iyi bilir."
Necm sûresi (53), 32
Allah her şeyi bilir. Çünkü her şeyi O yaratmıştır. İnsanoğlunun ise, kendi hayatının belli kesitleri hakkında bile bilgisi yoktur. O içinde bulunduğu çevre ve şartlara göre kendisine bir yer belirleyi p başkalarıyla ilişkilerini o çerçevede yürütür. Çoğu kere de insan, kendi haklılığına ve farklılığına inanır. Kendinden yana tavır alır. Bu sebeple verdiği hükümler de çoğunlukla yanlıdır.
Âyet-i kerîme, insanoğlunun yaratılışını hatırlatan bir âyetin son cümlesidir. Bir cümle yukarısından itibaren şöyle buyurulma ktadır: "Allah, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz annelerin izin karınlarında bulunduğunuz sırada, sizi en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir." Yani sizin kendinizi bilmediğiniz zamanlard a bile nasıl olduğunuzu ve gelecekte neler yapacağınızı, kısacası eksiğinizle noksanınızla sizi hep O bilir. O halde, kendinizi günahsız, kusursuz, tertemiz kabul ederek sakın öğünmeye kalkmayın. Sizin bilmediğiniz kusurlarınız olabilir. Kimin gerçekten Allah saygısıyla dopdolu olduğunu en iyi Allah bilir.



2. "Ancak insanlara zulmedenl ere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık  yapanlara cezâ vardır. İşte acıklı azâb bunlaradır."
Şûrâ sûresi (42), 42
Suç ve ceza ilişkisi hakkında etraflı açıklamalar ihtivâ eden âyetler arasında yer alan bu âyet-i kerîme, cezalandırılması gerekenle rin, doğrudan doğruya zulmedenl er veya bir suça karşılık vermede aşırı gidenler ile  yeryüzünde  kendini üstün görerek kibirle azgınlık ve taşkınlık edenler olduğunu bildirmek tedir. Bu kibirli azgınlar için âhirette de acıklı bir azâbın bulunduğunu ilân etmektedi r.
İnsanın kendisini bir şey sanması, büyüklenme duygusuna kapılması, onun yoldan çıkmasını, haksızlık yapmasını son derece kolaylaştırır. Onun için mütevazi olmak, haddini bilmek ve alçak gönüllü davranmak daima tavsiye edilmiş, aksine davranışlar ise yasaklanmıştır.
Hadisler



1593. Iyâz İbni Hımâr radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Allah Teâlâ bana:
Birbirini ze karşı öylesine alçak gönüllü olun ki, hiç bir kişi diğerine  karşı haddi aşıp zulmetmes in. Yine hiç bir kimse, bir başkasına karşı böbürlenip üstünlük taslamasın diye vahyetti."
Müslim, Cennet 64. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 40; İbni Mâce, Zühd 16
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1594. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir kimse (kendini üstün görüp diğerlerini küçümseyerek) insanlar helâk oldu derse, kendisi onların en önce helâk olanı olur."
Müslim, Birr 139. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 77
Açıklamalar
603 numara ile "Tevâzu ve Mü'minlere Kol Kanat Germe" konusunda da geçmiş olan birinci hadiste Peygamber Efendimiz, Allah Teâlâ'nın kendisine ve biz ümmetine  alçak gönüllü davranmayı emrettiğini bildirmek tedir. Öylesine bir tevâzû ve alçak gönüllülük ki, hiç kimse kendisind e bulunan ilim, mevki ve mal gibi her hangi bir üstünlük sebebi dolayısıyla bunlardan mahrum olanlara karşı  üstünlük iddia ederek maddî mânevî haksızlık yapmaya asla kalkışmayacaktır.  Okur-yazar olmayanla rı neredeyse insan saymamak, onların oylarıyla okumuşların  oyları arasında fark olması gerektiğini ileri sürmek gibi bu çağda bile bazı kendini bilmez, halktan kopuk kişilerde görülen  üstünlük  ve farklılık iddia ve haksızlığı hadisteki bu ikazın ne kadar isabetli, zamanlar üstü  ve güncel olduğunu göstermektedir.
Belli bazı nimetlere sahip olmak, başkalarına karşı haksızlık gerekçesi yapılmamalıdır. Her nimet şükrü gerektiri r. Nimete şükür ise, asla o nimetten mahrum gözükenleri küçümsemek ve onlara zulmetmek hakkını kimseye vermez. İnsanın sahip olduğu nimet ölçüsünde alçak gönüllülüğü artmalıdır. Bu da pek tabiî olarak sorumlulu k duygusuyl a ilgili bir konudur.
Hadîs-i şerîf, hiç kimsenin bir başkasına karşı üstünlük  taslamama sını, övünme ve iftihara kalkışmamasını da ayrıca tenbih etmektedi r.
Övünme  duygusu ve başkalarından farklı olduğunu gösterme arzusu yani alçak gönüllü olamama hastalığı, aslında  kibirden kaynaklanır. Zâten tevâzu, kibrin tam zıddıdır.  Kibir ve gurur  insanoğluna hele bir müslümana asla yakışmaz. Çünkü o, İblis'in huyudur. Bu sebeple de yasaklanmıştır.
İkinci hadis,  kendini beğenme, övünme, başkalarını küçük görüp onlara karşı üstünlük iddiasında bulunma yanlışının zaman zaman bu hastalığa tutulmuş kişileri, toplumu toptan karalamay a da sevkettiğine işaret buyurmakt adır. Kendini tertemiz, sapasağlam kabul edip "İnsanlar bozuldu, helâk oldu" gibi yüksekten atıp ahkâm kesmeye kalkanlar a hemen her kesimde rastlamak mümkündür. Özellikle bunu, kendi ibadetler ine güvenerek yapanlar, daha büyük bir yanılgı ve helâk içindedirler. Bir kimse insanlara ve müslümanlara neyi lâyık görürse, onunla önce kendisi  karşılaşır. İnsanların bozulup helâk olduğu iddiası da önce o iddianın sahibini vurur. İnsanların helâke en yakın olanı bu tür konuşmayı sevenlerd ir.
Bu ve benzeri sözler ve yakınmalar, kendini üstün görme duygusund an ileri gelmiyor da sadece bir üzüntü ve kuşku ifadesi olarak ileri sürülüyorsa, dînî bir amaçla, ‘keşke daha iyi olabilsek’ anlamında söyleniyorsa bunun bir sakıncası yoktur. Böyle bir niyet dışında milletin helâkine hükmetmek, kendini beğenmişliğin bir ifadesi olacağı için, bu sözün sahibinin helâki o noktadan itibaren başlamış demektir.
İnsanların ayıp ve kusurlarını olduğundan da büyük göstererek onların âkıbetleri hakkında kesin hüküm vermeye kalkışmak, elinde hiç bir delil yokken  kendisini kurtulmuş saymak demektir. Kendi kusuruyla meşgul olmayı unutanların helâki herhalde herkesten önce gerçekleşir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Övünme ve haddi aşma nehyedilm iştir.
2. Müslüman mütevâzî, alçak gönüllü olmakla yükümlüdür.
3. Felâket tellallığı yapmak kimseye hayır getirmez.
4. Sahip olduğu maddî mânevî hiç bir nimet kişiye, kendini başkalarından üstün görme hakkını vermez. Aksine sorumluluğunu arttırır.



Çevrimdışı musluman

  • Musluman
  • ADMINISTRATOR
  • *
  • İleti: 11017
    • Rabbım duası kabul edilenlerden eylesin.
Ynt: 7.CILD
« Yanıtla #2 : 03 Temmuz 2005, 08:22:51 »
ÜÇ GÜNDEN FAZLA İLİŞKİ KESME YASAĞI
 BİD'AT  İCAD ETMİŞ VEYA  GÜNAHKÂRLIĞI AÇIĞA ÇIKMIŞ OLMAK VE BENZERİ SEBEPLER DIŞINDA MÜSLÜMANLARLA ÜÇ GÜNDEN FAZLA KÜS DURMA, İLİŞKİ KESME YASAĞI
Âyetler


1. "Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulun!"
Hucurât sûresi (49), 10
Müslümanlar arasında selâmı sabahı kesmeyi, küsmeyi, konuşmamayı gerektire n küçük veya büyük olaylar olabilir. Bunu bir anlamda normal karşılamak gerekir. Ancak normal olmayan, müslümanların bu tür olaylar sebebiyle birbirler iyle alâkayı uzun süre kesmeleri dir. Mademki müslümanlar din kardeşidir, o halde uzun süre birbirler inden kopuk kalamazla r, kalmamalıdırlar. Gerek fert olarak gerekse toplum olarak müslümanlar arasındaki küskünlüklerin, kırgınlıkların ve düşmanlıkların ortadan kaldırılması, aralarının bulunması öteki müslümanların görevidir. Kardeşlik bunu gerektiri r.
Kardeşler toplumund a kardeşliğin devamından kardeşlerin tamamı sorumludu r.
 
2. "Günah işlemek  ve düşmanlık yapmakta  yardımlaşmayın!"
Mâide sûresi (5), 2
İnsanoğlunun kardeşine yardım etme duygusu ve eğilimi fıtrîdir. Onun mayasında böyle bir duygu ve eğilim vardır. Ancak yardımlaşma da bir sınıra tâbîdir. İşte bu âyet o sınırı belirleme ktedir. Hemen bir önceki cümlesinde, "İyilik ve takvâda birbirini ze yardım ediniz!" buyurulur ken, ardından "Günah işlemek  ve düşmanlık yapmakta  yardımlaşmayın!” buyurulma k suretiyle, kardeşler arasındaki yardımlaşma ilkesinin, günah ve düşmanlık konularında geçerli olmadığı bildirilm ektedir.
Bu âyet-i kerîme, sevgili Peygamber imiz'in bir hadisini akla getirmekt edir: Efendimiz "Zâlim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et!" buyurmuş. Sahâbîler sormuşlar: "Mazluma yardımı anladık, Ey Allah'ın Resûlü! Ama zâlime nasıl yardım ederiz?" Bunun üzerine Efendimiz, "Onu da zulmünden vaz geçirirsiniz!" buyurmuş (bk. 239. hadis). Buradan anlaşılmaktadır ki, günah işlemek ve düşmanlık yapmakta yardımlaşmamak, bu gibi konularda kardeşleri desteksiz bırakmak  aslında iyilikte yardımlaşma demektir. Bu da müslümanların her olayda müslümanca yardımlaşmakla yükümlü oldukları anlamına gelmekted ir.
Hadisler



1595. Enes  radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Birbirini zle ilginizi kesmeyini z, sırt dönmeyiniz, kin tutmayınız, ve hased etmeyiniz . Ey Allah'ın kulları, kardeş olunuz. Bir müslümanın, din kardeşini üç günden fazla terkedip küs durması  helâl değildir."
Buhârî, Edeb 57, 58, 62; Müslim, Birr 23, 24, 28, 30-32. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 47; Tirmizî, Birr 24; İbni Mâce, Duâ 5
1597 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.





1596. Ebû Eyyûb radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir müslümanın, din kardeşini üç gün üç geceden fazla terkedip küs durması  helâl değildir: İki müslüman karşılaşırlar  biri bir tarafa öteki öbür tarafa döner. Halbuki o ikisinin en iyisi önce selâm verendir."
Buhârî, Edeb 62, İsti'zân 9; Müslim, Birr 23, 25, 26. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 47; Tirmizî, Birr  21, 24; İbni Mâce, Mukaddime 7
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.






1597. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Her Pazartesi ve perşembe günü ameller Allah'a arzolunur . Din kardeşi ile arasında düşmanlık bulunan kişi dışında Allah'a şirk koşmayan her kulun günahları bağışlanır. (Meleklere)  siz şu iki kişiyi birbiriyl e barışıncaya kadar tehir edin, buyurulur ."
Müslim, Birr 36. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 47
Açıklamalar
Kardeşler toplumu olduğuna defalarca işâret ettiğimiz İslâm toplumund a elbette ilişkilerin çok sıcak ve kardeşçe olması beklenir. Ama müslümanlar da nihayet birer insandır. Çok farklı sebeplerl e birbirler ine kırılmış, küsmüş olabilirl er.  Bu durumda, aslolan kardeşlik hukukunun yeniden tesisi için dinimiz bazı tedbirler almış ve bazı yollar göstermiştir. 1571 numarada bazı küçük farklarla geçmiş olan  birinci hadiste, önce ilişki kesme noktasına gelinmeme si için gerekli tavsiyele rde bulunulma kta sonra da şayet böyle bir noktaya gelinmişse, bunun en son sınırının üç gün üç gece  yani 72 saat olduğu belirtilm ektedir. Bunun ötesinde isterse bir saat olsun küs durmanın helâl olmadığı bildirilm ektedir.
Günlük dünyevî işler ve ilişkiler sebebiyle birbirine kırılan iki müslümanın, - ciddî bir dînî sebep söz konusu olmadığı sürece -  en çok üç gün birbirler inden uzak kalabilec ekleri, küs durabilec ekleri kaidesi böylece ortaya konulmuş olmaktadır.
İkinci hadis, bu genel kaideyi hatırlattıktan sonra, ilişki kesme ve küs durma olayını bir misalle anlatmakt a ve bir gerçeğe dikkat çekmektedir. İki müslüman birbiriyl e yolda belde karşılaştıkları zaman, biri yüzünü bir tarafa öteki öbür tarafa çevirir veya yollarını değiştirir ya da birbirler ini görmezden gelirler. Bu, aralarındaki kardeşlik hukukunun gözardı edildiği anlamına gelir. Bu derece birbirler iyle alakayı, selâmı sabahı kesmiş olarak en fazla üç gün geçirme hakları vardır. Bilinmesi gereken gerçek şudur: Herhangi bir sebeple birbirine küsmüş iki müslüman karşılaştığı zaman, kim önce selâm verirse, hayırlı olan odur.
Müslümanların birbiriyl e olan münasebetlerinin yeniden düzelmesini sağlayacak ilk adımı atan, ilk sözü söyleyen ilk kez selâm veren kişi, elbette ötekinden daha hayırlı olacaktır. Çünkü yaptığı iş, toplumun tamamına yönelik ilişkileri onarmak ve iyileştirmek demektir. Müslümanlar arası ilişkiler selâm ile başlar. Onun için de selâmı ilk verenin daha hayırlı olduğu bildirilm iştir.
Üçüncü hadis,  birbiriyl e  alakayı kesen ve birbirine küsen müslümanların  ilâhî huzurda tâbi tutuldukl arı bir muameleyi haber vermekte ve dolayısıyla müslümanları sürekli barışık olmaya çağırmaktadır. Her pazartesi ve perşembe günleri kulların amelleri Allah'a arzolunur ve yüce Rabbimiz şirk dışında kalan günahları kullarından diledikle rine bağışlar. Birbiriyl e küs iki müslümanın ameli arzolunun ca görevli meleklere bunların amellerin in kabulünü aralarını düzelttikleri zamana kadar erteleyin, buyurulur . Yani işledikleri iyi kötü bütün amelleri bekletili r, kabul ve af muamelesi ne tabi tutulmaz.
Sevgili Peygamber imiz'in haber verdiği bu işlem, bir müslüman için ne kadar ağır bir durumdur. Bu ağır durumdan kurtulmak için, yegâne yol, dargın olduğu kişilerle derhal barışmaktır.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Müslümanlık, toplumda kardeşliği esas alan bir dindir.
2. Müslümanlar birbirler iyle en fazla üç gün üç gece dargın durabilir ler.
3. Dinî ya da şer'î bir sebep varsa o takdirde küslük süresi uzayabili r. Nitekim Hz. Peygamber, hanımlarıyla bir ay kadar ilişkisini kesmiş ve küs durmuştur.
4. Küslerin en hayırlısı karşılaştıkları zaman önce selâm verendir.
5. Birbiriyl e dargın olan müslümanların amelleri, barıştıkları zamana kadar ilâhî huzurda bekletili r, kabul veya af muamelesi ne tâbi tutulmaz.




1598. Câbir radıyallahu anh, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in  şöyle buyurduğunu işittim demiştir:
"Şeytan, Arap yarımadasında müslümanların kendisine kulluk etmelerin den ümidini kesmiştir. Fakat onları birbirler ine düşürmeye, aralarını açmaya çalışacaktır."
Müslim, Münâfıkîn 65. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 35
Açıklamalar
Efendimiz'in Vedâ hutbesind e de bu hadise benzer bir beyânı bulunmakt adır. Şöyle buyuruyor:
- "Ey mü'minler!. Gerçekten şeytan sizin şu topraklarınızda kendisine kulluk edilmesin den ümidini ebediyyen kesmiş bulunmakt adır. Fakat o, sizin önemsiz saydığınız iş  ve davranışlarınızda kendisine uyulmasından memnun olacaktır. Dininizi ondan koruyun!" (bk. İbni Hişâm, Sîre, IV, 251).
Hz. Peygamber'in her iki beyânındaki  haber ve uyarısı, her çeşit tahrik, kargaşa ve kırgınlığın temelinde  bir inanç problemi, bir dinî ve sosyal kargaşa çıkarma amacı bulunduğunu, şeytanın temsil ettiği sapıklar cephesini n müslümanlara yönelik sinsî faaliyetl erinin sürekli olduğunu ortaya koymaktadır. Kardeşlik hukukuna ters düşen her türlü tahrik, hadisimiz in ifadesiyl e bir "tahriş"tir. Tahriş ise, düşmanlık, anarşi ve fitne çıkarmaya yönelik her çeşit faaliyet anlamındadır. O da şeytanın ve adamlarının işidir.
Arap yarımadasında ve namaz kılan müslümanların bulunduğu hemen her yerde şeytana kulluk edilmeyec ek,  ama müslümanlar  hiç bir zaman ve zeminde şeytanın, aralarında  düşmanlık doğuracak sinsi faaliyetl erinden de yakalarını kurtarama yacaklard ır. Bu demektir ki, müslümanlar arasında çıkacak her ilgi kesme, düşmanlık ve küs durma olayı şeytanın arzu ettiği ve memnun olduğu bir sonuçtur. "Şeytan azâbta gerek". Kardeşlik hukukunu ayakta tutmak, dargınlıkları ise en fazla üç gün içinde sona erdirmek de müslümanların sürekli görevidir, öyle olmalıdır.
Hadisimiz in dolaylı olarak yaptığı çağrı  budur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Şeytan müslümanların arasında düşmanlık, dargınlık ve dağınıklık olmasını ister.
2. Müslümanlar üç günden fazla dargın durmamak suretiyle bir taraftan kendi görevlerini yapmış bir taraftan da şeytanı me'yus ve perişan etmiş olurlar.





1599. Ebû Hüreyre  radıyallahu anh, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in  şöyle buyurduğunu işittim demiştir:
"Müslümanın din kardeşine üç günden fazla küs durması helâl olmaz. Kim müslüman kardeşini üç günden fazla terkeder ve o hal üzere ölürse cehenneme girer."
Ebû Dâvûd, Edeb 47
1601 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.





1600. Sahâbî Ebû Hırâş Hadred İbni Ebû Hadred el-Eslemî (es-Sülemî de denir), radıyallahu anh, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'i şöyle buyururke n işittiğini söylemiştir:
"Kim, din kardeşini bir yıl terkedip küs durursa, onun kanını dökmüş gibi günaha girer."
Ebû Dâvûd, Edeb 47
Ebû Hırâş
Hadred İbni Ebû Hadred el-Eslemî, Ebû Hıraş künyesiyle meşhur olan Medineli bir sahâbîdir. Ebû Dâvûd, kendisind en sadece bu küs durma ile ilgili hadisi rivayet etmiştir. Buhârî, el-Edebü'l-müfred'inde onun rivayetin e yer vermiştir
Hakkında başkaca bilgi bulunmama ktadır.
Allah ondan razı olsun.
Aşağıdaki  hadis ile birlikte açıklanacaktır.






1601. Ebû Hüreyre  radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
"Bir mü'minin, din kardeşini üç günden fazla terkedip küs durması  helâl değildir. Üç gün geçmişse, onunla karşılaşıp selâm versin. Eğer selâmını alırsa, her ikisi de sevapta ortak olurlar. Yok eğer selâmını almazsa, almayan günaha girmiş olur. Selâm veren ise küs durmaktan çıkmış  olur."
Ebû Dâvûd, Edeb 47
Açıklamalar
Ebû Dâvûd'un  Sünen'inde  rivayet etmiş olduğu bu üç hadîs-i şerîf, üç günü aşkın küs durma olaylarında ne gibi sonuçlar doğacağına dikkat çekmektedir.
Allah rızâsı  gibi yüce ve ciddî bir sebebe dayalı  olan dargınlıkların herhangi bir vebâli olmadığı bilinmekt edir. Birinci hadiste, böyle bir sebebe bağlı olmaksızın müslüman kardeşiyle küs duran ve bu tutumunda ısrar ederek küs olduğu halde ölen kimsenin cehenneme girmeye müstehak olduğu açık bir şekilde ifâde edilmekte dir. Tabiatıyla Allah Teâlâ o kulunu dilerse affeder, dilerse bağışlamayıp cehenneme koyar. Ancak işlemiş olduğu hata, kendisini cehenneml e burun buruna getiren bir büyük kusurdur.
Hadis, müslüman kardeşini üç günden fazla terkeden, onunla konuşmayan ve o halde ölenlerin âhiretteki durumlarını haber vermek suretiyle, işin basit bir ilişki kesmek anlamında olmadığını, insanı âhirette de müşkil durumda bırakabileceğini haber vermekted ir.
İkinci hadis, "üç günden fazla"  ifadesine "bir yıl" kaydını getirerek, bu kadar bir süre müslüman kardeşiyle küs duran insanın, o müslümanın kanını dökmüş gibi büyük bir cezayı hakettiğini bildirmek tedir. İnsanın kanını akıtmak onu öldürmek demektir. Adam öldürmek ise, şirkten sonra en büyük günahtır, cezayı gerektiri r. Bir sene süreyle bir müslümanı terkedip onunla küs durmak da adam öldürmek gibi cezayı gerektire n bir büyük hatadır. Buradaki benzetmed en dolayı, bir yıldan fazla küs duran kimsenin kısas edileceği anlamı çıkarılamaz. Bu, küs durmaktan men etme konusunda gösterilen hassasiye t ve ciddiyeti gösterir. Benzetmel erde, bazı yönlerden eşitlik yeterli olmaktadır. Her yönden birbirine denk olması aranmaz, Bu sebeple hadisimiz deki bir yıl süreyle küs durmanın bir müslümanın kanını akıtmaya benzetilm iş olması cezayı haketmek bakımından olup çarptırılacakları cezada denklik açısından değildir. Öte yandan benzetmel erin  mübâlağa mânası taşıdığı da unutulmam alıdır.
Hadîs-i şerîfteki  "bir yıl" kaydı, büyük bir ihtimalle bir sene içinde insanın mizaç ve duygularını etkileme gücüne sahip dört ayrı mevsimin bulunmuş olmasından dolayıdır. Dört ayrı mevsimi geçirmesine rağmen duygu ve tavırlarında bir değişiklik olmayan adamın, o hal üzere devam edeceği var sayılır. Onun için de artık küs olduğu müslümanı, öldürmüşcesine kendisi açısından yokluğa mahkum etmiş gibi olur. Bu da onun kanını akıtmak gibi bir suç sayılır.
Üçüncü hadis, üç gün küs duran iki müslümandan biri karşılaştıklarında selâm verir öteki de alırsa, hem küslüğü ortadan kaldırma hem de selâm sevabını paylaşacaklarını bildirmek tedir. Selâmı almayan taraf, barışma ve selâm alma görevlerini terketmiş olacağı için günaha girecekti r.  Sonuç ne olursa olsun, selâm veren kimse, dargınlığa son vermek istediğini açıkca ortaya koyduğu için, mü'min kardeşiyle küs durma vebâlinden yakasını kurtarmış olur. Çünkü barışmak için tam teşebbüste bulunmuştur. Sorumlulu k tamamen, selâmı almayan ve barışmaya yanaşmayanın üzerinde kalır.
Böyle iki kat vebâlin altına girmemek için insan, inad etmenin kendisine kazandıracağı hiç bir şey olmadığını hatırlayarak, bâri verilen selâmı almak suretiyle  barışma ve selamlaşma sevabına ortak olmalıdır. Hadisin gösterdiği yol ve yaptığı teşvik budur.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Müslümanın müslümanla üç günden fazla küs ve dargın durması câiz değildir.
2. Üç günden fazla küs duran o hal üzere ölecek olursa, cehenneme girmeyi gerektire n bir büyük suç işlemiş sayılır.
3. Bir yıl süre  ile küs duran kişi, din kardeşinin kanını akıtmış gibi büyük  bir günah işlemiş kabul edilir.
4. Üç günlük cevâz süresinden sonra  selâmı veren ile alan barışma ve selâm  sevabında ortak olurlar. Selâmı almayan bütün sorumluluğu yüklenir. Selâm veren ise,  küs durma vebâlinden kurtulur.
5. Dinimiz, müslümanların barışık olduklarında da dargınlıklarında da birbirler iyle kardeş olduklarını unutmamal arını ön görmekte, tavsiye etmektedi r.


Çevrimdışı musluman

  • Musluman
  • ADMINISTRATOR
  • *
  • İleti: 11017
    • Rabbım duası kabul edilenlerden eylesin.
Ynt: 7.CILD
« Yanıtla #3 : 03 Temmuz 2005, 08:23:18 »
FISILDAŞMA YASAĞI
ÜÇ KİŞİ BİRARADA BULUNURKE N
- İHTİYAÇ HALİ DIŞINDA- ÜÇÜNCÜDEN İZİN ALMAKSIZI N DİĞER İKİ KİŞİNİN GİZLİCE KONUŞMALARININ YASAKLANM IŞ OLDUĞU
Âyet

"Gizli konuşmalar şeytandandır."
Mücâdele sûresi (58), 10
Necvâ, gizli gizli konuşmak, fısıldaşmak demektir. İslâm'ın başlangıcında İslâm düşmanları bir araya gelir ve gizli gizli bir şeyler fısıldaşırlardı. Yasaklanmış olmasına rağmen onların bu yasağa uymayıp günah işlemek, düşmanlık yapmak ve Hz. Peygamber’e karşı gelmek hususunda gizli gizli konuşmaya devam ettikleri aynı sûrenin sekizinci âyetinde haber verilmekt edir. Onların maksadının "mü'minleri üzmek" olduğu onuncu  âyetin devamında açıkca bildirilm ektedir. Şeytanın işi de zaten müminleri üzmek, şaşırtmak ve yoldan çıkarmaktır. Ne var ki, "Şeytan, Allah'ın izni olmadıkça mü'minlere hiç bir zarar veremez." Bunun için mü'minlerin Allah'a güvenip dayanmala rı gerekmekt edir.
İslâmiyet, muâşeret kurallarına son derece önem veren bir dindir. Medenî bir toplumun oluşmasında beşerî ilişkilerin tanzimi ve işletilmesi büyük bir yere sahiptir. Bu sebeple müslümanların gizli-açık her konuşma ve tavırları olumlu ve hayırlıdır. Tıpkı Mücâdele sûresinin dokuzuncu âyetinde buyurulduğu gibi: "Ey mü'minler! Aranızda gizlice konuşacağınız zaman günahı, düşmanlığı ve Peygamber'e karşı gelmeyi fısıldaşmayın. İyilik ve takvâyı konuşun. Huzuruna toplanacağınız Allah'tan korkun!"
Âyet, birinci derecede Hz. Peygamber zamanındaki mü'minlere veya bazı müfessirlerce işaret edildiği üzere, mü'min görünen münâfıklara hitabediy orsa da çağrısı bütün müslümanlaradır.
Hadisler







1602. İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
"Üç kişi bir arada iken,  diğerini bırakıp  ikisi fısıldaşmasın."
Buhârî, İsti'zân 45; Müslim, Selâm 36; Ayrıca bk. Ebû Dâvud, Edeb 24;  İbni Mâce, Edeb 50
Hadisi Ebû Dâvûd şu ziyâde ile rivâyet etti (Edeb 24):
Râvilerden Ebû Sâlih dedi ki; İbni Ömer'e "Peki dört kişi olurlarsa?" diye sordum. "O zaman sakıncası yoktur" dedi.
İmam Mâlik Muvatta'da (Kelâm 13,14) Abdullah İbni Dînâr'ın şöyle dediğini nakleder:
Bir gün ben Abdullah İbni Ömer ile birlikte Hâlid İbni Ukbe'nin çarşı içindeki evinde bulunuyor dum. Bir kişi gelip İbni Ömer'in yanında benden başka kimse olmadığı halde onunla  gizlice konuşmak istedi. Bunun üzerine İbni Ömer, derhal bir başkasını çağırdı, biz evde dört kişi olduk. İbni Ömer, bana ve çağırdığı kişiye, "Siz biraz birlikte oyalanınız. Zira ben Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in, "Üç kişi bir arada iken, ikisi öbüründen ayrı olarak fiskos etmesin" buyurduğunu işittim, dedi.
1603 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1603. İbni Mes'ûd radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
"Üç kişi bir arada bulunduğunuz vakit, başka insanlara karışıncaya kadar, (içinizden) iki kişi, diğerini bırakıp fısıldaşmasın. Çünkü bu fısıldaşma, o kişiyi üzer."
Buhârî,  İsti'zân 47;  Müslim, Selâm 37, 38; Ayrıca bk.  Ebû Dâvud, Edeb 24; Tirmizî, Edeb 59; İbni Mâce, Edeb 50
Açıklamalar
Üç kişi bir arada iken, ikisinin bir tarafa çekilip gizli gizli konuşmaları, üçüncü kişiyi işkillendirir. Kendisi hakkında kötü bir şey  planlandığını zanneder. En azından, kendisini konuşmalarına ortak etmedikle ri için üzülür. Böyle bir tavır, orada bulunanla r arasında soğukluğa ve güvensizliğe sebep olur. Bu sebeple  Resûl-i Ekrem Efendimiz, böyle bir davranışın İslâm muâşeret kurallarına uygun olmadığını bildirmiş ve yasaklamıştır. İmam  Mâlik ve Nevevî bu yasağın, haram anlamında olduğu görüşündedirler. Ancak hemen hatırlatalım ki, üçüncü kişiden izin almak suretiyle yapılacak gizli konuşmada, pek tabii ki  herhangi bir sakınca yoktur. Üçten çok kişinin bir arada bulunduğu bir mecliste de, bir kişiyi dışlayarak hepsi birden kendi aralarında fiskos edecek olsalar, hüküm yine aynıdır. Bu da yasaktır. Öte yandan bir mecliste, içlerinden birinin bilmediği bir dille konuşmak da gizlice fısıldaşmak hükmündedir. Çünkü bu durum o kişiyi üzer ve şüphelendirir. Üçden fazla kişinin bulunduğu bir toplantıda iki kişinin kendi arasında fısıldaşması yasak değildir. Çünkü, kimse yalnızlığa itilmemiş olup diğerleri de kendi aralarında konuşabilirler. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in sünnetini imkân ölçüsünde aynen yaşamaya çok özel bir gayret ve titizlik gösteren Abdullah İbni Ömer, -Allah babasından ve kendisind en râzı olsun- Hz. Peygamber'in bu konudaki tavsiyesi ne nasıl uyulabile ceğini fiilî olarak  göstermiştir. Gizli görüşme isteyen bir kişi yanına  gelince, daha önceden yanında bulunan arkadaşını yalnız bırakmamak için hemen bir dördüncü kişiyi çağırıp siz ikiniz şuracıkta biraz meşgul olun, diyerek tedbir almış ve  özel görüşmesini yapmıştır. Böyle davranmasının gerekçesi olarak da Peygamber Efendimiz'in “Üç kişi bir arada iken, ikisi öbüründen ayrı olarak fısıldaşmasın" tavsiyesi ni göstermiştir.
İkinci hadiste yer alan "başka insanlara karışıncaya kadar" kaydını İbni Ömer, bir başkasını yanlarına çağırmak suretiyle gerçekleştirmiştir. Bu da insanlara karışmanın bir başka yoludur.
Bilhassa İslâmiyetin ilk yıllarında, müslüman olmayanla rın  kendi aralarında gizli gizli konuşmaları, kaş göz işaretleriyle müslümanlar hakkında bir şeyler planladıkları izlenimi vermeleri, müslümanları son derece üzüyordu. Durum bugün de aynıdır. Bazı kişi ve kurumlard a tavır hiç değişmemiştir. Kendileri ne ağır gelen  bir durumu, müslümanların, başkalarına uygulamal arı ise, elbette hiç yakışık almaz.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Dinimiz, muâşeret kurallarına büyük önem vermekted ir.
2. Dostluk, açıklık ve şeffaflık ister.
3. Bir kişiyi dışlayarak fısıldaşmak İslâmî  edebe aykırı ve haramdır.
GEREKSİZ VE AŞIRI CEZALANDI RMA YASAĞI
BİR UŞAĞI,  HAYVANI,  KADINI  VE ÇOCUĞU  MEŞRÛ BİR  SEBEBE DAYANMADA N VEYA TERBİYE SINIRINI AŞACAK ŞEKİLDE
CEZALANDI RMA YASAĞI
Âyet




"Anaya babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullar a, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, elleriniz in altında bulunanla ra  iyi davranın. Allah, kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez."
Nisâ sûresi (4), 36
"Allaha kulluk edin ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın" diye başlayan âyet-i kerîme, müslümana yakışan tavrın hemen herkese iyilik yapmak olduğunu, özellikle de âyette sayılan insan gruplarına yumuşak ve merhametl i davranmak gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Âyetteki "elinizin altında bulunanla r" emrinizde kiler demek olduğuna göre, köle, câriye, hizmetçi, hayvanlar (ve hatta kullanılan âlet ve vasıtalar) da bu genel ifadenin içine girer ve dolayısıyla bunların hepsine  iyi davranmak gerekir.
Müslüman, çevresine, özellikle yakın çevresine iyilik eden insandır. Meşrû bir sebep yokken, ya da durup dururken bilhassa emri altındakileri cezalandırmaya kalkması kesinlikl e doğru olmaz. Meşrû bir sebep varsa, o takdirde de gereğinden fazla cezalandırma yoluna gidemez. Cezalandırmanın kesinlikl e terbiye etme amacının gerektird iği sınırları aşmaması lâzım gelir. Aksi halde haksızlık ve zulüm etmiş olur ki bu da sorumlulu k doğurur.
Hadisler



1604.  İbni Ömer radıyallahu anhümâ' dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
"Bir kadın ölünceye kadar hapsettiği bir kedi yüzünden azâb edildi ve bu sebeple cehenneme girdi. Hayvanı hapsettiğinde ona bir şey yedirmemiş, içirmemiş, yerdeki haşereleri yemesine bile izin ve imkân vermemişti."
Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Selâm 151, 152, Birr 133, 134
1606 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.







1605. Yine İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiştir. Kendisi birgün, bir kuşu hedef olarak dikip ona ok atan Kureyşli gençlerin yanına uğramıştı. Hedefe isabet etmeyen her ok için kuş sahibine bir ödeme yapıyorlardı. Gençler, İbni Ömer'in geldiğini görünce etrafa dağıldılar. İbni Ömer arkalarından şöyle seslendi:
- Bunu yapan kim? Allah ona lânet etsin. Şu bir gerçektir ki, Resûllullah sallallah u aleyhi ve sellem  canlı bir hayvanı hedef olarak dikip ona atış yapana lânet okudu.
Buhârî, Zebâih 25; Müslim,  Sayd 58, 60. Ayrıca bk. Tirmizî, Sayd 9; Nesâî, Dahâyâ 41; İbni Mâce, Zebâih 10
1606 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1606. Enes radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah  sallallah u aleyhi ve sellem   öldürmek maksadıyla hayvanları  bir yere hedef olarak bağlamayı yasakladı.
Buhârî, Zebâih  25; Müslim, Sayd 58; Ebû Dâvûd, Edâhî 11; Nesâî, Dahâyâ 79
Açıklamalar
Müellifimiz burada, hayvanları meşrû bir sebebe dayanmada n, gereksiz yere cezalandırmanın yasaklandığını gösteren üç hadis zikretmiştir.
Birinci hadiste, geçmiş ümmetlerden birinde veya müslümanlar içinde bir kadının bir kediyi acından ölünceye dek hapsettiği, yiyecek-içecek bir şey vermediği, böcek ve haşerat cinsinden bir şey yakalaması için de serbest bırakmadığı için azâb edildiği ve bazı rivayetle re göre de cehenneme atıldığı Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından çok açık bir şekilde dile getirilme ktedir. Olayın eski milletler içinde geçmiş olma ihtimalin in, hüküm açısından hiç bir hafifleti ci yanı yoktur. Çünkü bir olay Efendimiz tarafından anlatıldıktan sonra o bizim için de bağlayıcı bir hüküm ifade eder. Olayda kedinin hapsedilm esinden çok, hayvancağızın ölünceye  kadar aç-susuz bırakılması asıl sorumlulu k kaynağını oluşturmaktadır. Çünkü gereğinden fazla, aşırı derecede bir cezalandırma söz konusudur . Bazan, arsız hayvanları sırf terbiye etmek için belli bazı kısıtlamalara tabi tutmak gerekebil ir. Fakat burada aşırı ceza vermemeye dikkat etmek lâzımdır. Hayvandır, savunmasızdır, diye haddinden fazla eziyet edilecek olursa,  bu zulüm asla cezasız kalmaz. Dünyada veya âhirette hesabı mutlaka sorulur.
İkinci hadiste, canlı  bir kuşu veya  Buhârî'deki rivayete göre bir tavuğu nişangâh olarak dikip ona ok atan Mekkeli gençleri, Abdullah İbni Ömer radıyallahu anhümâ'nın uyarısına şâhid olmaktayız. Günümüzde çarşı-pazarda hedef tahtasına para ile atış yapan ve yaptıran kimseler  gibi o gün de canlı hayvanları hedef olarak dikip, parasıyla atış yapanlar ve yaptıranlar varmış. Halbuki Peygamber Efendimiz böyle davrananl ara lânet etmiştir. Hz. Peygamber'in lâneti, suçun son derece ağır olduğunu gösterir.
Böyle bir uygulama, kuşları, tavukları ve diğer  canlı hayvanları sebepsiz ve gereksiz bir cezalandırmadır, onlara bir işkencedir. Buna da hiç bir kimsenin hiç bir gerekçe ile hakkı olamaz. Abdullah İbni Ömer, hayatı boyunca çevresini Hz. Peygamber'in sünnetiyle eğitmeye gayret etmiştir. Gördüğü her kötülüğe müdahale etmiş ve İslâm'ın o konudaki esasını bazan ikaz, bazan tehdit bazan da boykot ederek öğretmiştir. Onu gören Mekkeli gençlerin kaçışmaları, İbni Ömer'in onları daha önce bu konuda  uyarmış olduğunu göstermektedir.
Harb oyunları ve eğitimlerinin kesinlikl e canlı hedeflerl e değil, maketlerl e yürütülmesi gerekmekt edir.
Öte yandan çevrede olup bitenlere duyarlı davranmak, yerine göre tepki göstermek müslüman toplumda yanlışları önlemenin yegâne yoludur. Bu tür olumsuz davranışları görmezden gelmek ise, bir zaman sonra etrafın kötülükten geçilmez bir hal almasına ses çıkarmamak demektir. Toplumlar daki kirlenmen in asıl sebebi, zamanında gösterilmeyen tepkilerd ir. Bu sebeple iyilerin tenbelliği, kötülerin faaliyeti dir, denilmiştir.
Üçüncü hadiste ise, Enes radıyallahu anh, Peygamber Efendimiz'in, hayvanları atış hedefi haline getirmeyi yasakladığını bildirmek tedir. Bu, konuya ait yasağın yani haramlığın prensibin i ortaya koyan bir hadîs-i şerîftir.
Cehennem azâbı, Peygamber lâneti ve yasaklama sı, bütün bunlar bu konuda alınmış olan dînî tedbirler in ve hükmün ciddiyet ve ağırlığını göstermektedir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Hayvanlar a merhamet etmek ve şefkatli davranmak gerekir.
2. Hayvanlar a gereksiz yere ve lüzumundan fazla ceza vermek veya eziyet etmek haram kılınmıştır.
3. Herhangi bir hayvanı hedef olarak dikip onu nişan almak Peygamber Efendimiz tarafından, lânetle karşılanmış ve yasaklanmıştır.
4. Çocuk ve gençlere, hayvanlar a karşı sevecen davranmal arını, onlara boş yere  eziyet etmemeler ini ve öldürmemelerini öğretmek gerekir.
5. Zulüm, kime ve neye yapılırsa yapılsın, zulümdür ve mutlaka sorumlulu k doğurur.





1607. Ebû Ali Süveyd İbni Mukarrin radıyallahu anh şöyle dedi:
Ben, Mukarrinoğullarının yedinci çocuğu idim. Bizim hepimizin sadece bir kölesi vardı. (Bir gün) en küçüğümüz onu tokatladı. Bunun üzerine Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem bize o köleyi âzâd etmemizi emretti.
Müslim,  Eymân 32-33
Müslim'in bir rivâyetinde (Eymân 33) "yedincisi" yerine "kardeşlerimin yedincisi idim" ifadesi yer almaktadır.
Süveyd İbni Mukarrin
Ebû Ali künyesi yanında Ebû Adî ve Ebû Amr gibi daha başka künyelerle  de anılan Süveyd İbni Mukarrin, hepsi de sahâbî olan yedi kardeşten biridir. Sahâbîler arasında böyle yedi kardeşin yedisi de sahâbî olan bir başka aile bulunmama ktadır.
Kûfe'ye yerleştiği bilinen Hz. Süveyd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'den on üç hadis rivayet etmiştir. Buhârî,  el-Edebü'l-müfred'inde  ondan hadis rivayet ederken Müslim  de  Sahih'inde sadece bu hadisini rivayet etmiştir.  Sünen sahipleri  onun rivayetle rine sünenlerinde yer vermişlerdir.
Kendisini n hangi tarihte ve nerede vefât ettiği bilinmeme ktedir.
Allah ondan razı olsun.
1609 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.











1608. Ebû Mes'ûd el-Bedrî radıyallahu anh şöyle dedi:
Kölemi kamçı ile döverken arkamdan "Ey Ebû Mes'ûd, bilesin ki.." diye bir ses duydum. Ancak kızgınlığımdan sesin sahibini çıkaramadım, sözün gerisini de anlamadım. Yaklaşınca bir de ne göreyim Resûlullah  sallallah u aleyhi ve sellem  değil mi! Ve bana, "Ey Ebû Mes'ûd! Bilesin ki Allah'ın gücü sana, senin bu köleye gücünün yettiğinden çok daha fazla yeter!" diyordu.
Bunun üzerine ben, "Bundan böyle bir daha asla köle dövmeyeceğim" dedim.
Müslim'deki bir rivayette, "Onun heybetind en elimdeki kırbaç yere düşüverdi" ifadesi bulunmakt adır.
Başka bir rivayette (Müslim, Eymân 35): Bunun üzerine ben, " Ey Allahın Resûlü! Allah rızâsı için bu köleyi kölelikten âzat  ettim" dedim. Resûl-i Ekrem de:
- "Beri bak! Eğer böyle yapmasaydın seni mutlaka ateş  yakardı (ya da cehennem ateşi seni sarardı)" buyurdu.
Müslim, Eymân 34
1609 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.



1609. İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
"Kim, işlemediği bir suçtan ötürü cezalandırmak maksadıyla kölesini döver veya sebepsiz yere tokatlars a, bunun kefâreti o köleyi âzat etmesidir ."
Müslim, Eymân 30
Açıklamalar
Kölelik ve câriyelik  dönemi  resmen ve hukuken ortadan kalkmıştır. Ancak bunun kaldırılmasında yüce dinimizin getirdiği esasların son derece önemli rolünü görmezden gelmek hiç kimse için mümkün değildir. Kaldı ki günümüzde de köle ve câriye adıyla olmasa bile, çalışma şartları ve hakları bakımından çok kötü durumda olan toplumların veya toplum kesimleri nin bulunduğu da inkar edilemez.
Köle, uşak, hizmetçi gibi insanlara hiç bir hakkın tanınmadığı bir ortamda, bu insanları sebepsiz yere dövme veya tokatlama nın cezası ve kefâreti olarak onların kölelikten âzat edilmesin i tavsiye etmek, kölelik uygulamasının tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik çok ciddî ve dinî bir tedbirdir . Birinci hadiste, yedi kardeşin ortak mülkü olan bir kölenin, onlardan biri veya  en küçükleri tarafından sebepsiz yere tokatlanm ası üzerine durumdan haberdâr olan Sevgili Peygamber imiz, aynı suçu hepsi işlemiş gibi, başka köleleri de olmamasına rağmen o kölenin âzat edilmesin i emretmiştir. Bu, konuya ait İslâmî hassâsiyetin boyutlarını yani köle ve hizmetçilere iyi muamele edilmesi gerektiğini göstermesi bakımından son derece önemli bir olaydır. Hadis şârihleri, Efendimiz'in diğer kardeşleri de cezalandırma anlamı taşıyan bu tavsiyesi nin temelinde, o tokatlama işine müdâhale etmemek suretiyle onların buna râzı olmalarının yattığını söylemektedirler.
Hadisin Müslim'deki bir rivâyetinde (Eymân 31) bu yedi kardeşin başka kölelerinin olmadığı söylenince Hz. Peygamber'in "O halde, onu hizmetler inde kullansınlar ama ona ihtiyaçları kalmadığı zaman derhal kendisine yol versinler"  buyurduğu bildirilm ektedir. Buradan hareketle İslâm bilginler i, bir-iki tokat gibi azıcık bir dövme sebebiyle köleyi âzat etmenin vâcib değil mendup olduğu hükmünü çıkarmışlardır. Bize göre, olayın tarihî bir olay olması ve fıkhî hükmü yanında, çözüm için önerilen yol, yani meseleye yaklaşım tarzı  çok önemlidir.
İkinci hadiste, kölesini gereksiz ve sebepsiz yere kamçı ile döven bir sahâbînin anlattıklarını okuyoruz. Öfkesinden, kendisine söylenen sözü anlayamıyacak ve söyleyeni farkedemi yecek duruma gelmiş Ebû Mes'ûd el-Bedrî, Efendimiz'in "Ey Ebû Mes'ûd! Bilesin ki Allah'ın gücü sana, senin bu köleye gücünün yettiğinden çok daha fazla yeter!" ihtar ve ikazıyla karşılaşınca ancak aklı başına geliyor, kamçı elinden yere düşüyor ve "Bundan böyle asla köle dövmiyeceğim" diyordu. Hatta bu da yetmiyor, haksız yere kırbaçladığı kölesini oracıkta âzat ediyordu. Efendimiz'in "Böyle yapmasaydın mutlaka ateş seni yakardı" buyurması, yapılan hiç bir haksızlığın cezasız kalmayacağını zihinlere pekiştiriyordu. Zayıfları, fakirleri, kimsesizl eri, hizmetçileri sebepli sebepsiz azarlayan, döven, kötü muamele edenler, Efendimiz'in bu hadîs-i şerîfteki ikaz ve ihtarını asla akıllarından çıkarmamalıdırlar.
Üçüncü hadiste İbni Ömer radıyallahu anhümâ, konuya ait prensibi Peygamber Efendimiz'in bir beyânı ile bize haber vermekted ir: "Kim, işlemediği bir suçtan ötürü cezalandırmak maksadıyla kölesini döver veya sebepsiz yere tokatlars a, bunun kefâreti o köleyi âzat etmesidir ." İbni Ömer,  Müslim'in bir rivayetin de (Eymân 30) görüleceği gibi, vücudunda darb izi tespit ettiği kölesine "Canını acıttım mı?" diye sormuş, köle "hayır" demiştir. Buna rağmen, içi rahat etmeyip köleyi âzat ettikten sonra, yerden bir çöp almış ve "Benim için bu işte şu kadar bile bir sevap, bir ecir yoktur" demiştir.
Daha sonra da Efendimiz'den duyduğu bu hadisi zikretmiştir. İbni Ömer hazretler i bu sözleriyle, bu kölesini âzat etmekten dolayı bir hayır işlemiş olmadığını, ancak bir hatasının kefâretini ödediğini anlatmak istemiştir. Kefâret olarak köle âzat etmek, kazandıracağı sevap bakımından asla Allah rızâsı için  köle âzat etmek gibi değildir. İyilik olarak köle âzat etmeyi emreden dinimiz,  birtakım hataların kefâreti olarak da köle âzat etmeyi tavsiye etmiştir. Böylece toplumun zayıf kesimleri nin hem haklarını korumuş hem de  onlara nasıl davranılması gerektiğini göstermiştir. Bu durum karşısında "İslâmiyete göre köle almak demek köle olmak demektir" sözü ne kadar yerindedi r  değil mi?
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Köle, uşak, hizmetçi, kapıcı, işçi gibi toplumda sosyal ve ekonomik durumu zayıf olanlara şefkat ve merhametl i davranmak gerekir.
2. Sebepsiz yere kölesini tokatlaya n o köleyi  salıvermek suretiyle hatasının kefâretini ödemiş olur
3. İslâm dini toplumda yerleşik bir kurum olarak bulduğu köleliği, aldığı tedbirler le zaman içinde  ortadan kaldırmayı hedeflemiş ve bunu başarmıştır.
4. Kefâret olarak köle âzat etmek, Allah rızâsı için köle âzat etmek gibi kişiye sevap kazandırmaz. Çünkü biri ceza, diğeri hayırdır.
5. Yapılan haksızlık kime yapılmış olursa olsun,  onun hesabı mutlaka sorulur.








1610. Hişâm İbni Hakîm İbni Hizâm radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre kendisi,  Şam'da, başlarına zeytinyağı döküldükten sonra güneş altında beklemeye mahkum edilmiş çiftçilere rastladı.
- Bu ne haldir? diye sordu.
- Arazi vergisi (haraç) yüzünden bir rivâyette ise baş vergisi (cizye) yüzünden cezalandırılıyorlar, denildi.
Bunun üzerine Hişâm:
- Andolsun ki ben,  Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in: 
"İnsanlara haksız yere dünyada azâb edenlere Allah, mutlaka azâb eder" buyurduğunu işittim dedi ve Emîr'in huzuruna çıkıp durumu ona arzetti. Emîr de  çiftçilerin serbest  bırakılmalarını emretti.
Müslim, Birr 117- 119. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, İmâre 32
Hişâm İbni Hakîm
Meşhur sahâbî Hakîm İbni Hizâm'ın oğlu olan Hişâm, babası gibi Mekke'nin fethedild iği yıl müslüman oldu. Sahâbîlerin emir bi'l-ma'rûf ve nehiy ani'l-münker yapmakta önde gelenleri ndendi. Hatta Hz. Ömer, hoşlanmadığı bir iş veya durum kendisine ulaştığı zaman, "Ben ve Hişam hayatta olduğumuz sürece bu olmaz" derdi.
Bazı kaynaklar kendisini Ecnâdeyn  savaşında şehid düşen Hişâm İbni'l-Âs ile karıştırarak Ecnadeyn'de  şehid olduğunu yazmışlarsa da doğru değildir. Çok güçlü ve heybetli bir yapıya sahip olan Hişâm'ın Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'den çeşitli rivayetle ri bulunmakt adır. Müslim onlardan bir tanesini rivayet etmiştir.
Hişâm, babası Hakîm'den önce vefat etmiştir.
Allah ondan razı olsun
Açıklamalar
Humus bölgesinde acem çiftçilerden bir grubun başlarına zeytin yağı döküldükten sonra güneş altında tutuldukl arını gören sahâbî Hişâm İbni Hakîm, bu anlamsız halin sebebini sormuş  ve netice itibariyl e vergi borçlarını (haraç veya cizye)  ödeyemedikleri için  böyle bir cezaya çarptırıldıklarını öğrenmiştir. Bunun üzerine derhal bu gereksiz ve haksız cezanın sona erdirilme si için Resûl-i Ekrem Efendimiz'den duyduğu "İnsanlara haksız yere dünyada azâb edenlere Allah, mutlaka azâb eder"  hadisini hatırlatarak bunun haksız bir ceza ve işkence olduğunu belirtmiştir. Bununla da yetinmeyi p  bölgenin vâlisi Umeyr İbni Sa'd'e giderek emir bi'l-ma'ruf ve nehiy ani'l-münker görevini yerine getirmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'in toplanması gibi şerefli bir görevi üstlenmiş olan heyetin bir üyesi olan vâli Umeyr, derhal bu çiftçileri serbest bıraktırmıştır.
Zaman zaman bazı  idarecile rin ve bilhassa alt kademedek i görevlilerin gereksiz ve anlamsız şekillerde insanları cezalandırma yoluna gittikler i görülegelmiştir. Bizim yakın tarihimiz de, özellikle 1940'lı yıllarda  "yol parası" veya "âşâr vergisi"  yüzünden bir çok  köylü vatandaşımız gereksiz yere hapse atılmış veya günlerce çalıştırılmışlardır. Yönetimler, halktan alacakları vergiyi, vatandaşa yardımcı olarak tahsil etmenin yollarını arayacakl arı yerde, kaba kuvvetle, zaten imkânı olmayan insanları fuzûlî şekilde cezalandırma yoluna gitmişlerdir. Büyük miktarda vergi kaçıranlara bir şey yapmaz veya yapamazke n işçi, çiftçi, küçük esnaf  gibi sade vatandaşın tepesine binmeyi idarecili k sanan zâlimler, elbette bu yaptıkları karşılığında cezalandırılacaklardır. İşin başındaki üst düzey yetkilile r, verecekle ri emrin alt kademedek iler tarafından zulme ve işkenceye vesile kılınmadan uygulanıp uygulanma dığını da denetleme lidirler. Bu hususta iyi niyet asla yeterli olamaz.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Sahâbe-i kirâm gerçeğin duyurulma sına özen gösterdikleri gibi kendileri ne ulaşan bir peygamber beyânına da uymakta tereddüt etmezlerd i.
2. Sebepsiz yere kimseyi özellikle de fakir-fukara takımını aslâ cezalandırmamak gerekir. Aksi halde dünyada insanları haksız olarak cezalandıranları Allah Teâlâ mutlaka cezalandıracaktır.
3. Hişâm İbni Hakîm -Allah kendisind en razı olsun-  çevresinde olup bitenlere karşı son derece duyarlı ve yöneticilere hakkı tebliğ konusunda da gayretli bir sahâbî idi.







1611. İbni Abbâs radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  yüzü ateşle dağlanarak  damgalanmış bir merkep gördü ve durumu çirkin buldu, onaylamadı.
Bunun üzerine İbni Abbas (kendi kendine), Allah'a yemin ederim ki ben bundan böyle hayvanın yüzünden uzak bir yerine damga vuracağım, dedi. Merkebini n uyluklarına damga vurduttu. İbni Abbâs böylece uyluklara damga vurduran ilk kişi oldu.
Müslim, Libâs 108. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 52
1612 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.









1612. Yine İbni Abbâs radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem, yüzüne damga vurulmuş bir merkebin yanından geçti. Bunun üzerine;
"Bu hayvanın yüzünü dağlayana Allah lânet etsin!" buyurdu.
Müslim, Libâs 107. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Libâs 52
Müslim'in bir başka rivayetin de de (Libas 106); "Resûlullah  sallallah u aleyhi ve sellem  yüze vurmayı ve yüzü damgalama yı yasakladı" denilmekt edir.
Açıklamalar
Hayvanların birbirine karışmaması ve başkalarının hayvanlarından kolaylıkla ayırt edilmesi maksadıyla işaretlenmeleri ötedenberi süregelen bir âdettir. Hayvancılıkla uğraşanlar bunu çok iyi bilirler. Nitekim bizzat Peygamber Efendimiz de  zekât ve sadaka olarak verilen hayvanları işaretlemek suretiyle diğer hayvanlar a karışmalarını önlemiştir. Ancak işaretleme veya damgalama işi  genellikl e  kızgın demir ile dağlamak suretiyle gerçekleştirilir ve bunun izi hiç kaybolmaz . İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz, hayvanların yüzünün dağlanmasını yasaklamıştır. Kuyruk veya uyluk kısmından bir yere öyle gereksiz şekilde büyük ve derin olmamak kaydıyla bir damga vurulmasını onaylamıştır.
İbni Abbâs radıyallah anhümâ'nın rivayet ettiği birinci hadiste, Efendimiz'in, yüzü damgalanmış bir merkebi görünce bunu reddetmes i, Ebû Dâvûd'daki rivâyete göre "Hayvanlarının yüzünü dağlayanlara benim lânet ettiğimi bilmiyor musunuz?" diye çıkışması üzerine İbni Abbâs, kendi merkebini n uyluklarına damga vurdurmuştur. Onun bu uygulamayı ilk yapan sahâbî olduğu ve bu uygulamanın Hz. Peygamber tarafından da onaylandığı anlaşılmaktadır.
İkinci hadiste ise, hayvanların yüzünü dağlamayı Hz. Peygamber'in lânetle karşıladığı, bunu yapan kimseye lânet ettiği açıkca ifade edilmekte dir. Bu rivayetin hemen arkasından verilen bir başka rivayete göre de Efendimiz'in, döverken  yüze vurmayı ve yüzü damgalama yı yasakladığı, yani haram kıldığı bildirilm ektedir. Zaten bir işe lânet okunuyors a, onu yapmanın haram olduğu anlaşılır.
Hayvanların yüzüne vurmak ve döğme yapmak yasaklandığına göre aynı şeylerin insanlara yapılması öncelikli olarak yasaklanmış demektir. Bu sebeple  hiç bir faydası olmadığı halde vücudun muhtelif yerlerine döğme yaptırmak, birtakım hayvan resimleri çizdirmek, hele bunları yüze veya görünen herhangi bir yere yaptırmak tamamen yasaktır. Bu döğmelerin, insanı bazı şeylerden koruyacağına inanmak ise, bâtıl bir inanç ve küfürdür.
Canlıların özellikle insanların yüzü, onların en kıymetli ve korunmaya değer en şerefli organlarıdır. Yüzde meydana gelecek bir hasarın insanı çok çok rahatsız edeceği, üzeceği için döverken yüze vurulması da damgalama k gibi yasaklanmıştır. Özellikle yüzde birtakım hassas duyu organlarının bulunduğu dikkate alınırsa, bunlara bir zarar gelmemesi için yüze vurmamak gerektiği kolaylıkla anlaşılır.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Hayvanların yüzünü dağlamak suretiyle damgalama k yasaktır. Hz. Peygamber bunu yapanlara lânet etmiştir.
2. Hayvanı yüzüne vurarak dövmek  de yasaktır.
3. Hayvanlar için yasak olan bu iki fiil, insanlar için öncelikle yasaktır. Bu sebeple hizmetçilerin, çocukların  ve kadınların terbiye maksadıyla da olsa,  yüzlerine vurulmama lıdır.
4. Döğme yaptırmak ve yüzü veya vücudu gereksiz yere birtakım boyalarla boyamak doğru değildir. Bunların yapılış amaç ve şekillerine göre  sakıncaları derece derecedir .
5. Belli olması ve başkalarının hayvanlarına karışmaması için bir işaret yapılacaksa hayvanların yüzlerinden uzak bir yerine damga vurulmalıdır. Meselâ koyunların kulaklarına, sığır ve develerin uyluklarına  damga vurulabil ir.














CANLILARI  YAKMA YASAĞI
KARINCA VE BENZERLERİ DAHİL HERHANGİ BİR CANLIYI
ATEŞLE YAKMANIN HARAM  OLDUĞU
Hadisler






1613.  Ebû Hüreyre  radıyallahu anh  şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem bir keresinde bizi bir seriyye içinde savaşa gönderdi. Kureyşlilerden iki kişinin adını vererek:
- "Falan ve falanı ele geçirirseniz ateşte yakınız!" buyurdu.
Sonra yola çıkacağımız sırada:
- "Ben daha önce size falan ve falanı ele geçirdiğinizde ateşte yakmanızı emretmiştim. Halbuki ateşle ancak Allah azâb eder. Bu sebeple siz o iki kişiyi ele geçirdiğinizde (yakmayın) öldürün!" buyurdu.
Buhârî, Cihâd 107, 149. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 112; Tirmizî, Siyer 20
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.









1614. İbni Mes'ûd radıyallahu anh şöyle dedi:
Bir seferde Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem' in maiyyetin de bulunuyor duk. Hz. Peygamber abdest bozmak için yanımızdan uzaklaştı. Bu sırada biz iki yavrusu olan küçük bir kaya kuşu gördük, yavruları aldık. Kuşcağız yavrularını kurtarmak için çırpınmaya başladı. Tam bu sırada Nebî sallallah u aleyhi ve sellem  geldi ve:
- "Bu kuşu yavrularını almak suretiyle kim tedirgin etti? Verin ona yavrularını!" buyurdu.
 Bir kere de yaktığımız karınca yuvasını gördü ve:
- "Karıncaları kim yaktı?" diye sordu.
- Biz, dedik.
- "Gerçek şu ki, ateşle azâb etmek, ateşin yaratıcısından başka hiç kimse için uygun ve meşrû değildir" buyurdu.
Ebû Dâvûd, Cihâd 112, Âdâb 164
Açıklamalar
Hiç bir sistem suçu cezasız bırakmaz. Dinimiz de her türlü haksızlık için en uygun ve etkili cezaları tayin etmiştir. Ancak bu iki hadiste açıkça gördüğümüz gibi öldürülmeyi haketmiş canlıları ateşle yakmak suretiyle cezalandırma dinimizde yoktur.
Birinci hadiste Peygamber Efendimiz, önce isimlerin i verdiği iki Kureyşli'nin ele geçirilmesi halinde, o toplumda uygulandığı üzere, yakılmalarını emretmiş, ancak hemen sonra ateşle azâb etmenin Allah'a mahsus olduğunu bildirere k o kişileri yakaladıkları takdirde  öldürmelerini ama yakmamala rını emretmiştir.
Hadîs-i şerîfte bu iki kişinin ismi gibi suçları da açıklanmamaktadır. Aslında bu çok da önemli değildir. Çünkü mesele, isim ve suçları değil, öldürülmeyi hakettikl eri muhakkak olan bu iki yaramaz kişinin cezalandırılmalarıdır. Buna rağmen Tecrid Tercemesi'nde (VIII,347-348) merhum Kâmil Miras, bu şahısların isimlerin i İbni Hişâm'ın es-Sîre'sinden naklen Hebbâr İbni Esved ve Hâlid İbni Abdikays olarak verir. Suçlarını da Peygamber Efendimiz'in kızı Zeyneb'in hicret yolunda devesinde n düşürülmek suretiyle önce çocuğunu düşürmesine sonra da ölümüne sebebiyet vermek olarak belirler.
İkinci hadiste,  yavrularını alarak anne kuşa eziyet etmeyi Efendimiz'in nasıl önlediğini, yakılmış olan bir karınca yuvasını görünce de, kesinlikl e hiç bir canlının yakılmak suretiyle  cezalandırılmaması gerektiğini, "Yakmak, ancak ateşin yaratıcısına yaraşır" ifadeleri yle açıkladığını görmekteyiz.
O halde ya doğrudan doğruya böyle bazı hayvanların yuvasını yakmak suretiyle veya son zamanlard a malesef memleketi mizde çokca görüldüğü gibi anız yakma denilen tarla yüzeylerini yakarak bundan daha kötüsü şu veya bu amaçla ormanları ateşe vererek bir çok canlının ateşle cezalandırılmalarına sebebiyet vermek çok ciddî ve büyük bir vebâl altına girmek demektir. Hiç bir müslümanın böyle bir cinâyeti işlememesi, işleyememesi gerekir.
Dinimiz sadece yakılmak suretiyle öldürülmüş olan bir kimsenin velisine, suçlunun aynı şekilde yakılarak kısas edilmesin i istemek hakkını tanımıştır. Böyle bir istek olursa suçlu yakılarak kısas edilir. Aksi halde kâtil maktûlü nasıl öldürmüş olursa olsun, öldürme yoluyla yerine getirilen tüm kısaslar,  kılıç gibi keskin bir âlet-i cârihe, bir silah ile suçlunun boynunu keserek uygulanır (Ö.N. Bilmen, Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, III, 94 -98).
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Dinimizde herhangi bir canlıyı ateşle yakarak öldürmek yasaktır.
2. Ateşle cezalandırmak sadece  Allah'a aittir.
3. Tarla veya orman yakmak, bir çok canlıyı ateşle cezalandırmak demek olduğu için çok büyük bir sorumlulu k doğurur.
4. Dinimiz her alanda şefkat ve merhameti n gerekleri nin dikkate alınmasından yanadır.



Çevrimdışı musluman

  • Musluman
  • ADMINISTRATOR
  • *
  • İleti: 11017
    • Rabbım duası kabul edilenlerden eylesin.
Ynt: 7.CILD
« Yanıtla #4 : 03 Temmuz 2005, 08:23:48 »
ZENGİNİN BORCUNU GECİKTİRMESİ
ALACAKLIN IN İSTEĞİ KARŞISINDA ZENGİN BİR KİMSENİN
BORCUNU GECİKTİRMESİNİN HARAM OLDUĞU
Âyetler

1. "Gerçekten Allah, emânetleri ehline vermenizi emreder."
Nisâ sûresi (4), 58
"Allah, emânetleri sahipleri ne iâde etmenizi emreder" diye de tercüme edilmesi mümkün olan âyet-i kerîme, genelde bütün emânetlerin o emânetlere ehil yani lâyık olan kimselere verilmesi kuralını yerleştirirken, özelde âriyet olarak bırakılmış olan şeylerin asıl sahipleri ne iâdesini de öngörmektedir. Bir şeyi birine emânet bırakan veya borç veren kimse, karşısındakine güvendiğini göstermektedir. Zamanı gelince veya sahibi isteyince emânet edilen şeylerin sahibine iâde edilmesi bu âyetin müslümanlardan istediği ve beklediği tavırdır. İnsanların güvenilirliği bu noktadaki tavırlarıyla çok yakından ilgilidir . Zira emânete hıyânet, bir hadîs-i şerîfte açıkça belirtild iği gibi münâfıklık işaretidir.

2. "Birbirini ze bir emânet bırakırsanız, emânet bırakılan kimse o emâneti sahibine versin."
Bakara sûresi (2), 283
İhtiyaçlar dünyasında  ve toplu halde yaşayan insanlar, çok değişik sebeplerl e birbiriyl e yardımlaşmaya ve dayanışmaya mecburdur lar. Bu sebeple de beşerî ilişkilerde mutlaka borç, alacak ve emânet bırakıp almak gibi muamelele r pek tabiîdir.
Borç, alacaklısına ödenmesi gerekli bir emânettir. Emânet bırakma işi, her şeyden önce  bir güven meselesid ir. Alacaklı kişi, alacağına karşılık olarak herhangi bir rehin almaz ve yazı ile kayıt edilmesin e veya noter senedine gerek görmezse, kendisine güvenilen kişi, istenmesi halinde veya vakti gelince o emâneti  derhal ödemeli, sahibine iâde etmelidir . Yani kendisine  gösterilen güvene lâyık olduğunu fiilen isbat etmelidir
Müdâyene (borçlanma) âyeti diye bilinen Kur'ân-ı Kerîm'in bir sayfa tutarındaki en uzun âyetinde, yazmak, şâhit göstermek ve rehin almak gibi tavsiye edilen muamelele r, dinin önem verdiği mendûbiyet bildiren tavsiyele rdir. Bu tür muamelele rin hiç birinin uygulanma dığı bir borçlanma olayında, yine yapılacak iş aynıdır: Alacaklıya alacağını aynen teslim etmek.
Hadis


1615.  Ebû Hüreyre  radıyallahu anh' den rivayet edildiğine göre  Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
"Zenginin borcunu ödemeyi ertelemes i zulümdür. Sizin biriniz hali vakti yerinde olan birine havâle edildiğinde, bu havâleyi kabulleni p o kişiye müracaat etsin."
Buhârî, Havâlât 1, 2, İstikrâz 12. Ayrıca bk. Müslim, Müsâkât 33; Ebû Dâvûd, Büyû’ 10; Tirmizî, Büyû’ 68; Nesâî, Büyû’ 100, 101; İbni Mâce, Sadakât 8
Açıklamalar
Matlü'l-ğanî, zenginin borcunu ödemeyi uzatması, geciktirm esi, ertelemes i demek olup alacaklıya yapılmış bir haksızlık ve zulümdür. Zengin bir borçlunun, borcunu ertelemes i,  bugünü yarına, yarını öbür güne atarak borcunu sürekli tehir etmesi, borçlunun ödemeye imkânı varken bundan kaçınması elbette alacaklıya karşı işlenmiş bir suç teşkil etmektedi r. Özellikle borçlu, alacaklı tarafından alacağı istendikt en sonra borcunu ödemezse bütün sorumluluğu üstlenir. Öte yandan alacaklı zengin bile olsa, bu durum, borçlunun borcunu ertelemes i için asla bir sebep teşkil etmez. Zamanı gelen ve özellikle de ödenmesi konusunda yazılı veya sözlü uyarıda bulunulmuş olan borcun zengin borçlu tarafından  geçiktirilmesi tek kelime ile zulümdür. İstenilen zamanda ödemesi ise vâciptir. “Eğer borçlu bedensel bakımdan güçlü ve fakat malî açıdan zayıf ise, zamanı gelince ödeme yapması gerekli değildir” görüşüne karşı, “bedenî gücü olan kimsenin, ailesinin nafakasını temin için nasıl çalışması vâcip ise, borcunu ödeyebilmek için de çalışıp kazanması aynı şekilde vâciptir” görüşünü savunanla r da bulunmakt adır.
 Hadisin ikinci kısmında geçen havâle sözüyle, borçlunun, alacaklıyı o  borcu ödeyebilecek birine havale etmesi halinde, alacaklının bunu anlayışla karşılaması tavsiye olunmakta dır.  Banka çekleri gibi  hâmiline  yazılmış belgeler veya sözlü olarak yapılan havâleler, ödemeyi yapacak olan kişi veya kurumun kabul etmesiyle havâle işlemi tamamlanmış olur. Böyle bir havâle uygulamasıyla karşı karşıya kalan alacaklının bu durumu kabul ile karşılaması esastır. "Bana borçlu olan sensin, beni ne diye falana veya falan kuruluşa havâle ediyorsun?" diye borçluyu bizzat ödeme yapmaya zorlamama sı lâzım geldiği, hadisimiz in üzerinde ısrarla durduğu  önemli bir noktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Hâli vakti yerinde olan kişinin, borcunu ertelemes i tek kelime ile zulümdür.
2. Alacaklı kişinin, bir başkasına havâle edilmesin i anlayışla karşılaması lâzımdır.
BAĞIŞTAN DÖNMENİN KERÂHETİ
BİR İNSANIN, HİBE ETTİĞİ KİŞİYE HENÜZ TESLİM ETMEDİĞİ BAĞIŞINDAN VAZ GEÇMESİNİN; TESLİM ETMİŞ OLSUN OLMASIN KENDİ
ÇOCUĞUNA YAPTIĞI HİBEDEN DÖNMESİNİN MEKRUH OLDUĞU VE YİNE SADAKA, ZEKAT, KEFÂRET V.S. OLARAK ÇIKARIP  VERDİKLERİNİN BİR KISMINI VERDİĞİ KİŞİDEN SATIN ALMASININ  MEKRUH
OLDUĞU AMA BUNLARIN KENDİSİNE İNTİKAL ETMİŞ  OLDUĞU BİR ÜÇÜNCÜ ŞAHIS VEYA KURUMDAN SATIN  ALINMASIN DA HERHANGİ BİR SAKINCA VE KERÂHETİN BULUNMADIĞI
Hadisler





1616. İbni Abbas radıyallahu anhümâ' dan rivayet edildiğine göre  Resûlullah  sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bağışından dönen kimse, kusmuğunu yalayan köpeğe benzer."
Buhârî, Hibe 30, Zekât 59, Cihâd 137, Hiyel 14; Müslim, Hibât 2, 5, 8. Ayrıca bk. Tirmizî, Büyû' 62; Nesâî, Zekât 100; İbni Mâce, Hibât 5
Müslim'in bir rivâyetinde (Hibât 5), "Verdiği sadakadan dönen kimse, yediğini kustuktan sonra dönüp onu yiyen köpeğe benzer" buyurulur .
Bir başka rivâyette (Müslim, Hibât 7) ise, "Bağışından dönen, kusmuğunu yiyen gibidir" denilmekt edir.
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.







1617. Ömer İbni'l-Hattâb radıyallahu anh şöyle dedi:
Ben  iyi cins bir atımı Allah rızâsı için bir mücâhide vermiştim. O zât ata  iyi bakamadı, onu zayıflattı. Bunun üzerine ben hayvanı para ile satın almak istedim. Ucuza vereceğini de tahmin ediyordum . Durumu Nebî sallallah u aleyhi ve sellem'e arzettim. O şöyle buyurdu:
- "Bir dirheme bile verse, sakın onu satın alma, verdiğin sadakadan asla dönme! Zira bağışından dönen, kustuğunu yalayan gibidir."
Buhârî, Hibe 30, 37; Müslim, Hibât 1, 2, 3, 4. (Ayrıca bk. Önceki hadisin diğer kaynakları.)
Açıklamalar
Hibe, bir insana veya bir hizmete faydalı olacak bir şeyi karşılıksız olarak vermek, teberru etmektir. Biz buna Türkçe'de  tek kelime ile "bağışlamak" diyoruz. Dilimizde çokca kullanılan "mal bağışlamak" tabiri tam mânası ile hibe'nin karşılığıdır. Hibe veya bağışta bir karşılık yani bedel söz konusu olmaz. Eskiler  hibeyi "bilâ ivaz temlik" diye tanımlarlar.
Borçluya borcunu bağışlamak (ibrâ), bir kimseye Allah rızâsı için mal vermek (sadaka)  ve birine ikrâm olmak üzere bir şey armağan etmek (hediye), birbirler inden az-çok farklı tasarrufl ar olsalar da hepsinde hibe veya bağış anlamı bulunduğu, bir başka şekilde söyleyecek olursak, hibe veya bağışın, bu üç çeşit iyiliği kapsadığı açıktır.
Diğer taraftan hibe bir hukûkî akit ve muameledi r. Onun gerçekleşmesi için öngörülen birtakım şartlar bulunmakt adır. Biz işin hukûkî değil, ahlâkî ve hayrî yönüne dikkat çekmek istediğimiz için işin o tarafını  merak edenlerin fıkıh kitaplarına başvurmalarını tavsiye etmekle yetineceğiz.
Açıklamakta olduğumuz hadislerd e hibe ve sadaka kelimeler i geçmektedir. Bu  tür iyilikler in hiç birinden geri dönmenin doğru olmadığı bir benzetme ve bir olayla anlatılmaktadır.
Birinci hadisin zikredile n değişik rivayetle rinde ortak nokta, hibesinde n dönen kişinin, kusmuğunu yiyen köpeğe benzediğinin vurgulanm asıdır. Hiç şüphesiz bu benzetme, yaptığı bağıştan vazgeçen kimsenin köpek hükmünde olduğu anlamına gelmez. Ancak yaptığı işin, çirkinliğini gösterir. Yani bu teşbih, hukûkî yönden  değil, ahlâkî açıdan bir benzetmed ir. Şu halde hibe, sadaka ve hediyesin den dönen, vaz geçen, onları geri alan kimse, köpeğin yaptığı gibi pis ve iğrenç bir şey yapmış olur. Tabiatıyla sırf bu benzetmed en dolayı, hibeden dönmenin haram olduğu sonucu çıkarılamaz; ama olayın çirkinliği  yani  mekruh olduğu anlaşılır, denilmiştir. Nitekim  Nevevî, konu başlığında aynı görüşü paylaştığını açıklamış bulunmakt adır. Hanefî mezhebi bilginler i de hibeden dönmenin câiz olmakla beraber mehruh olduğu görüşündedirler.
İkinci hadiste açıklandığına göre Hz. Ömer, Allah rızâsı için mücâhidlerden birine hediye ettiği iyi cins bir atın,  sahibi tarafından gerektiği gibi bakılamaması sebebiyle zayıfladığını görmüş, hesaplı vereceğini de düşünerek  atı ondan satın almak istemiştir. Hadisin muhtelif rivayetle rinden anlaşıldığına göre, atın yeni sahibi, hali vakti iyi olmadığından dolayı hayvana iyi bakamamıştır. Yoksa bir ihmal söz konusu değildir. Hz. Ömer, düşüncesini Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem'e açmış, daha önce tasadduk ettiği atı, verdiği kişiden satın alıp alamayacağını sormuştur. Bunun üzerine Efendimiz:
- "Bir dirheme bile verse, sakın onu satın alma, verdiğin sadakadan asla dönme! Zira bağışından dönen, kustuğunu  yalayan gibidir" buyurmuştur.
Öyle görünüyor ki Peygamber Efendimiz, bu cevabıyla hem Allah rızâsı için yapılmış bir iyiliğin sonuna kadar o vasıfta kalmasını, işin içine herhangi bir ticârî kaygının girmemesi ni, hem de  müslümanlar arası ilişkilerin nezâhetinin korunmasını hedeflemiştir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Hibe veya bağış yapmak, dönüşü düşünülmemesi gereken bir güzel hareketti r.
2. Hibeye sadaka da denir.
3. Hibe veya bağışından vaz geçen kimse, kusmuğunu yiyen köpeğin yaptığı çirkinliğe düşmüş olur.
4. Vazgeçilen bağış, kusmuğa benzetilm iştir.
5. Satın alma yoluyla da olsa, hibe veya tasadduk ettiği mala dönmek nehyedilm iştir.










YETİM MALI YEMENİN HARAMLIĞI
Âyetler


1. "Haksızlıkla yetimleri n mallarını yiyenler hiç şüphesiz karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar. Zaten onlar alevlenmiş ateşe girecekle rdir."
Nisâ sûresi (4), 10


2. "Yetimin malına ancak en güzel ve faydalı şekilde  yaklaşın."
En'âm sûresi ( 6), 152



3. "Sana yetimleri soruyorla r. De ki: Onları iyi yetiştirmek (ihmal etmekten) daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, unutmayınız ki onlar sizin din kardeşlerinizdir. Allah işleri bozanla düzelteni bilir."
Bakara sûresi (2), 220
Yetim malıyla ilgili olarak seçilip buraya alınmış olan bu üç âyet, konuya ait  yasağın son derece ağır bir haram olduğunu göstermeye kâfidir. Birinci âyette, haksızlıkla yetim malı yemeye kalkışanların, açıkça karınlarına ateş doldurmuş oldukları ortaya konulmakt a ve bu yedikleri nin kendileri ni yakıp kavuracağı anlatılmaktadır. Zaten âhirette de alev alev yanan bir ateşe atılacakları ayrıca ve bilhassa bildirilm ektedir. Haksız yere yenilen yetim malının bir ateş yumağı gibi sindirim sistemini alt üst edeceği pekiştirmeli olarak anlatılmaktadır. Gerçek durum bu olunca, ikinci âyette beyân buyurulduğu gibi, yetim malına ancak en güzel ve faydalı bir şekilde yaklaşmaktan, onu yetimin lehine geliştirmek için gayret etmekten başka yol kalmamakt adır.
Üçüncü âyette ise, yetimleri görüp gözetmenin, fert ve toplum için onlarla ilgilenme mek, onları dikkate almamak ya da ihmal etmekten  çok daha hayırlı olduğu açıklanmaktadır. Belirtild iğine göre bu âyet, birinci âyetin inmesinde n sonra, yetimlerl e bir arada bulunmakt an bile çekinir hale gelen müslümanların, durumu Hz. Peygamber'e arzetmele ri üzerine nâzil olmuştur. Âyette yetimleri n din kardeşi olarak, tam bir kardeş muamelesi ne tâbi tutulmala rı gerektiğine dikkat çekilmiş ve Allah Teâlâ'nın yetimlerl e kimin iyi kimin kötü niyetle ilgilendiğini bildiği kesin bir ifade ile açıklanmak suretiyle herkesin tam bir sorumlulu k duygusu ve kaygusu ile hareket etmesi istenmiştir. Yetimin malını çeşitli sebeplerl e haksız yere yemeye veya herhangi bir şekilde telef etmeye kalkışan, yetimden önce kendini helâk etmiş demektir. Bu da yetim malı yeme yasağının ne kadar ağır sorumlulu k ve tehlike içeren bir haram olduğunu göstermektedir.
Yetimin velisi veya vasisi olmak demek, nerede ise ona esir olmak anlamına gelmekted ir. Ona yetimliğini hissettir memeye çalışarak malını mülkünü korumak, ifsada değil ıslaha ve geliştirmeye gayret etmek lâzım gelmekted ir. Görüntü ne olursa olsun, Allah, kimin ıslâh, kimin ifsâd için çalıştığını bilmekted ir. Bu kesin gerçek dikkate alınmalı, yetim malı yemek gibi bir büyük hatâya düşülmemelidir.
Hadis





1618. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
- "Yedi helâk ediciden kaçının!" Sahâbîler:
- Ey Allahın Resûlü! Bunlar nelerdir? diye sordular. Hz. Peygamber:
- "Allah'a ortak koşmak, sihir (büyü)  yapmak, Allah'ın haram kıldığı bir nefsi haksız yere öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş meydanından kaçmak, evli, namuslu ve hiç bir şeyden haberi olmayan kadınlara zina isnad etmektir,” buyurdu.
Buhârî, Vasâyâ 23, Tıb 38, Hudûd 44; Müslim, Îmân 145. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vasâyâ 10; Nesâî, Vasâyâ 12
Açıklamalar
 Fert ve toplumları helâk edici nitelik taşıyan yedi büyük günah da diyebilec eğimiz fiilleri sıralayan hadisimiz, aslında insanlar ve toplumlar için bir çeşit sağlık reçetesi veya tehlikeli noktalar haritası yerindedi r. Sihir yasağı ile ilgili konuda 1797 numara ile tekrar gelecek olan hadisimiz in beyânına göre  bu yedi helâk edici tavırdan biri de  yetim malı yemektir. Hadisimiz in  burada zikrediliş sebebi bu  noktadır.
Yetim, babası ölen küçük çocuk demektir. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in dilinden helâk edici olmakla nitelenen, şirk, sihir, katil, ribâ, savaştan kaçmak ve namuslu kadınlara iftira etmek gibi inanç, ahlâk ve  iktisadla ilgili suçların arasında yetim malı yemenin de sayılmış olması, bunun  en az ötekiler kadar ağır bir suç ve sorumlulu k olduğunu göstermektedir.
 Hadisimiz in açık ifadesind en anlaşılan  yetim malının hiç bir şekilde yenmemesi dir. Sadece veli veya vasîlerin israfa kaçmamak şartıyla örfe göre yetim malından yemeleri yani her türlü tasarruf ve harcamada bulunmala rı câiz ve meşrûdur. 
Yukarıda meâl ve kısa açıklamalarını verdiğimiz âyetler ve bu hadîs-i şerîfe göre yetimler, İslâm toplumunu n himmet ve emniyetin e teslim edilmişlerdir. Yani yetimler ve malları toplum güvencesi altındadır.
Öte yandan mühlikât denilen suç ve günahlar, sadece bu hadiste sayılan yedi fiilden ibaret değildir. Burada yedi tanesinin sayılmış olması, bu nitelikte daha başka bazı hususların bulunmasına engel teşkil etmez. Nitekim başka hadislerd e daha başka bazı günahlar da "helâk edici" olarak nitelendi rilmiştir.
Şimdi isterseni z hadisimiz de sayılan helâk edici günahların kısa  tanıtımlarını yapalım.
Ş i r k.  Allah Teâlâ'ya ilâhlık konusunda bazı yaratıkları ortak kabul etmek demektir. Tevhidi  kökünden reddetmek demek olan böyle bir anlayış, "en büyük zulüm", en helâk edici bir itikâdî sapıklıktır. Şirkin her çeşidi aynıdır. Allah Teâlâ'nın aslâ affetmeye ceğini bildirdiği yegâne günah kendisine bir şeylerin ortak koşulmasıdır. Müşrik, temelli olarak cehennemd e kalmaya mahkûmdur. Bu sebeple de en büyük helâk edici günah şirktir.
S i h i r. Efsun, gözbağcılık ve büyü de diyebilec eğimiz sihir konusu ileride müstakil olarak incelenec ektir (bk. 1797. hadis).
K a t i l. Haklı bir sebebe dayanmaksızın bir insanı öldürmek, Şâfiî'ye göre şirkten sonraki en büyük günahtır. Böyle bir günahın dünyadaki cezası bilindiği üzere kısâsen öldürülmektir. Tarih boyu süregelen kan davaları da dikkate alınacak olursa, haksız yere adam öldürmenin hem kişiler hem de toplumlar için ne kadar büyük bir helâk sebebi olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.
R i b â  y e m e k. Faizcilik yapmak demektir. Bu konu hadisimiz den  hemen  sonra ayrıca ele alınacaktır.
Cepheden kaçmak. Düşmana hücûm edileceği zaman cepheden kaçmak, düşmandan yana tavır almak anlamına geldiği için hem en büyük günah hem de kişinin önce kendi can güvenliğini sonra arkasındaki müslüman toplumunu n hayatını tehlikeye atması demektir. Harb taktiği gereği olmayan kaçışlar aslâ affedilme z.
N a m u s l u   k a d ı n a  z i n â  i s n a d  e t m e k.  Namuslu müslüman  kadınlara zinâ ettiği iftirâsında bulunmak (kazif), Efendimiz'in helâk edici olduğunu bildirdiği ahlâkî bir düşüklük ve büyük bir haramdır. Her ne kadar burada namuslu müslüman kadınlara iftirada bulunmak zikredilm iş ise de namuslu müslüman erkeklere yöneltilecek iftira da aynı hükümdedir. İftira eden hür bir kimse ise 80, köle ise 40 değnek cezasına çarptırılır.
Son olarak şuna da işâret edelim ki hadisimiz in "kaçının"  emri, bu yedi helâk edici günahtan titizlikl e uzak durulmasını tavsiye eden bir ifadedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. En büyük ve en tehlikeli günah Allah'a şirk koşmaktır.
2. Yetim malı yemek helâk edici belli-başlı büyük günahlardandır.
3. Yetimlere dost ve kardeşçe sahip çıkılmalıdır.
4. Müslümanların şer ve kötülüklerden kaçınmaları gerekir.
5. Burada sayılan günahlardan uzak durmak fertleri ve toplumu bozulma ve sapıklıktan korumak demektir. Bu yönüyle de büyük önem taşımaktadır.




FAİZİN ŞİDDETLE YASAKLANM ASI
Âyetler








Faiz yiyenler (kıyâmet günü mezarlarından) ancak şeytan çarpmış kimseleri n kalktığı gibi kalkarlar . Bu hal onların, "esasen alışveriş de faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Halbuki Allah, alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kim, Rabbinden kendisine gelen bir öğüt üzerine faizciliğe son verirse, geçmişte olanlar kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah'a kalmıştır. Kim de yeniden faize dönerse işte onlar cehenneml iktir, orada temelli kalacakla rdır. Allah faizi mahveder, sadakaları bereketle ndirir. Allah koyu nankör ve günahkâr olan hiç kimseyi sevmez.
İman edip iyi işler yapan, namazı dosdoğru kılıp zekâtı verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.
Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız, mevcut faiz alacaklarınızın peşini bırakın, vazgeçin.
Bakara sûresi (2), 275-278
Yüce dinimiz, "karşılıklı fayda temin etmeye yönelik bir sözleşmede karşılıksız kalan herhangi bir fazlalık" demek olan  faizi, bütün çeşitleriyle kesin olarak yasaklamıştır. Faiz yiyen kişi, başkasının malını karşılıksız olarak yemiş olur. Bilinen bir gerçektir ki para, bir değişim aracıdır. Onu alınıp satılan mal haline getiren ve hiç bir risk almadan gelir elde etme vasıtası olarak benimseye n kişiler faizci, buna imkân veren bütün muamelele r de faiz muamelesi dir. Durduğu yerde paraya para kazandırma birilerin in hoşuna gitse de toplumun aleyhine olan bu durum aslında iyi tahlil edildiği zaman uzun vâdede toplumdak i emek-sermâye ilişkilerini altüst edeceği için bizzat faizciler in de aleyhined ir. Hatta bu yolla para kazananla rı zehirli gıdalarla beslenenl ere benzetmek mümkündür. Zehir tesirini gösterdiği an, yapılacak hiç bir şey kalmamış demektir.
Şu da bir gerçektir ki,  dinimiz sermaye birikimin i, faizle değil, ortaklık usulüyle sağlamayı öngörmektedir. Ortaklıkta sermaye faizsiz olacağı için mâliyet ve enflasyon gibi kapitaliz min ürünü olan meseleler ortadan kalkacak, mülkiyete ortak olma tabana doğru yayılacak, ekonomik ve sosyal farklılaşmalar en düşük seviyeye inecek, sermayeye, yatırıma ve tabiî ticârete asla kötü gözle bakılmayacaktır.
Faizcilik, para sahipleri nin tahakkümünü artırır ve  toplumun düzen, hürriyet ve geleceğine müdâhale etmelerin e yol açar. İş ve yatırım yaparak değil, faizle gelir temin eden bir rantiye sınıfının oluşmasına zemin hazırlar. İnsanları çalışıp kazanmak ve üretim ile meşgul olmaktan uzak tutar. Bu da insanların birbirine iyilik etme duygularını söndürür. "Karz-ı hasen" yoluyla iyilik ve yardımlaşmayı ortadan kaldırır. Çıkar hırsını  aşırı derecede kamçılar, hırslar keskinleştikçe kalbler katılaşır, toplumda yardımlaşma ve dayanışma yerine sömürme ve çatışma başlar.
Faiz yiyenleri n şeytan çarpmış gibi mezarlarından kalkacakl arının belirtilm esi, faiz yemenin ne kadar fenâ olduğunu anlatmakt adır. Faizcilik yaparak fakir kimseleri sömürenler, şeytanlaşmış insanlardır. Bütün güzel insanî duygular faizciler in içinden silinir ve bunlar şeytan gibi sadece maddeye tapan, maddî menfeat peşinde koşan ve şeytanlıklarını tatmine çalışan acımasız yaratıklar halini alırlar. Zaman zaman içlerinde doğacak her hayırlı istek, onları şeytan çarpmışcasına sarsar ve bu tür arzuları bir şekilde kendi içlerinde boğmaya çalışırlar. Aslında bu faizci rantiye sınıfı günlük hayatlarında da çarpılmış gibidirle r. Tenbellik içinde yatar, rahat ve hızlı bir şekilde uyanamaz, hemen kalkamaz, çoğu kere yataklarında şeytan çarpmış gibi saatlerce gerneşir, ağzını yüzünü buruşturur, sonra da sendeleye sendeleye kalkarlar . Bütün  hayatları faiz düşüncesi ve dedikodul arı ile geçer, düştükleri zaman da bellerini kolay kolay doğrultamazlar.
Âyet-i kerîme, onların bu çarpılmış hallerini n sebebini, "esasen alışveriş de faiz gibidir" diye, meşru ve makul bir kazanç yolu olan ticâreti, kendi çarpık ve haksız kazanç yollarına, faize benzetmel eri, böyle ters bir kıyasla yaptıklarını savunmaya kalkmaları olarak göstermektedir. Dikkat edilirse faizciler, "faiz de alışveriş gibidir" demiyorla r, "alışveriş de faiz gibidir" diyorlar. Yani iktisâdî hayatın asıl yolunun faiz olduğu, ya da "faizsiz bir ekonomini n düşünülemeyeceği" varsayımını öne sürüyorlar. Onların bu mantıkları bile, şeytan çarpmış bir kafa ve gönül yapısına sahip olduklarını göstermektedir. Halbuki "Allah alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır." Helâl ile haramı ters yüz edip haramı asıl, helâli ona benzer göstermek ne büyük bir çarpıklıktır. Ekonomik düzenleri bu çarpık anlayışa  dayanan toplumların istikrarsızlığı herhalde çok tabiî bir neticedir .
Faiz aslında faizciler in sandığı gibi malı da arttırmaz. Görüntüye aldanmama k gerekir. "Allah faizi mahveder, sadakaları bereketle ndirir." Faiz, mal üretecek hayatları âdeta bir kurt gibi yer bitirir, sonuçta sermayele rin de batmasına sebep olur. Sadakalar ise, ecir, hayat ve bereket kaynağı olur. O halde "İman edip iyi işler, salih ameller yapanlar ve özellikle namazlarını doğru dürüst kılıp zekâtlarını veren kimseleri n her zaman Rabbleri katında ecirleri vardır. Bunlara gelecek bir korku olmadığı gibi herhangi bir kayıptan dolayı mahzun da olacak değillerdir." Müslümanlara Allah'tan korkmak ve onun azâbından korunmak yaraşır. Bunun tabiî neticesi de, henüz alınmamış faiz varsa, ondan vazgeçmek, onu terketmek tir. Âyet–i kerîme, böyle bir davranışı, gerçek mü'min olmanın  göstergesi saymaktadır. İmanda olgunluk, onun gereğinin yerine getirilme sini gerektiri r.
Nevevî'nin buraya almadığı âyette ise, "eğer böyle yapmazsanız" yani Allah'tan korkmaz, faizin haram olduğuna inanmaz veya inanır da terketmez seniz,  "O zaman Allah ve Resûlü tarafından size  savaş açılmış olduğunu biliniz. Eğer tövbe ederseniz, sermâyeleriniz sizindir" buyurulma ktadır. Şurası da bir gerçektir ki Kur'an dilinde 'Allah ve Resûlü'nün harbi' ifadesi, bazan gerçekten savaş anlamında, bazan da günahın büyüklüğünü ve zararını anlatmak  maksadıyla uyarı yerinde mecaz olarak kullanılır. Burada bu iki yorumla ilgili görüşler ileri sürülmüştür. Anlaşılan odur ki, faizcilik yapanlar, maddî veya mânevi anlamda ilâhî savaştan yakalarını kurtarama yacaklard ır.
Bu âyetlerden önce, "Ey iman edenler! Kat kat katlanmış olarak faiz yemeyin" [Âl-i İmrân sûresi (3), 130] âyeti nâzil olmuş bulunması ve bu âyetlerin de hicretin sekizinci yılında gerçekleştirilen Mekke fethi sıralarında inmiş olması, faizin ortadan kaldırılması için tedricî bir usûlün ve toplumda belli bir gelişmişliğin sağlanmış olmasının gerektiğini göstermektedir. Bu durum, mükemmel bir toplum düzeni ortaya koyamayan milletler den faizciliğin kalkmayac ağı anlamına gelir. Hangi toplumda da faizsiz yaşanamayacağı kanısı yayılmaya ve faizi meşrû göstermek için çareler aranmaya başlanırsa, orada çözülme, çöküntü  ve Câhiliye devrine dönüş başgöstermiş demektir.
Unutulmam alıdır ki, Allah katında alışveriş, "alışveriş" olduğu için helâl; faiz de "faiz" olduğu için haramdır. İçine faiz karıştırılarak yapılmış alışverişler de fâsittir. Zira "haram ile helâl karışınca haram öne geçer."
Özetle yorumlama ya çalıştığımız bütün bu âyetler, faiz yasağının gerçekten son derece şiddetli bir yasak olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Konu ile ilgili hadislere gelince, hakikaten meşhur ve sayısal olarak çok hadis bulunmakt adır. Önceki konuda geçen Ebû Hüreyre'nin rivâyet ettiği, "Yedi helâk ediciden kaçının" hadisi de bunlardan biridir.
Hadis


1619. İbni Mes'ûd radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  faiz alana da verene de lânet etti.
Müslim,  Müsâkât 105-106; Tirmizî, Büyû’ 2. Ayrıca bk. Buhârî, Büyû’  24, 25, 113; Ebû Dâvûd, Büyû’  4; İbni Mâce, Ticârât 58
Tirmizî ve diğer muhaddisl er, "şâhitlerine ve kâtibine de" kelimeler ini ilave ettiler.
Açıklamalar
Önceki konuda "yedi helâk edici"den biri olduğunu gördüğümüz faiz ve   yukarıdaki âyetlerden  "Allah ve Resûlünün harb ilan ettiği bir günah" olduğunu  öğrendiğimiz faizcilik,  Resûl-i Ekrem Efendimiz'in lânet ettiği hususlar arasında yer almaktadır. Bu üç tesbit, herşeyden önce konuya ait yasağın son derece şiddetli olduğunu göstermektedir.
Peygamber Efendimiz, toplumun inanç, iktisad ve ahlâk düzenini altüst eden, kişi ve toplumları anarşi ve felâkete sürükleyen faizi yiyen ve yedirenle rin, Allah'ın rahmetind en uzak kalmalarını dilemek yani onlara lânet etmek suretiyle işin ne kadar ciddî olduğunu gözlerimiz önüne sermekted ir.  Bilinen bir gerçektir ki faiz, vahye dayalı bütün dinlerde haramdır.  Bütün şeriatlar onu ortaklaşa yasaklamıştır.
Öte yandan Allah Teâlâ faizciden başka hiç bir âsi ve günahkâra kitabında harb ilan  etmemiştir. Yine Peygamber Efendimiz, "Ömrün Sonuna Doğru İyiliği Artırmak" konusunda yer alan 117 numaralı hadiste, "Her kul öldüğü hal üzere diriltili r" buyurduğuna, yukarıdaki âyette de faiz yiyenleri n şeytan çarpmış gibi mezarlarından kalkacakl arı bildirild iğine göre faizcilik insanın kötü bir şekilde ölmesine (sû–i hâtime) sebep olmaktadır. Faiz yemek, faizcilik yapmak demektir. Faiz anlaşma ve akitlerde n doğduğuna göre, bunun iki tarafı olduğu gibi şahitleri ve yerine göre kâtibi, yazıcısı veya noteri de bulunacak tır. Hatta banka, mafya, tefeciler v.s. gibi yasal veya yasal olmayan kurumları da olacaktır.
Tirmizî ve diğer hadisçilerin rivâyetlerinde yer alan "şâhitlerine ve kâtibine de" ilavesine göre, hem şahıs olarak tefeciler hem de bu işe aracılık yapan kurum ve kuruluşlar ile oralarda faiz işlemlerini yönlendiren, kaydeden, şâhitlik eden herkes Peygamber Efendimiz'in lânetinden paylarını almışlardır. Efendimiz in lânetinin kapsamını bu ölçüde geniş tutması, İslâm toplumund a faizciliğe yer olmadığını, kimsenin ona ne alan-veren olarak ne de şahit ve katip olarak bulaşmaması gerektiğini en yüksek perdeden anlatmak için olsa gerektir. Çünkü toplumun bütün kesimleri ne zararı muhakkak olan bir işlemin, hiç bir şekilde yanında olmamak herkesin o topluma karşı görevidir. Bunun bilincind e olmayanla r ya da bile bile bu zararın yaygınlaşmasına yardımcı olanlar ise, elbette lâneti haketmişlerdir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Şiddetle yasaklanmış olan faizi almak da vermek de Peygamber Efendimiz tarafından lânetle karşılanmıştır.
2. Faiz muamelesi ne şâhitlik ve kâtiplik yapanlar da bu lânete muhataptırlar.
3. Faizci kurum ve kuruluşlarda çalışmamaya özen göstermek gerekir.
4. Faizden kurtulama mış bir ekonomi, şeytan çarpmış bir ekonomidi r. Sonu maddî mânevî tam bir felâkettir.
5. İslâm, ticaret, yardımlaşma ve karz-ı hasen üzerine kurulu bir iktisâdî düzeni öngörür.

GÖSTERİŞ (RİYÂ) YASAĞI
Âyetler


1. "Onlara sadece şu emredilmişti: Bâtıl dinleri bırakarak  yalnız Allah'a yönelip O'na itaat etsinler, namazı kılsınlar, zekâtı versinler . İşte doğru din budur."
Beyyine sûresi (98), 5
İslâm ümmetine olduğu gibi geçmiş ümmetlere de ancak Allah'a kulluk etmeleri ve dini O'na has kılmaları yani tevhid ve ihlâs üzere yaşamaları emrolunmuştur. Hiç bir din, kendisine inananları, iki yüzlü ve samimiyet siz bir davranış içinde görmek istemez. Aslında dindarlık, samimiyet i gerektiri r. Samimiyet yalnız  Allah'a kulluk yapmakla başlar ve insanın gönlünde yer tutar. Kendi iç dünyasında dini ve dindarlığı Allah'a has kılamayan kimseler, öteki dini görevleri de gereken berraklık ve duruluk içinde yerine getiremez ler. Namazın kılınması, zekât'ın verilmesi gibi dinin dış tezâhürleri de yalnızca Allah'a kulluk niyeti ve samimiyet i ile mümkün olur.
İlâhî dinlerin müşterek üç esasını  iman ve amel olarak tevhid, namaz, zekât diye belirleme k mümkündür. Bu sebeple âyette geçen haniflik, aslında Hz. İbrahim'in dininin vasfı ise de, sadece ona mahsus olmayıp genellikl e puta tapıcılığın zıddı anlamında bütün peygamber lerin getirdiği tevhid dininin adı olmaktadır. Doğru olan, sağlam olan ve arzulanan dindarlık da esasen bundan ibarettir .



2. "Ey iman edenler! Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve gönül yıkmak suretiyle  hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylelerinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağnak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getiriver miştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar . Allah kâfirleri doğru yola iletmez."
Bakara sûresi (2), 264
Temelinde ciddî ve samimî bir iman bulunmaya n harcamala r, gösteriş veya birilerin e duyurma (riyâ ve süm'a) niyetiyle yapılmış hayır ve iyilikler,  yatırımlar bir hiç uğruna hebâ edilmiş mesâî ve imkânlardır. Bu tür davranışlar, genellikl e iki yüzlü, samimiyet siz kişilerin tavırları olarak tanıtılmaktadır. Müslümanların böyle olmamaları, her şeyden önce  imanlarının gereğidir.
Ayrıca insan başlangıçta güzel bir niyetle yaptığı iyilik ve verdiği sadakaları, daha sonra, verdiği kişinin başına kakar ve onu bir gönül yıkma vesilesi yaparsa, bu da samimiyet e sığmaz, müslümana yakışmaz.
Böyle davrananl ar  zaten netice itibariyl e herhangi bir şey elde edemezler .  Tıpkı düz bir kayanın üzerinde bulunan daha doğrusu var görünen birazcık toprağın, sağnak bir yağmur sonucu silinip gitmesiyl e, kaya yüzeyinin çırılçıplak kalması gibi, önce iyilik yapmış olan kimseler, yaptıklarını başa kakar ve iyilik yaptıkları kişilerin gönlünü kırarlarsa, o yaptıkları iyiliği bu tavırları siler süpürür. Hiç bir iyilik yapmamış gibi elleri bomboş kalır.
Böyle acı bir âkıbetle karşılaşmamak için, yapılan iyilikler i başa kakmamalı, onları unutmak suretiyle  Allah katında bereketle nmeye terketmel idir.

3. "Münâfıklar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da çok az anarlar."
Nisâ sûresi (4), 142
İki yüzlü kişilerin en belirgin vasıflarından biri tüm yaptıklarını gösteriş için yapmak, parsa kapmak, birilerin i memnun etmektir. Gösteriş yapmak onların âdeta sanatıdır.
Böylesine sahteciliğin temelinde Allah'ı çok az hatırlamak yatar. Allah'ı yeterince hatırlayan, O'nu asla aldatamay acağını da bileceği için sahtecili k yapamaz. Dürüst davranma ihtiyacını hisseder.
İnsan Allah'ı hatırlamazsa veya çok az hatırlarsa, istediği gibi davranma hakkına sahip olduğunu zanneder. Samimiyet siz ve gösterişe dayalı hareketle r sonucunda kendisini tam bir iflâs içinde bulur. Önce insanlar nazarında güven kaybına uğrar sonra da kendi içinde öz güvenini kaybeder. İşte bu, tam bir iflâs demektir. Riya ve gösteriş de esasen insanı iflâstan başka bir sonuca götürmez.
Hadisler



1620. Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi: Ben Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'i şöyle buyururke n dinledim:
Allah Teâlâ buyurdu ki: “Ben, ortakların ortaklıktan en uzak olanıyım. Kim işlediği amelde benden başkasını bana ortak koşarsa, o kişiyi de  ortak koştuğunu da reddederi m.”
Müslim, Zühd 46. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 301, 435
Açıklamalar
Aslında şirk konusunda zikredilm esi çok daha münâsip olan bu hadîs-i şerîfin Nevevî tarafından buraya alınması, gösteriş ve riyânın hiç affedilme z çeşidinin, ibâdetlerdeki riyâ olduğunu çok açık bir şekilde belirleme k içindir. İsâbetli  bir yaklaşımdır. Zira riyâya şirk denilebil eceği ve riyânın gizli şirk sayıldığı bu hadîs–i şerîfin ortaya koyduğu en yalın gerçektir. Ne var ki riyâ, imanın aslını ortadan kaldırmaz. Amellerin sevabını yok eder. Şirk ise, imanın aslını ortadan kaldırır, insanı küfür içinde bırakır. Nitekim yukarıda açıklamaya çalıştığımız birinci âyette de öncelikle ve özellikle insanların Allah'a kullukta ihlas ile yani riyâ ve gösterişten uzak olmakla emrolundu klarını görmüştük.
Yüce kitabımızın bize öğrettiği üzere kulluk, insanın en temel görevidir. Yine herhangi bir kimsenin Allah'ı herhangi bir şekilde aldatması da asla mümkün değildir. Böyle olmasına rağmen, Allah'a kulluk yapıyormuş gibi gözüktüğü halde, niyetinde başka yaratıkları memnun etmek ya da onların beğenilerini kazanmak düşüncesi de bulunan kimseleri n bu yaptıkları kesinlikl e gösteriştir. Bir başka ifadeyle, olmadığı gibi görünmek veya göründüğü gibi olmamaktır. Dolayısıyla, Allah'a kulluğunda samimi olmayanın ya da gösterişe kaçan kimsenin, diğer iş  ve davranışlarında samimî olabileceğini düşünmek ve kabullenm ek  son derece zordur. Riyâzü's–sâlihîn'de bulunan az sayıdaki kudsî hadislerd en biri olan hadiste yüce Rabbimiz, mutlak tekliğini ve asla eş-ortak kabul etmeyeceğini çok kesin ve açık şekilde bildirmek tedir. Başkalarının beğenisini kazanmak niyetine dayalı olarak yapılacak ibadetler i ve böyle bozuk tavırlı kişileri reddedeceğini bildirmek te,"Ben sadece bana yönelik ve benim rızâmdan başka bir şeyin amaçlanmadığı  amelleri kabul ederim, ortaklı işleri ortak koşulana havâle ederim" diye kullarını çok ciddî şekilde uyarmaktır.
Bir işin sırf ibadet olması, -şayet varsa- temelinde ki  gösteriş niyeti ve duygusunu anlayışla karşılamayı gerektirm ez. Hatta tam aksine en şiddetli şekilde reddini gerektiri r. Çünkü riyânın hiç bulunmama sı gereken yer, ibadetler dir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
 1. İbadette riyâ gizli şirktir.
2. Müslümanlara her işlerinde gösteriş değil, ihlas ve samimiyet yaraşır.
3. Riyâ, imanın aslını ortadan kaldırmazsa da amellerin sevabını engeller.
4. Allah Teâlâ  kendisine asla ortak koşulmasına razı olmaz.
5. Riyâ ve gösteriş, insanı sonuçta şirke kadar götürebilir.
















1621. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh  Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'i şöyle buyururke n dinledim dedi:
“Kıyamet günü hesabı ilk görülecek kişi, şehit düşmüş bir kimse olup huzura getirilir . Allah Teâlâ ona verdiği nimetleri hatırlatır, o da hatırlar ve bunlara kavuştuğunu itiraf eder. Cenâb-ı Hak:
- Peki, bunlara karşılık ne yaptın? buyurur.
- Şehit düşünceye kadar senin uğrunda cihad ettim, diye cevap verir.
- Yalan söylüyorsun. Sen, "babayiğit adam" desinler diye savaştın, o da denildi, buyurur. Sonra emrolunur da o kişi yüzüstü cehenneme atılır. Bu defa ilim öğrenmiş, öğretmiş ve Kur‘an okumuş bir kişi huzura getirilir . Allah ona da verdiği nimetleri hatırlatır. O da hatırlar ve itiraf eder. Ona da:
- Peki, bu nimetlere karşılık ne yaptın? diye sorar.
- İlim öğrendim, öğrettim ve senin rızân için Kur'an okudum, cevabını verir.
- Yalan söylüyorsun. Sen "âlim" desinler diye ilim öğrendin, "ne güzel okuyor" desinler diye Kur'an okudun. Bunlar da senin hakkında söylendi, buyurur. Sonra emrolunur o da yüzüstü cehenneme atılır.
(Daha sonra) Allah'ın kendisine her çeşit mal ve imkân verdiği bir kişi getirilir . Allah  verdiği nimetleri ona da hatırlatır. Hatırlar ve itiraf eder.
- Peki ya sen bu nimetlere karşılık ne yaptın? buyurur.
- Verilmesi ni sevdiğin, razı olduğun hiç bir yerden esirgemed im, sadece senin rızânı kazanmak için verdim, harcadım, der.
- Yalan söylüyorsun. Halbuki sen, bütün yaptıklarını "ne cömert adam" desinler diye yaptın. Bu da senin için zaten söylendi, buyurur. Emrolunur bu da yüzüstü cehenneme atılır.”
Müslim, İmâre 152
1624 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.



1622. İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre birtakım insanlar kendisine gelip "Biz idarecile rimizin yanına girer ve onlara karşı, oradan çıktığımız zaman söylediklerimizin tam  zıddı olan sözler söyleriz”, dediler. Bunun üzerine  İbni Ömer:
- "Biz bu sizin yaptığınızı Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem zamanında iki yüzlülük sayardık" cevabını verdi.
Buhârî, Ahkâm 27
1624 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1623. Cündeb İbni Abdullah İbni Süfyân radıyallahu anh‘den rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kim işlediği hayrı şöhret kazanmak için halka duyurursa, Allah onun gizli işlerini duyurur. Kim de işlediği hayrı halkın takdirini kazanmak için başkalarına gösterirse, Allah da onun riyakârlığını açığa vurur."
Buhârî, Rikak 36, Ahkâm 9; Müslim, Zühd 47-48. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 48; İbni Mâce, Zühd 21
1624 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1624. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Azîz ve celîl olan Allah'ın hoşnudluğunu kazanmaya yarayan bir ilmi, sırf dünyalık elde etmek için öğrenen kimse, kıyamet günü cennetin kokusunu bile alamaz."
 Ebû Dâvûd, İlim 12. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 23
Açıklamalar
Gösteriş yapmak ve birilerin e duyurmak maksadıyla ya da desinler diye ortaya konan işlerin Allah katında hiç bir değeri yoktur. Böyle davrananl arın eline neticede sorumlulu ktan başka olumlu hiç bir şey geçmeyecektir. Değişik örnek ve anlatımlarla bu gerçekleri ortaya koyan bu dört hadis, riyâ konusunda akla takılabilecek  hemen bütün  soruları cevaplama ktadır. Şimdi sırasıyla hadisleri n önümüze koyduğu gerçekleri açıklayalım.
Birinci hadis bize şunu anlatmakt adır: Samimi bir niyete dayanmaya n amel ve hareketle r -ne kadar önemli ve faydalı gözükürse gözüksün- sonuçta azâb ve pişmanlıktan başka bir işe yaramaz. Şehitlik, âlimlik ve zenginlik gibi meziyet ve imkânları sırf gösteriş ve desinler uğruna kullananl ar, ilâhî huzurda yalanlana rak yüzüstü cehenneme atılacaklardır. Bu demektir ki, dini istismar eden, onu dünya çıkarlarına âlet etmeye kalkışan kişiler, kimlikler i ve yaptıkları ne olursa olsun, âhirette "yalan söylüyorsun" diye azarlanma k ve cezaya çarptırılmaktan yakalarını kurtarama yacaklard ır. Bu hadîs-i şerîf, bir anlamda 1623 numaralı üçüncü hadiste  dile getirilen ikaz ve tehdidin nasıl gerçekleşeceğini misalleri yle anlatmakt adır. Hatta  "ilmi dünyevî çıkarlarına âlet edenlerin cennetin kokusunu bile alamayaca klarını" bildiren dördüncü hadisi de açıklamaktadır.
Kişiyi, -her üç hadiste de haber verilen-  acı sonuca sürükleyen ortak nokta, Allah için olması ve yapılması gereken iş ve amellere, başkalarının görmesi ve beğenmesi, duyması ve alkışlaması gibi maksatların katılması, bir anlamda Allah'ın bilmesi ve razı olması  ile yetinilme mesidir. Bu ise, kişiyi Allah'ın değil, çevrenin ve çevredekilerin kulu kölesi yapar. Her şeyi ifsât eder. Bu açıdan baktığımız  ve her üç hadisi bir arada değerlendirdiğimiz zaman, riyâkârlığın ve gösteriş hastalığının, özellikle âhiretteki mahrumiye tler açısından, ne kadar fena bir hastalık olduğunu kolaylıkla anlarız. İkinci hadis, "İki Yüzlülüğün Yasaklanm ası" konusunda 1544 numara ile geçmiş ve orada açıklanmıştı. Burada bir kez daha tekrar edilmesi, riyâ ve nifakın uygulama olarak birbirine çok benzedikl erini vurgulama k için olsa gerektir. Nitekim daha önce işaret ettiğimiz gibi nifak, inançta iki yüzlülük; riyâ ise, amelde iki yüzlülük demektir. Fakat bunlar, iki yüzlülük, gösteriş, desinler ve ihlassızlık noktalarında müşterektir. Yöneticilerin huzurunda söylenenler ile gıyaplarında söylenenlerin birbirind en farklı olması ve bunun bilinçle yapılması ne kadar çirkin ise, görünürde Allah için, ama aslında başka amaç ve çıkarlara yönelik olarak amel ve iyilik yapmak da en az o kadar çirkin ve iki yüzlülüktür.
Müslümanlar ibâdet ve amellerin de gösteriş ve desinler kaygısından sıyrılıp yaptıklarını Allah'ın bilmesini yeter görme seviyesin e gelmedikçe, kaliteli bir iman ve amel hayatı yaşamaları mümkün olmayacak tır.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Amellerin makbûliyeti, sırf Allah rızâsı için yapılmalarına bağlıdır.
2. İyi ve hâlis bir niyetle yapılmayan işin Allah katında bir kıymeti yoktur.
3. Müslümana her işinde gösteriş ve desinler arzusunda n uzak olmak yaraşır.
4. Riyâ ve süm'a (gösteriş ve desinler niyeti) insanı munâfık durumuna düşürür.
5. Riyâ ve süm'a dini ve dince kutsal olan şeyleri istismar etmek demektir.
6. İhlas, her amelin başı ve her türlü kötü duyguların düşmanıdır.
7. Allah'ın rızâsı ancak ihlas ile kazanılır.

Çevrimdışı musluman

  • Musluman
  • ADMINISTRATOR
  • *
  • İleti: 11017
    • Rabbım duası kabul edilenlerden eylesin.
Ynt: 7.CILD
« Yanıtla #5 : 03 Temmuz 2005, 08:24:24 »
RİYÂ OLMADIĞI HALDE RİYÂ SANILAN DURUMLAR
Hadis





1625. Ebû Zer radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'e:
- Bir kimse, bir hayır  yapar da halk bu sebeple onu överse, buna ne buyurursu nuz? dediler. O da:
- "Bu, mü'min için peşin bir müjdedir" buyurdu.
Müslim, Birr 166. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 25
Açıklamalar
Bir müslüman tarafından Allah rızâsı için  yapılmış olan herhangi bir iyilik veya hayır, yapanın niyet ve isteği dışında diğer müslümanlar tarafından takdir edilebili r ve onu yapan sevgi ve övgü ile karşılanabilir. İnsanlar tarafından böyle takdir  edilmek, acaba o kimsenin o işi gösteriş ve desinler diye yaptığı anlamına gelir mi?
İnsanların yapılan iyiliği ve hayrı takdirle karşılamaları kendi adlarına elbette güzel bir şeydir. Hizmet ve iyilikler takdir edilmezse, hizmet ve iyilik yapacak adam bulmak son derece zorlaşır. İyiyi, iyiliği ve güzeli takdir etmek, hatta ödüllendirmek  bir toplumun olgunluk göstergesidir.  Ancak işin öbür tarafı, yani takdir edilen ve övülen kişi yönü acaba nasıldır? Toplumun övgüsü o iyilik sahibinin elde edeceği yegâne sonuç mudur, yoksa onun Allah katında bir ecri de var mıdır?
İşte bu kuşkudan kaynaklan an soruya Resûl-i Ekrem Efendimiz, çok nefis bir cevap vermiştir:
"Bu, mü'min için peşin bir müjdedir." Yani onun yaptığı iyilik ve hayrın Allah katında hüsnü kabulle karşılandığının peşin göstergesidir. Çünkü o, bu işi yaparken toplumun beğenisini hedeflemiş değildir. Reklam ve propagand a yapmayı hiç aklından geçirmemiş, bu konuda herhangi bir teşebbüs ve müdahalede de bulunmamıştır. Allah rızâsı için yaptığı işi, Allah'ın sevdirmes i sonucu toplum kendiliğinden sevmiş ve övmüştür. İnsanların ona yönelttikleri takdir ve övgü, o güzel işin dünyadaki peşin ödülüdür. Âhiretteki sevabının müjdecisidir.
O halde  riyâ ve süm'a düşünce ve niyetinde n uzak olarak yapılmış bir hizmet, hayır ve iyilik, sırf millet tarafından övgü ve takdirle karşılandı diye, aslî niteliğini kaybetmez, Allah katındaki değerinden de  bir şey eksilmez. Önemli olan, o işi yapanın neyi niyet ettiği ve hedeflediğidir.
Ancak burada bir hususa işaret etmekte fayda vardır. Bazan faydalı olmak düşüncesi ve endişesi ile beğenilmek arzusu birbirine karışır. Meselâ bir proğramda herhangi bir konuda konuşma yapmak için davet edilmiş bir ilim veya din adamı,  orada kendisini dinleyece k olanları ciddiye alıp onlara faydalı olabilmek için araştırır, hazırlanır, plânlar yapar. Ama bu arada yapacağı konuşmanın veya vereceği bilginin beğenilmesini de arzu eder.  İşte bu arzu, onun faydalı olma düşünce ve gayretler ini gölgeler mi? Herhalde burada verilecek  hüküm, faydalı olma niyeti ile beğenilme arzusunda n hangisini n baskın olduğuna göre belirlene cektir. Bu konuda en iyisi kişinin "kalbine danışmasıdır."
Öte yandan yapılan hizmetler in kimler tarafından takdir edildiği çok önemlidir. Bir şâir, "Şiirin kıymetini iki şey düşürür" diyor ve ekliyor: "Şiirden anlamayan ların alkışı, şiirden anlayanla rın sükûtu." Yapılan sohbet ve konuşmaları, ortaya konan hizmet ve hayırları, o işlerden anlayanla r takdir ediyorsa bu ayrıca şükür vesilesi yapılmalıdır. Yok eğer o işlerden anlamayan lar takdir ediyorsa, tövbe ve istiğfar edilmelid ir. Bu sebeple, bilhassa tebliğ ve irşad hizmeti veren din görevlilerinin, kendi kendileri nin doktoru ve denetleyi cisi olmaları, gönül ve duygularının daima Allah'ın rızâsına dönük olmasını sağlamaya çalışmaları gerekmekt edir. Bu konuda onlara yardımcı olacak yine ancak kendileri, kendi iç olgunlukl arıdır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Yapılan iyilik ve hizmetin toplum tarafından takdir edilmesi, o iyiliğin peşin ödülü ve Allah katında kabul gördüğünün müjdesidir.
2. Hâlis bir niyetle yapılmış olan iyilik ve hayırlar, sırf insanlar tarafından övgü ile karşılandı diye kıymetini kaybetmez .
3. İyilik ve güzellikleri takdir etmek, toplumların olgunlukl arını gösterir.










ŞEHVETLE BAKMA YASAĞI
MEŞRÛ BİR GEREK VE İHTİYAÇ OLMADIĞI HALDE YABANCI BİR
KADINA, GÜZEL BİR GENCE ŞEHVETLE BAKMANIN HARAM OLDUĞU
Âyetler

1. "Mü'min erkeklere söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar!
Nûr sûresi (24), 30


2. "Kulak, göz ve gönül, bunların hepsi yaptıklarından sorumludu r."
İsrâ sûresi (17), 36


3. "Allah, gözlerin hâin bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir."
Mü'min sûresi (40), 19

4. "Rabbin her an gözetlemektedir."
Fecr sûresi (89), 14
Bu dört âyet, müslümanların tam anlamıyla denetim altında sorumlu bir hayat yaşadıklarını ve bu sorumluluğun göze ait tarafını ortaya koymaktadır. Konuyla ilgili yasak,"Mü'min erkeklere söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar! diye belirlenm ekte; sorumlulu k çerçevesi ise, "Kulak, göz ve gönül, bunların hepsi yaptıklarından sorumludu r" âyetiyle açık bir şekilde çizilmektedir.
Gözlerin sinsi ve mânalı bakışlarını, kullar farketmes eler bile Allah Teâlâ'nın bildiği, hatta O'nun, kalplerin derinlikl erinde gizlenen kötü niyetlerd en de haberdâr olduğu bildirilm ektedir. Bu, hiç kimsenin hiçbir şekilde  ilâhî denetimin dışında kalma şansının ve imkânının bulunmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır. Bunun böyle olduğunu ise, "Rabbin her an (herşeyi) gözetlemektedir" âyeti bildirmek tedir.
Bu âyet-i kerîmeler insana, gizli-açık ayırımı yapılmaksızın en küçük teferruâtına kadar bütün hareketle rinin  daima göz önünde  ve kayıt altında olduğu gerçeğini en küçük bir tereddüde yer bırakmayacak kesinlikt e anlatmakt adır. Sorumlulu k bu çerçevede kavrandıktan sonra göze ait harama bakma yasağını anlamak  insan için mesele olmaktan çıkar.
Hadisler





1626. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
"Âdemoğluna zinadan nasibi takdir olunmuştur. O buna mutlaka erişir. Gözlerin zinası bakmak, kulakların zinası dinlemek, dilin zinası konuşmak, elin zinası tutmak, ayakların zinası yürümektir. Kalbe gelince o, arzu eder, ister. Üreme organı ise, bunu ya gerçekleştirir, ya da boşa çıkarır."
Buhârî, İsti'zân 12, Kader 9; Müslim, Kader 20-21. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Nikâh 43
Açıklamalar
Zina, kadın ve erkeğin meşrû bir nikah olmaksızın cinsel ilişkide bulunmasıdır. Büyük günahlardandır. Özel cezâsı  vardır. Hadîs-i şerîf, bu anlamdaki gerçek zinanın dışında, öteki organlar için de birtakım meşrû olmayan  suçların söz konusu olduğunu hatta bunlara  da bir anlamda zina denildiğini ortaya koymaktadır. Yani her organın aslî faaliyeti ni meşrû çerçeve dışında yürütmesi bir tür zina olmaktadır. Nitekim İmam Buhârî bu hadisi, zinanın sadece üreme organıyla değil, göz, dil ve el gibi öteki organlarl a da mümkün olduğuna dair açtığı bir başlık altında vermiştir (bk. İsti'zân 12). Ancak bu, mecâzen bir isimlendi rme olarak kabul edilmekte dir. Çünkü söz konusu organların bu suçları, haram olmakla birlikte, onlar için  hâkimin uygun göreceği ta’zir cezası dışında ayrıca bir ceza tayin edilmiş değildir.
Burada dikkat çeken husus, insanın sahip bulunduğu organların tabiî işlevlerini gayr-i meşrû bir zeminde yapması, onları,  üreme organıyla "meşrûiyet dışına taşma" noktasında birleştirmesidir. Söz konusu organların bu yaptıklarına zina denilmesi işte bu açıdan yapılmış bir değerlendirmedir. Öte yandan bu organların bahis konusu fiilleri, asıl zinaya götürücü, öncü  fiillerdi r. Bu bakımdan, o kötü sonuçtan müslümanlar sakındırılmış olmaktadır. Hadiste de açıkca belirtild iği gibi üreme organı, öteki organların ve özellikle kalbin, Buhârî'nin tercih ettiği rivayete göre nefsin, bu konudaki istek ve arzusunu fiilen gerçekleştirmedikce  zina suçu işlenmiş olmaz. Allah korkusu, iktidarsızlık, tiksinme gibi çok çeşitli sebeplerl e tenâsül uzvu, bütün bu istek ve hazırlıkları boşa çıkarabilir. O zaman öteki organların yaptıkları, kendi çaplarında küçük birer günah olarak kalır. Bu tür hatalara, "Ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve edepsizli klerden kaçınanlara gelince, bil ki Rabbin affı bol olandır" [Necm sûresi (53), 32] âyetinde geçtiği gibi Kur'ân-ı Kerîm'in ifâdesiyle "lemem" denilmekt edir. Bir şeye bir anlık ilgi duyup üzerinde durmamak anlamından hareketle lemem, küçük kusurlar, küçük günahlar ve ufak-tefek hatalar olarak değerlendirilmiştir. Ashâb-ı kirâm arasında "tercümânü'l-Kur‘ân" diye bilinen Abdullah İbni Abbas hazretler i, bu hadisi zikredere k, "Ebû Hüreyre'nin  Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem'den rivayet ettiği bu sözdeki fiillerde n daha çok, küçük günahlara (lemem) benzeyen bir başka fiil bilmiyoru m" demiştir (bk. Buhârî, İsti'zân 12; Ebû Dâvûd, Nikâh 43). Doğrusu da budur.
Hadîs-i şerîf'in bilhassa son cümlesi  kalp  ya da nefis ile üreme organı arasında bir duygu iletişimi olduğunu belirleme ktedir. Yani cinsel ilişki, aslında psikoloji k yoğunlaşma olmadan gerçekleşmez. İstek ve arzu ya da şehvet duygularının yoğunlaşması da her zaman sonuca ulaşmak için yetmez. Üreme organının, bu duygulara eşlik etmesi gerekir. Bu sebeple hadiste "Üreme organı ise, bunu ya gerçekleştirir, ya da boşa çıkarır" buyurulmuştur.
Diğer taraftan hadisi rivayet eden İmam Buhârî ve Müslim, hadisin ilk cümlesini dikkate alarak,  ona Sahîh'lerinin Kader bölümlerinde yer vermişlerdir. İnsanoğlunun şehvet ve karşı cinse ilgi duyma gibi meyillere yaratılıştan sahip olduğuna ve bunun uzantısı olarak herkesin bu duygularını tatmin yolları arayacağına, yani bu konuda herkesin belli bir kaderi olduğuna ve bunu Allah Teâlâ'nın  bildiğine dikkat çekmek istemişlerdir. Takdirin değişmeyeceği  ise, "O buna mutlaka erişir" diye belirlenm iş bulunmakt adır. Bu, bir zorlama değil, olacakların önceden bilinip kaydedilm esinden ibarettir . Kader veya alın yazısı işte bu önceden yapılmış olan kaydın adıdır.
Bütün bu açıklamalardan sonra hadisin mânası  şöyle olur: "Ademoğulunun zinadan nasibi takdir edilmiştir. Kiminin zinâsı hakiki, kimininki ise, bakılması haram olan kadına bakmak, zinaya dair konuşulanları dinlemek, yazılı veya görüntülü yayınları izlemek, yabancı bir kadına elle dokunmak veya öpmek, zina etmeye gitmek gibi mecâzî zinadır. Mecâzî zinanın bütün türleri de haramdır. Kalp veya nefis  zinayı ister ancak hakiki zinanın gerçekleşmesi üreme organına bağlıdır. O bazan uygular bazan da bu istekleri boşa çıkarır."
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Zina büyük günahlardandır.
2. Fiiller, sebep oldukları sonuçlara göre hüküm alırlar. Harama aracı olan her fiil haram, vâcibe vesile olan fiiller de vâciptir.
3. Nâmahreme bakma, dokunma, tutma, öpme ve haram işlemek için bir yere gitme gibi  gayr-i meşrû fiillerin hepsi yasaklanmıştır ve bunların her birine mecâzen zina denilebil ir.







1627. Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî  sallalahu aleyhi  ve sellem  şöyle buyurdu:
- "Yollarda oturmakta n kaçının!" Sahâbîler:
- Biz buna mecbûruz. Meseleler imizi orada konuşuyoruz, dediler. Bunun üzerine Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem:
- "Oturmakta n vazgeçemeyecekseniz o halde yolun hakkını verin!" buyurdu.
- Yolun hakkı nedir Ey Allah'ın Resûlü? dediler.
- "Harama bakmamak, gelip geçenleri incitmeme k, selâm almak, mârufu emredip münkerden nehyetmek tir" buyurdu.
Buhârî, Mezâlim 22, İsti'zân 2; Müslim, Libâs 114. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 12; Tirmizî, İsti'zân 30
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.





1628. Ebû Talha Zeyd İbni Sehl radıyallahu anh şöyle dedi:
Biz sokak başlarında, evlerin önlerinde oturup konuşurduk. Bir keresinde Resûlullah  sallallah u aleyhi ve sellem geldi, başımızda durdu ve:
- "Size ne oluyor ki, böyle sokaklard a oturuyors unuz. Buralarda oturmakta n kaçının!" buyurdu. Biz:
- Sakıncasız şeyler için oturduk, müzâkerelerde bulunuyor, konuşuyoruz, dedik.
- "Eğer sokaklard a oturmakta n vazgeçmeyecekseniz, hiç değilse hakkını verin. Buraların hakkı, gözü haramdan sakınmak, selâm almak ve güzel şeyler söylemektir" buyurdu.
Müslim, Selâm 2. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV, 30
Açıklamalar
Her iki hadisin de burada zikredilm esinin sebebi, gözü haramdan sakınmanın yol haklarının başında yer almış olmasıdır. Eskiden beri  insanlar yol kenarlarında, sokak başlarında, evlerinin önlerinde oturup konuşurlar. Bu alışkanlık köylerde ve küçük yerleşim birimleri nde daha yaygındır. Büyük şehirlerde ise ekseriyet le, kahve-kafeterya gibi yerlerin önlerinde oturup geleni geçeni seyredenl ere rastlanır. Yine büyük kentlerin kenar mahallele rinde de daha ziyade kadınların kapı önlerinde oturdukla rı, çocukların sokaklard a  gelip geçenleri rahatsız edecek şekilde çeşitli oyunlar oynadıkları  görülür.
Bu hadislerd e Resûl-i Ekrem Efendimiz, müslüman erkekleri n yollarda, sokak başlarında, evlerin önünde oturmakta n vazgeçmelerini istemiştir. Kendisine, kötü bir maksatla böyle yapmadıkları, dinî veya dünyevî meseleler ini konuşmak, danışmak gibi pek tabiî şeyler için oturdukla rını, bundan vazgeçmelerinin pek mümkün olmadığını söylemişlerdir. Bunun üzerine Efendimiz, vazgeçemeyeceklerse, oralarda oturmanın  "yol hakkı" denilen birtakım yükümlülükleri bulunduğunu, onları yerine getirmele ri gerektiğini hatırlatmıştır. Soru üzerine de yol haklarından bazılarını şöyle sıralamıştır:
Gözleri harama bakmaktan alıkoymak
Gelip geçenleri rahatsız etmemek, rahatsızlık sebepleri ni yoldan kaldırmak
Verilen selâmı alıp mukâbele etmek
İyiliği emretmek
Kötülükten nehyetmek
İkinci hadiste bunlara bir de güzel söz söylemek  ilave edilmiştir. Bunu emir bi'l-marûf ve nehiy ani'l-münker'in bir başka şekilde ifadesi olarak kabul etmek de mümkündür.
Başka bazı rivayetle rde de, yol sorana yol göstermek, imdat isteyene yardım etmek gibi  bir iki  yol hakkına  daha işaret edilmekte dir.
İslâm bilginler i bu iki hadisteki yasağın, yollarda oturmanın haram olduğunu bildirmek için konulmadığını, harama götüren yolları tıkama, kötülüğü doğmadan önleme anlamında bir tedbir olduğunu söylemektedirler. Unutulmam alıdır ki, herhangi bir hakkın yerine getirilme mesi, haksızlıktır, sorumlulu k doğurur.
Yollar gelip geçmek içindir. Oturup sohbet etmek için değildir. Günümüzde yol kenarlarına parkedile n araçların sebep olduğu sıkıntılar görülünce, yolların yol olarak kalmasının, insanlar veya vasıtalar tarafından işgal edilmemes inin gereği iyice ortaya çıkmaktadır.
Yollarda, evlerinin önünde veya sokak başlarında oturan, oralarda saatlerin i geçirenlerin çoğu kere  kötü şeyler görmek ve fena sözler işitmekten kurtulama yacakları bir gerçektir. Gıybet, suizan, yoldan gelip geçenleri çekiştirmek ve rahatsız etmek gibi bir takım kötülükler daha söz konusudur . Yollarda oturanların varlığı sebebiyle halkın bir kısmı oralardan geçemeyecek olursa bu,  tam  bir zulüm ve eziyet sayılır.
Bütün bu sebeplerl e öteden beri müslümanlar câmi avlularında oturmayı âdet edinmişlerdir. Şimdilerde de aynı âdetin sürdürülmesi, park ve bahçelerde oturulması, yol ve sokakların işgal edilmemes i uygun olur. Ne yazık ki günümüzde cadde üzerindeki kahve önlerine oturup gelen geçenin dedikodus unu yapmak,  kadına kıza  bakmak moda olmuştur. Sırf bu maksatla caddelerd e, sokaklard a ve pazar yerlerind e dolaşan kişiler ve gruplar vardır. Kendileri ni böylelerine göstermek için caddeye sokağa, çarşıya pazara çıkanlar da malesef az değildir. Özellikle büyük şehirlerde belli yerlerde akşam gezintisi ne çıkan ve dolaşan kalabalıklar, büyük çoğunluğu müslüman olmasına rağmen, bu iki hadîs-i şerîfte yerine getirilme si istenilen hiç bir yol hakkına dikkat etmemekte dirler. Güzel giyinip keyfince dolaşmak değil, insanca ve müslümanca  davranmak önemlidir. Yollarımız ve sokaklarımız haklarının ödendiği günleri hasretle beklemekt edir. Kimbilir belki bir gün, bu hadîs-i şerîfleri, güzelce yazdırıp cadde ve sokakların uygun yerlerine asmayı,  trafik işaretleri  kadar gerekli görecek yönetimler ve yöneticiler çıkar.
1627 numaralı hadis daha önce 192 numara ile de geçmişti.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Müslüman nerede oturursa otursun, nerede bulunursa bulunsun öncelikle gözlerini harama bakmaktan alıkoyacak yani gözlerini harama karşı yumacaktır.
2. Yollarda oturmak,  insanları hata ve günah işlemeye sevkeder.
3. Yollar ve sokaklar kamuya aittir, oraları özel maksatlar için işgal edip kullanmay a kalkmak kimsenin hakkı olamaz.
4. Müslüman, her bulunduğu yerde hayır işçiliği yapacak, herekese iyilik için çalışacaktır.
5. Yol üstünde oturmakta n vazgeçemeyecekler için yukarıda sayılan yol haklarını yerine getirmek şartıyla yollarda, sokaklard a, ev önlerinde oturmak mübahtır.




1629. Cerîr radıyallahu anh  şöyle dedi:
 Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'e ansızın görmenin hükmünü sordum.
- "Hemen gözünü başka tarafa çevir!" buyurdu.
Müslim, Âdâb  45. Ayrıca bk. Ebû Davûd, Nikâh 43; Tirmizî, Edeb 28
1631 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.








1630. Ümmü Seleme radıyallahu anhâ  şöyle dedi:
 Ben  Resûlullah  sallallah u aleyhi ve sellem'in yanında bulunuyor dum. Meymûne de vardı. İbni Ümmi Mektum çıkageldi. Bu olay, biz örtünmekle emrolundu ktan sonra idi. Nebî sallallah u aleyhi ve sellem  bize:
- "Örtünün!" buyurdu. Biz:
- O âmâ biri değil mi, Ey Allah'ın Resûlü? Bizi göremez, bilemez, dedik. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
- "Siz ikiniz de mi âmâsınız, onu görmüyor musunuz?" buyurdu.
Ebû Dâvûd, Libâs 34; Tirmizî, Edeb 29
1631 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.






1631. Ebû Saîd radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah  sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Erkek, erkeğin avret yerine, kadın da kadının avret yerine bakamaz. Bir erkek başka bir erkekle; bir kadın da başka bir kadınla bir örtü altında yatamaz."
Müslim, Hayz  74. Ayrıca bk. Tirmizî, Edeb 38; İbni Mâce, Tahâret 137
Açıklamalar
Bu üç hadîs-i şerîfte ortak nokta, gözü haramdan sakınma tavsiyesi dir.
Birinci hadiste, kasıtsız olarak ansızın bir kadının bakılması haram olan bir yerini görüvermenin herhangi bir sorumlulu k doğurup doğurmayacağının çok haklı ve pek tabiî olarak Cerîr İbni Abdullah tarafından merak edilip Resûl-i Ekrem Efendimiz'e sorulduğunu görmekteyiz. Efendimiz, "Hemen gözünü  (başka tarafa) çevir!" cevabıyla, bu bir anlık görmenin sorumlulu k doğurmayacağını, bakmaya isteyerek devam etmesi halinde haram işlemiş olacağını bildirmiştir. Nitekim, konunun başında okuduğumuz âyette Allah Teâlâ da  "Mü'min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar![Nûr sûresi (24), 30] buyurmakt adır.
İkinci hadis, kadınların örtünmesiyle ilgili emrin yani hicab âyetinin  inmesinde n sonra,  âmâ sahâbî İbni Ümmü Mektum'un yanlarına geliverme si  sebebiyle  Peygamber Efendimiz ile muhterem eşlerinden Ümmü Seleme  ve Meymûne arasında  geçen bir konuşmayı bize haber vermekted ir. Efendimiz onlara İbni Ümmi Mektûm geldi diye örtünmelerini emretmiştir. Onlar, gelen kişinin âmâ olduğunu, bu sebeple de kendileri ni görme ihtimalin in bulunmadığını söylemişler, bunun üzerine Efendimiz, harama bakma yasağının sadece erkeklere ait olmadığını kadınların da aynı şekilde nâmahreme bakmamala rı gerektiğini  bildirmek üzere "Siz ikiniz de mi âmâsınız, onu görmüyor musunuz?"  buyurmuştur. Nitekim Nûr sûresinin 31. âyetinde "Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar!" buyurulma ktadır. Binaenale yh harama gözlerini yummak hem müslüman erkekleri n hem de müslüman hanımların görevidir.
Efendimiz'in bu ikazı, peygamber hanımlarının  özel konumlarının gereği olarak değerlendirilmiştir. Binaenale yh müslüman kadınların, âmâ bir erkek geldi diye örtünmeleri gerekli görülmemiştir. Hatta Ebû Dâvûd'un belirttiği gibi (bk. Libâs 34) Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem, kocası ölen ve evi de Medine'nin dışında olduğu için yalnız kalması uygun bulunmaya n Fâtıma Binti Kays'a, İbni Ümmi Mektûm'un evinde iddet beklemesi ni emretmiş ve "o âmâ bir  insandır onun yanında elbiseni  çıkarabilirsin"  buyurmuştur. Bu da gösteriyor ki, âmâ bir erkeğin yanında dahi örtünmek sadece Hz. Peygamber'in hanımlarına has bir görevdir.
Efendimiz'in iki hanımına yaptığı bu örtünme tavsiyesi, onların âmâ da olsa erkeklere bakmamala rını tenbih anlamında da yorumlana bilir. Aslında şehvet duyulmama sı halinde müslüman kadınların, müslüman erkeklere göbek ile diz kapakları arası hariç bakmaları mübahtır. Ancak şehvet söz konusu olacaksa bakamazla r. Bunun tayin ve tesbiti zor olduğu için ortaya çıkması muhtemel kötülükleri önlemek bakımından ihtiyatlı davranılması tavsiye edilmiştir.
Üçüncü hadis,  yaşlı olsun genç olsun  bir erkeğin, bir başka erkeğin avret yerine bakmasının haram olduğunu, yine kadının da bir başka kadının avret mahalline bakmasının yasaklandığını bildirmek tedir. Ayrıca  erkek erkeğe ve kadın kadına bir örtü altında tenleri birbirine değecek şekilde çıplak olarak  bulunmala rı da  yasaklanmıştır. Aynı cinsten olan iki kişi için yasak olan bakma ve bir örtü altında bulunma işi, karşı cinsten olanlar  hakkında öncelikle yasaktır.  Nitekim müellif Nevevî şöyle demektedi r: "Bu hadis bir erkeğin,  bir  başka erkeğin avret yerine, bir kadının  da başka bir kadının avret yerine bakmasının haram olduğunu ifade ediyor. Aynı şekilde bir erkeğin bir kadının avret yerine, bir kadının da bir erkeğin avret yerine bakması öncelikle haramdır. Bunda icmâ vardır."
Diğer taraftan yakışıklı ve genç erkeklere şehvetle bakmak da yasaklanmıştır. Tabiî bu yasaklar, tedâvî olmak ve mahkemede şâhitlik etmek gibi zarûrî  haller dışında söz konusudur . Böylesi ihtiyaç ve zarûret hallerind e de ihtiyaç ölçüsünde bakılabilir. Gereksiz yere bakmayı sürdürmek bu hallerde de yasaktır.
Erkekle kadının birbirini n avret yerine bakmasının haram olması, aralarında nikah bağı bulunmaya nlar içindir. Karı koca birbirini n avret yerine bakabilir . Hanefîlere göre erkeğin avret mahalli, göbeğin altından  diz kapağının altına kadardır. Kadının ise, eli, yüzü ve ayakları hariç bütün bedeni avrettir. Karı kocanın birbirini n sadece üreme organlarına bakmamala rı tavsiye edilmiştir.
Bir örtü altında aynı cinsten olan iki kişinin erkek olsun kadın olsun çıplak olarak yani tenleri birbirine değecek şekilde bulunmala rı ve yatmaları  homoseksüellik ve lezbiyenl ik gibi sapık  ilişkilere yol açabileceği için yasaklanmıştır. Hadîs-i şerîf, gerek aynı cinsler gerekse farklı cinsler arasında olabilece k her türlü cinsel sapma ve günahın yolunu daha baştan kapatmak için alınması gerekli tedbirler i ortaya koymaktadır. Bu tedbirler in  ne kadar doğru ve yerinde olduğu ise, günümüzün acı gerçekleriyle isbatlanm aktadır.
Toplumların cinsel ve ahlâkî açıdan sağlıklı fertlere sahip olabilmes i, ancak,  muhtemel kötülükleri önleyici  tedbirler le mümkündür. İslâm her bakımdan temiz ve sağlıklı fertler ve toplumlar istemekte dir. Dinin öngördüğü bu ve benzeri  tedbirler i gereksiz hatta kötü niyet mahsulü olarak değerlendirenlerin ve çağdaşlığa aykırı bulanların ne tür rezaletle ri ve  öldürücü cinsel hastalıkları paylaştıkları ortadadır.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Ansızın bir haramı görmek, gözü ondan hemen çevirmek şartıyla, sorumlulu k doğurmamaktadır.
2. Nâmahrem kadınlara bakmak yasaktır.
3. Erkek erkeğin, kadın kadının avret mahalline bakamaz. Karşı cinsler arasında ise bu yasak öncelikle geçerlidir.
4. Bir örtü altında erkek erkekle, kadın kadınla çıplak olarak yatamaz.
5. Karı-koca birbirini n avret mahalline bakabilir .
6. Âmâ erkekler yanında müslüman hanımların örtünmesi gerekmez.
7. Harama götüren şeyler de haramdır.










HALVET YASAĞI
YABANCI BİR KADINLA BAŞ BAŞA KALMANIN HARAM OLDUĞU
Âyet


"Peygamber in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin."
Ahzâb sûresi (33), 53
 Müslümanların Hz. Peygamber'e, saadet hanelerin e ve muhterem eşlerine karşı nasıl davranaca klarını öğreten uzunca bir âyetin içinde yer alan bu ilâhî beyân, Elmalılı merhumun işaret ettiği gibi "harem" ilânı anlamına gelmekted ir. Öncelikle Peygamber hanımlarından, lüzumlu bir şey soracak ya da bir şey isteyecek olan müslüman erkekler, onların görülmesine engel olan bir perde, bir siper arkasından soracak ya da isteyecek lerdir. Bu tavır ve davranış, bir ölçü olacak ve öteki müslüman hanımlarla yapılan görüşmelerde böyle nâzik ve temiz yollar mümkün olduğunca  takip edilecekt ir. Âyetin devamında "Böyle yapmanız hem sizin kalblerin iz, hem de onların kalbleri için daha temiz bir davranıştır" buyurulma k suretiyle günlük ilişkilerde aranan nezâhet ifade edilmekte dir. Böylece nâmahrem hanımlarla bir arada bulunmuş olmak gibi bir sakıncanın da önüne geçilmektedir.
Eski müslüman evlerinde ki haremlik selamlık ayırımı ve uygulamal arı, İslâm'ın istediği mutlu ve sağlıklı toplumun, hânelere yansıyan yönünün fiilî,  müşahhas ve -ne yazık ki- tarihî delilidir .
Hadisler


1632. Ukbe İbni Âmir  radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
-"(Yanında mahremi bulunmaya n) Kadınların yanına girmekten sakının!"
Bunun üzerine ensardan birisi:
- Ey Allah'ın Resûlü! Kocanın erkek akrabası hakkında ne dersiniz? dedi.
- "Onlarla halvet, ölüm demektir" buyurdu.
Buhârî, Nikâh 111; Müslim, Selâm 20. Ayrıca bk. Tirmizî, Radâ' 16
1634 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1633. İbni Abbas  radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
"Hiçbiriniz, yanında mahremi bulunmaya n bir kadınla başbaşa kalmasın."
Buhârî, Nikâh 111, Cihâd 140; Müslim, Hac 424. Ayrıca bk. Tirmizî, Radâ' 16, Fiten 7
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.






1634. Büreyde radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
"Cihada çıkan erkekleri n geride bıraktıkları  hanımları, cihada çıkmayan erkeklere kendi anneleri gibi haramdır. Bunlardan bir erkek, mücâhidlerden birinin âilesine bakmayı üzerine alır da hiyânet ederse kıyamet günü bu adam durdurulu r, o mücâhid bunun amelinden dilediğini alır." Büreyde diyor ki, sonra Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  bize döndü ve "Ne zannediyo rdunuz?" buyurdu.
Müslim, İmâret 139. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 11; Nesâî, Cihâd 47, 48
Açıklamalar
Halvet, yanında kendisiyl e evlenmesi haram olan bir yakını bulunmaya n herhangi bir kadınla tenhada başbaşa kalmak demektir. Her üç hadiste de değişik açılardan ve muhtelif durumlar söz konusu edilerek halvetin haram kılınmış olduğu açıklanmaktadır.
Birinci hadis, yanında kocası, annesi, babası, oğlu, kardeşi, teyzesi  süt kardeşleri gibi bir mahremi bulunmaya n  kadınlarla beraber bulunmakt an, onlarla oturmakta n sakınılması gerektiğini bildirmek tedir. Erkeğin kendi kızkardeşi, kızı,  halası ve teyzesi yanında olursa, kadının mahremi varmış gibi olur ve bu hallerde bir arada bulunmak mümkündür.
İsmi tesbit edilememiş olan Medineli bir müslümanın, kocanın  kardeşi, kardeşi oğulları, amcaları ve amca çocukları gibi yakın erkek akrabalarının  da bu yasağa dahil olup olmadığını sorması üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, çoğu kimsenin önemsemediği yalın gerçeği çok çarpıcı biçimde "Onlarla halvet ölüm demektir" buyurmak suretiyle, konuya ait tehlikeyi haber vermiştir. Akraba olmanın verdiği rahatlıkla her zaman eve girip çıkma imkanına sahip olan bu kabil yakınlar daima tehlike ile yüzyüzedirler. Efendimiz'in ifadesi çok kesindir:  Kocanın erkek kardeşi, yeğenleri, amcası ve amca çocukları gibi yakın erkek akrabası (el-hamvü), ilerisi ölüme götürecek tehlike ortamını oluşturmakta birebirdi r. Onların bu konuya herkesten fazla dikkat etmeleri, halvetten kaçınmaları gerekir. Bu gibi durumlard a çok iyi niyetli olunsa bile, insanların dedikodul arından kurtulmak mümkün olmaz. Nice ailelerin bu yüzden perişan oldukları da bilinen ve görünen gerçeklerdir.
Memleketi mizde aynı evi paylaşan ailelerde kardeşle kardeş hanımının bir arada yalnız bulunmala rı yaygın bir âdet halindedi r. Halbuki hadîs-i şerîfte  Efendimiz'in ölümdür diye nitelediği de birinci derecede bu durumdur. Özellikle evli kardeşin askerlik veya yurt dışında çalışmak gibi sebeplerl e uzun süre evden ayrı kalması hallerind e, bu durum çok daha büyük tehlike arzeder. Onun için  konuya  son derece dikkat edilmelid ir. Meselenin önemsenmediği  ailelerde  büyük perişanlıkların yaşandığı unutulmam alıdır.
İkinci hadis, -yukarıda da değindiğimiz gibi-  halvet yasağını prensip olarak ortaya koymaktadır. Bir kere daha tanımlayacak olursak halvet, birbiriyl e evlenmele ri mümkün olan bir erkekle bir kadının, kimsenin göremeyeceği bir yerde iki ikiye başbaşa kalmalarıdır. Bir başka hadiste bu yasağın gerekçesi olarak "üçüncüleri şeytandır" buyurulmuştur. Şeytanın bulunduğu yerde nelerin olabileceği ise, meçhul değildir.
Ancak  hemen belirteli m ki, her an herkesin girebilec eği ve görebileceği okul, hastane, iş yeri ve benzeri ortamlard a kapılar kilitli ve perdeler kapalı olmadığı sürece veya başkalarının da bulunduğu yerlerde halvet söz konusu olmaz. Hatta camlarından içerisi görülebilen otolarda bir erkekle bir kadının başbaşa bulunması da tenha ve kuytu bir yerde olmamak şartıyla halvet sayılmaz. Bununla beraber kötü niyet sahipleri bulunabil ir. Hadiste geçen "mahremi" ifadesind en maksat, kadınla evlenmesi haram olan erkektir. Buna göre yanında böyle bir erkek bulunan kadınla başbaşa kalmanın mümkün ve câiz olduğu anlaşılmaktadır. Ancak âlimler, bu mahrem  kelimesiy le, erkeğin yakın akrabasının da kastedilm iş olabileceğini dikkate almışlar ve erkeğin akrabasından birinin bulunması halinde de herhangi bir kadınla bir arada bulunmak mümkündür sonucuna varmışlardır.
Özellikle müslüman hanımların, hiç de ihtiyaçları yokken çarşı-pazar dolaşıp erkeklerl e ihtilatta bulunmama ya, değişik ortamlard a  herhangi bir erkekle yalnız kalmamaya, ihtiyaç ve zarûret halinde de ihtiyacını karşıladıktan sonra o ortamdan hemen ayrılmaya dikkat göstermeleri, muhtemel birtakım sıkıntı ve üzüntüleri önlemek bakımından son derece önemlidir. Bu tür ilişkilerde, "Her düşeni bir kapan bulunur" sözü akıldan çıkarılmamalıdır. Herkes şeytan değildir ama hiç kimse de melek değildir.
Erkek - kadın ilişkileriyle ilgili bu hadîs-i şerîflerde doğrudan erkeklere hitâb edilmiş olması, bu tür konularda daha çok dikkatli ve tedbirli davranma iradesine erkekleri n sahip olduğu anlamında yorumlana bilir. Bu yoruma göre erkekler, halvet yasağına uymaktaki dikkat ve başarıları ölçüsünde  hem kendileri ni hem de hanımları korumuş olacaklar dır. Günümüzün çok karmaşık hayat şart ve şekilleri içinde halvet hallerind en uzak kalmanın önemi kat kat artmış gözükmektedir.
Üçüncü hadis, İslâm toplumund a bulunması gerekli sosyal ve ahlâkî güvencenin bir boyutunu dile getirmekt edir: "Cihada çıkan erkekleri n geride bıraktıkları  hanımları, cihada çıkmayan erkeklere kendi anneleri gibi haramdır."  Dini, vatanı ve cephe gerisinde ki değerleri korumak için  cepheye gitmiş mücâhidlerin, geride bıraktığı aile efradı, o sefere iştirak etmemiş olan erkeklere kendi anneleri konumunda dır. Yani  onların namusu, annelerin in namûsu kadar  haramdır. Burada çok çarpıcı ve vurgulu bir ifade ve beyan ile karşılaşıyoruz. Bir insan, kendi öz annesine karşı hangi duygular içinde ise, cihada çıkmış mücâhidlerin ailelerin e karşı da aynı  temiz ve fedakârlık duygularıyla dolu olmalıdır. Mücâhidlerin geride bıraktığı aile fertleri, müslüman toplumda  âdeta bir çeşit  dokunulma zlar kesimini oluşturuyorlar. O toplumun harbe gitmemiş fertlerin den herhangi biri, bir mücâhidin ailesine göz-kulak olma işini üstlenir de bu görevini yapmak için gelip giderken  onlara bir kötülük yapmaya kalkışır, hele  ailenin namusunu kirletece k olursa, kıyâmet günü bu hâin getirilir ve o mücâhide bunun yaptığı amellerin sevabından istediği kadar alma hakkı tanınır. Buradaki "istediği kadar" kaydı, işlenen cinayetin ve hıyanetin büyüklüğünü gösterir. Böyle bir durumda, bütün iyilikler ini almak istemek, bu tür bir hıyanete uğramış herkesin ilk düşüneceği ve yapacağı iş olacaktır. Yani hadisimiz in bu ifâdesi, mücâhidlere aile güvenlikleri konusunda hıyanet edenlerin,  bütün iyi amellerin in sevabını âhirette kaybedece kleri ve tam bir âhiret yoksulu haline gelecekle rini kesin olarak ilân etmektedi r.
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in, bu durumu bildirdik ten sonra çevresindekilere dönerek "Ne sanıyordunuz ya!" buyurması, hem söz konusu olan hıyânetin büyüklüğüne hem de cezasının ağırlığına işaret etmekte olduğu gibi bir yandan da "Mâdemki söylediklerimi duydunuz ve doğruluğuna inanıyorsunuz, o halde mücâhidlerin hanımlarına hıyanet etmekten  şiddetle kaçının!" anlamında olsa gerektir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Yanında mahremi bulunmaya n bir kadının yanına girmek, onunla  tenhada baş başa kalmak (halvet) haramdır.
2. Kardeş, kardeşinin hanımıyla başbaşa kalamaz. Kardeş çocukları, amca ve amca çocukları gibi erkeğin yakın  erkek akrabası da  aynıdır.
3. Cihada çıkmış bir mücâhidin âile fertleri, gerideki erkekler için kendi anneleri hükmündedir. Onlara ihanet etmek, kişinin annesine hıyanet etmesi  kadar çirkin ve ağır bir suçtur, cezası da  ona göredir.
4. Mücâhidlerin yokluğunu fırsat bilip aile efradını istismar etmek asla câiz değildir.
5. İslâm toplumu, mücâhid ve gurbettek ilerin  geride bıraktıkları için tam bir  emniyet ve güven ortamıdır.
6. İslâm'ın hedefi, zinâ ve zinâya götürecek bütün yolları kapamak suretiyle toplumu  cinsel ahlâksızlıklardan arındırmaktır.

KADIN - ERKEK BENZEŞMESİ YASAĞI
GİYİM - KUŞAMDA,  HAL - HAREKET  VE BENZERİ KONULARDA
ERKEKLERİN KADINLARA, KADINLARI N ERKEKLERE BENZEMESİNİN HARAM OLDUĞU
Hadisler



1635. İbni Abbas radıyallahu  anhümâ  şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem, kadınlaşan erkeklere ve erkekleşen kadınlara lânet etti.
Buhârî'nin bir başka rivayetin de de (Libâs 61)  "Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem, kadınlara benzemeye çalışan erkeklere ve  erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lânet etti" denilmekt edir.
Buhârî, Libâs 62. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Libâs 28; Tirmizî, Edeb 24; İbni Mâce, Nikâh 22
1637 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.



1636. Ebû Hüreyre radıyallahu anh  şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lânet etti.
Ebû Dâvûd, Libas 28. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 325
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.






1637. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
"Cehenneml iklerden kendileri ni dünyada henüz görmediğim iki grup vardır: Biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla insanları döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen ve öteki kadınları kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte  bu kadınlar cennete giremedik leri gibi, şu kadar uzak mesafeden hissedile n  kokusunu bile alamazlar ."
Müslim, Cennet 52
Açıklamalar
Kadın ve erkekleri n kendileri ne özgü cinsel özelliklerini ve bunların tabiî gereği olarak giyim-kuşam biçimlerini, konuşma ve davranış şekillerini  korumaları en tabiî hareket tarzıdır. Ancak cinslerin yozlaşması demek olan karşı cinse özenme ve onlar gibi olmayı ne yazık ki belli bazı kesimler günümüzde çağdaşlık sanmakta ve bunu  marifetmiş gibi yaygınlaştırmaya çalışmakta, bu  konuda medya da hiçbir dönemde görülmediği ölçüde bu işe çanak tutmaktadır. İşte böylesi bir ortamda yukarıdaki üç hadiste yer alan Resûl-i Ekrem Efendimiz'in lânet ve uyarısı ne kadar anlamlı ve yerindedi r. Bu hadisler on beş asır öncesinden günümüze, gündemimize tutulmuş Peygamber ışığı niteliğindedir.
Birinci hadiste söz konusu edilen muhannes, kadın gibi konuşan, kadın gibi kırıla döküle yürüyen, işve ve naz yapan erkek demektir. Buhârî şârihi Aynî, "muhannes, zamanımızda  kendisine livâta yapılan (homoseksüel) kişidir”, demektedi r. Kamûs mütercimi Âsım Efendi de bu tür kişilere puşt denildiğini bildirmek tedir.
Erkekleşen kadınlar ise, konuşmasında, tavır ve hareketle rinde erkekler gibi olmaya çalışan, öyle davrananl ardır. Dinimize göre her iki insan cinsinin kendi yaratılışlarını korumaları, kadının kadın olarak erkeğin de erkek olarak kalması ve yaşaması esas olduğu için, bunun tersine hareket eden erkek ve kadınlara Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından lânet edilmiştir.
Ancak burada bir nokta çok önemlidir. Erkeğin kadına, kadının erkeğe konuşmasında ve hareketle rinde benzemesi bazan doğuştan yani yaratılıştan olur. Hz. Peygamber'in lâneti bunlar için değildir. Bilerek, isteyerek ve hatta zorla, belki de özel eğitim alarak karşı cinse benzemeye çalışan maskarala r içindir.  Birinci hadisin ikinci rivayeti, esasen bu durumu "kendileri ni  kadınlara benzetmey e çalışan erkekler ve  erkeklere benzetmey e çalışan kadınlar" diye açıkça ifade etmektedi r.
Hadisin bu ikinci rivâyeti "Günahkârlara Lânet Etmenin Câiz Olduğu" konusunda numarasız olarak geçmişti. Oraya da bakılabilir.
İkinci hadis, kadın-erkek cinsi arasındaki benzeşmenin giyim-kuşamla ilgili görüntüsüne dikkat çekmekte ve hiçbir zorunlulu k yokken kadınlar gibi giyinen erkeklere ve erkekler gibi giyinip kuşanan kadınlara da Resûl-i Ekrem Efendimiz'in lânet ettiğini bildirmek tedir. Rahmet Peygamber i olan Efendimiz'in karşı cinsin giyim-kuşamını tercih edenlere lânet etmesi, herşeyden önce kılık-kıyâfetin öyle sanıldığı kadar basit bir şekilden ibaret olmadığını, sonra da cinsler arasındaki duygusal yapı bozukluğunun giyim-kuşam taklidi ile başladığını ya da açığa çıktığını göstermektedir. Ne kadar acıdır ki, zamanımızda bu cinslerar ası benzeşmeyi daha ileri götürmek ve yaygınlaştırmak maksadıyla çok özel ve ciddî gayretler sarfedilm ekte, yatırımlar yapılmakta ve güya ekonomik kolaylık sağlamak için hem erkeğin hem de kadının giyebilec eği (üniseks) giysiler üretilip pazarlanm aktadır. Kadınlar gibi takıp takıştıran erkekler, erkekler gibi giyinen  kadınlar çağın modern çirkinleri ve lânetlileri olarak ortalıkta dolaşmaktadırlar. Bir çok insânî değerlerin sokağa döküldüğü bu çağda artık insanlığın iflası yaşanır hale gelmiştir. Bu yozlaşma, ancak Resûl-i Ekrem Efendimiz'in  uyarılarını ciddîye alıp gereğini yerine getirmekl e önlenebilir. Başka hiçbir çıkış yolu yoktur. "Çağdaşlık", rezâleti rezâlet olmaktan çıkarmaz, çıkaramaz. Kimse çağdaşlığı, yirmi birinci asrı veya sosyal siyasal birtakım kavramları rezâlet ve ahlâksızlıklar için gerekçe yapamaz.
Üçüncü hadis,  artık bizim için meçhûl olmayan ve fakat  Peygamber Efendimiz'in  zamân-ı saâdetlerinde görülmeyen iki grup insanı tanıtmaktadır ki, bunların ortak vasıfları, cennete girmek şöyle dursun, onun  çok uzaklarda n hissedile n kokusunu bile alamamaktır. Bunlardan ilki, ellerinde ki sığır kuyrukları gibi kamçı ve coplarla Allah kullarını döven, zulmeden bir takım dayatmacı zorbalardır. İnancını yaşamak isteyen müminlerin karşısına, şu veya bu güç odakları adına çıkıp onlara işkence edenler, bu işler için özel ekip oluşturan yetkilile r herhalde hadisin haber verdiği birinci grubun ta kendisidi r.
İkinci grubu ise, diğer kadınları da kendileri gibi olmaya teşvik eden, başlarını saçlarını deve hörgücü gibi  yaptırmış giyinik - çıplak kadınlar oluşturmaktadır. Bunlar da günümüzün çok iyi tanıdığı takımdır.
İslâm bilginler i ve hadis yorumcula rı "giyinik çıplak"ları kendi zamanlarını da dikkate alarak çok değişik şekillerde yorumlamışlardır. Meselâ ilk yorum, "Allah'ın nimetleri içinde yüzdükleri halde onlara şükretmeyenler" şeklindedir. "Nimet içinde şükürden soyunmuş" yorumu herhalde giyim-kuşamın örtünmeyi yeterince sağladığı dönemlere ait olmalıdır. Daha sonra "kısmen giyinik, kısmen açık olan, güzelliğini göstermeye çalışan kadınlar" yorumu yapılmış. Bunu, "giyinmiş ama  giysileri çok ince olduğundan vücut hatları belli olan kadınlar" yorumu takip etmiş. Ancak 676 (1277) yılında vefat etmiş olan müellifimiz Nevevî dahil, her hadis şârihi, hadiste sözü edilen kadınların kendi zamanlarında yukarıdaki yorumlar çerçevesinde görüldüğünü hayıflanarak ve üzülerek belirtmişlerdir. Onlar bir de bizim zamanımızdaki şeffaf, varlığı yokluğu hiç farkedilm eyen, altını iyice hatta olduğundan da güzel gösteren transpara n giysileri ve bunların teşhircilerini, mankenler i, reklamcıları, moda evlerini, defileler i ve moda kullarını görselerdi, herhalde "Hiç yorum yapmaya gerek yok, her şey, evet her şey ortada" der ve bu hadisin Hz. Peygamber'in geleceğe yönelik verdiği mûcizevî haberleri nden olduğunu daha yüksek sesle ifade ederlerdi .
Ancak günümüzün bu acı gerçeğine rağmen hadîs-i şerîfin anlaşılması noktasında Tîbî'nin (ö. 743/1342) bir yorumu var ki, bütün zamanlar için geçerli ve her türlü oluşumu temelden kapsamakt adır. O diyor ki, "Peygamber Efendimiz hadiste önce kadınların giyinmiş olduklarını belirtiyo r, sonra da açık olduklarını. Yani giyinmişliklerini önce kabul sonra reddediyo r. Çünkü giyinmekt en maksad, avret yerlerini örtmektir. Bunu temin etmeyen giyinme tarzı, örtünme sayılmaz" (bk. Ali el-Kârî, Mirkâtü'l-mefâtîh, VII, 83). Binaenale yh "giyinmiş ama örtünmemiş kadınlar", ne giymiş olurlarsa olsunlar, bu hadiste sözü edilen kadınlardır.
Aslında hadisin konumuzla ilgili kısmı, "kendi kötü fiil ve yaşantılarını başkalarına bulaştırmaya çalışan, içlerinden erkek özentili ve görünüşleriyle de erkeğimsi olmaya çalışan kadınlar (mümîlâtün mâilâtün)" ifadeleri dir. Bu nitelikle r yukarıdakilerle birleşince tam bir felâket manzarası ortaya çıkmaktadır.
O halde giyim-kuşamda, kılık-kıyafette, hal ve harekette, konuşma ve tavırlarda erkekleri n kadınlara, kadınların erkeklere benzemeye kalkışması  yasaklanmış, haram kılınmıştır. Müslüman toplumların konuya son derece duyarlı davranmal arı gerekmekt edir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Kadın tavırlı olmaya çalışan erkekler ve erkeklere benzemeye çalışan kadınlar Peygamber Efendimiz tarafından lânetlenmişlerdir.
2. Tavır ve davranışlarında olduğu gibi giyim-kuşamlarında da karşı cinse özenen ve benzemeye çalışan erkek ve kadınlar lânetlenmiştir.
3. İslâm, cinslerin yaratılıştan sahip bulundukl arı özellikleri korumalarını istemekte dir.
4. İnsanları haksız yere kırbaçlayanlar ile giyindikl eri halde  çıplak  olan, deve hörgücü gibi yapılmış saçları - başlarıyla  ve bu hallerini n yaygınlaşmasına çalışan erkek özentili kadınlar cennete giremeyec ekler, -cezalarını çektikten sonra cennete girseler bile- başlangıçta cennetin çok uzaklarda n hissedile n o güzelim kokusunu alamayaca klardır.
5. Zamanımızda hemen tüm çeşitleriyle görülen bu cinsler arası yozlaşan tavır ve ilişkilerin düzeltilmesi, toplumun yeterli ve sağlıklı bir İslâmî eğitimden geçirilmesi, nesillere canlı bir dinî kişilik kazandırılmasıyla mümkündür.













ŞEYTANA VE KÂFİRLERE BENZEME YASAĞI
Hadisler


1638. Câbir radıyallahu anh' den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Sol elinizle yemeyin. Zira şeytan soluyla yer!"
Müslim, Eşribe 104-106. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Et'ime 15; Tirmizî, Et'ime 9
1640 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.





1639. İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Hiçbiriniz kesinlikl e sol eliyle yiyip içmesin. Zira şeytan soluyla yer, soluyla içer."
Müslim, Eşribe 107. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Et'ime 19; Tirmizî, Et'ime 6; İbni Mâce, Et'ime 8
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1640. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Yahudi ve hıristiyanlar saçlarını hiç boyamazla r. Siz onlar gibi yapmayın."
Buhârî, Enbiyâ 50, Libâs 67. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tereccül 18; Nesâî, Zînet 14; İbni Mâce, Libâs 32
Açıklamalar
"Şeytana ve Kâfirlere Benzemekt en Nehiy" başlığı altında zikredile n bu üç hadis'in ilk ikisi şeytana muhâlefeti, sonuncusu da Ehl-i kitab'a benzememe yi tavsiye etmektedi r. Nevevî merhum ayrıca kâfirlere veya müşriklere benzememe kle ilgili herhangi bir hadis zikretmem iş bulunmakt adır. Herhalde Ehl-i kitab'a benzememe yi öngören hadisi kâfirlere benzememe konusunda da geçerli ve yeterli görmüş olmalıdır.
 Biri Câbir ötekisi İbni Ömer radıyallahu anhüm'den rivayet edilmiş olan ilk iki hadis,  -aralarında biraz söyleyiş farkı olmakla beraber- aynı mânayı, aynı gerekçe ile dile getirmekt edir. Sol elinizle  bir şey yiyip içmeyin. Çünkü şeytan soluyla yer, soluyla içer.
Şeytan, müslümanı doğru yoldan uzaklaştırmak için çalışan şer güçlerin baş temsilcis idir. Böyle olunca onun bütün hal ve hareketin de doğrudan uzaklaşmışlık ve uzaklaştırıcılık  özelliği vardır. O halde ona hangi hareketin de uyulursa o noktada, doğrudan sapma söz konusu olur. Ona hiç bir hareketin de uymamak gerekir ki, onun gibi olma tehlikesi nden uzaklaşılabilsin.
Geçmişte âlimler, şeytanın sol eliyle yiyip içmesi sözünden, onun kendi yandaşlarına böyle yapmalarını emreder anlamını çıkarmışlar ve hadisi böyle mânalandırmışlar. Günümüzde İslâm dışı kültür odaklarının ve bu odakların etkisinde kalmış kimlik ve kişilik bunalımı içinde yaşayan birtakım insanların, yeme - içme âdâbı olarak özellikle sol el ile yiyip içmeyi önerdikleri, propagand a ettikleri ve hatta  yemek servisler ini ona göre düzenlettiklerini ve bunda ısrarlı olduklarını görüyoruz. Bu özel gayretler i görünce Resûl-i Ekrem Efendimiz'in asırlar öncesinden yaptığı ikaz ve verdiği haberin ne kadar yerinde ve anlamlı olduğunu ve şeytanın çağdaş temsilcil eri ile karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz.
Dinî ve kültürel kimliğin korunmasında her milletin ve inanç grubunun elbette kendine has davranış biçimleri, örf ve âdetleri olacaktır. Bunların en tabiî,  en güzel ve en kolay olanları insanın yaratılışına en uygun düşenleridir. Sağ el dururken, sol elle yemek bir çarpıklığı, bir bozukluğu ifade etmektedi r. Hadisimiz in ifadesiyl e bu, şeytan gibi davranmak tır. Yaratılıştan solak olanlar, buradaki nehyin muhatabı olmayabil irler. Ne var ki doğuştan solak olanlar bile biraz bilinçli hareket ederlerse, sağ elleriyle yiyip içebilirler. Bunun örnekleri çoktur. Çünkü solaklar da nihayet sağ ellerini hiç kullanmıyor değiller. Önemli olan müslümanların, İslâmın emir ve tavsiyele rine, Hz. Peygamber'in  davranış ve önerilerine göre hayatlarını sürdürmeyi benimsemiş olmalarıdır. Bu benimsend ikten sonra, sünnette insan tabiatını zorlayaca k hiç bir uygulamanın olmadığını anlamakta kimse gecikmeye cektir. Unutulmam alıdır ki, güzel dinimizin en büyük özelliği ve güzelliği insan tabiatıyla uyumudur.
İslâm bilginler i hadisleri n ortaya koyduğu bu nehiy ve yasaklama yı,  sağ eli dururken sol eliyle yemek içmek tenzîhen mekruhtur diye değerlendirmişlerdir. Ancak bu değerlendirme sağ elle yememek gibi inadına  hareket edenler veya soluyla yemenin  çağdaşlık ve medeniyet göstergesi olduğuna inananlar için değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz'in "Sağ elinle ye!" tavsiyesi ne biraz da kibir ve gururla "Yiyemiyor um!" diye cevap veren Büsr İbni Râi'l-ayr'a "Yiyemeyes in!" buyurmuş ve adam bir daha sağ elini ağzına götürememiştir (bk. 159, 614 ve 742 numaralı hadisler).
Üçüncü hadis, kültürel kimlik ve kişiliğin, başka kültür  odaklarından farklı olmayı gerektird iğini, başkalarına benzememe k suretiyle yeni bir kimlik ve toplum inşa edilebile ceğini göstermektedir. Bu hadiste Efendimiz, yahudi ve hıristiyanların -en azından o gün yaşayanlarının- ağaran saç ve sakallarını  boyamadıklarını bildirmek te ve müslümanların onlar gibi olmamalarını istemekte dir. Başka hadislerd en öğrendiğimize göre  müslümanların siyah hariç, diğer boyalarla ve özellikle kına ile saç ve sakallarını boyamaları  istenmekt edir.
Kendisine henüz vahiy gelmemiş olan konularda  Ehl-i kitap gibi davranmayı ilke edinmiş bulunan Hz. Peygamber'in, Ehl-i kitab'a muhalefet i öngören bütün  tavsiye ve talimatla rı,  müslümanların onlardan farklı olması gerektiği konularda kendisini n  bilgilend irildiğini göstermektedir. Bu sebeple, bu gibi konuların ne önemi var ki denilemez . Çünkü kim hangi noktadan başkalarına benzerse o kimse o yönden benzediği kimselerd en olur.
Saç boyama konusu bir sonraki hadiste tekrar ele alınacaktır.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Sağ elle yiyip içmek müstehap, özürsüz olarak  sol elle bu işleri yapmak mekruhtur .
2. Şeytan gibi davranmak tan, onun yaptığı gibi yapmaktan kaçınmak gerekir.
3. Anne ve babaların çocuklarına sofra âdâbını öğretmeleri lâzımdır.
4. Yahudî ve hıristiyanlara benzememe k, müslümanların özenle sürdürmeleri gereken  kimlik ve kişilik görevleridir.
5. İslâm, ilke ve uygulama olarak insanın doğasına en uyumlu  dindir ve bu uyumun günlük hayata yansımasını istemekte dir.
6. Günlük hayatını Kur'an ilkelerin e ve sünnetteki uygulamal ara göre tanzim eden kimse, hayatını Allah'ın istediği şekilde  yaşamış olur.
7. Şeytana veya Ehl-i kitab'a benzemekt e hiç bir hayır ve iyilik yoktur.
BOYAMA YASAĞI
MÜSLÜMAN ERKEK VE KADINLARI N SAÇLARINI SİYAHA
BOYAMALAR ININ YASAKLANM IŞ OLDUĞU
Hadis



1641. Câbir radıyallahu anh şöyle dedi:
Mekke'nin fethedild iği gün Ebû Bekir es-Sıddîk'in babası Ebû Kuhâfe'yi, saçı sakalı bembeyaz olmuş bir halde Hz. Peygamber'in huzuruna getirdile r. Bunun üzerine  Resûlullah  sallallah u aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
- "Bunları boyamak suretiyle değiştirin fakat siyaha boyamayın!"
Müslim, Libâs 79. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tereccül 18; Nesâî, Zînet 15; İbni Mâce, Libâs 33
Açıklamalar
Müslüman kadın ve erkekleri n beyazlaya n saç ve sakallarını  boyamalarının mümkün ve uygun olduğunu belgeleye n hadîs–i şerîf, aynı zamanda  bu boyama işinin siyah boya ile yapılmasını  da yasaklama ktadır. Hadisin metninde geçen "seğâme", çiçeği de meyvesi de beyaz renkte olan bir bitkidir. Ağaran saç ve sakallar bu çiçeğe benzetilm iştir. Bizim memleketi mizde bu beyazlığı ifade için "kar gibi beyaz" veya "pamuk tarlası gibi" benzetmel eri kullanılmaktadır. Biz yine de ihtiyâten bu benzetme ifadeleri yerine yazı dilinde daha çok kullanılan "bembeyaz" pekiştirmesiyle tercüme ettik.
Olayın kahramanı, hadiste de belirtild iği gibi Hz. Ebû Bekir'in babası  Ebû Kuhâfe Osman İbni Âmir'dir.  Ebû Kuhâfe Mekke'nin fethedild iği gün müslüman olmuş ve Hz. Ebû Bekir'den de uzun yaşamış, Hz. Ömer'in halifeliği döneminde vefat etmiş bir sahâbîdir. Anlaşıldığına göre daha müslüman olmadan ihtiyarlık çağına ulaşan Ebû Kuhâfe'nin saçı başı  pamuk tarlası gibi beyazlaşmış olduğu halde ve büyük bir ihtimalle saçı başı biraz  karışık ve dağınık bir vaziyette Hz. Peygamber'in huzuruna getirilmiştir. Efendimiz bu hoş olmayan görüntüyü değiştirmelerini ama siyaha boyamamal arını emretmiştir. Saç sakal boyama işinde daha çok sarı-kırmızı arası kına rengi gibi bir renk tercih edilmiştir. Siyah boya sadece savaş zamanlarında düşmana heybetli ve dehşetli görünmek maksadıyla kullanılmıştır. Günümüzde de özellikle komandola rın hem tanınmamak  hem de düşmana dehşet vermek için genellikl e yüzlerini siyaha boyadıkları görülmektedir. Ali el-Kârî, ağarmış sakalların boyanması emrinin sadece mücâhidlere yönelik bir tavsiye olduğu görüşünü benimseme ktedir (bk. Mirkâtü'l-mefâtîh, VIII, 235).
İslâm bilginler i aslında bakımlı ve temiz olan yani boyalı saçlardan daha güzel görünen beyaz saç ve sakalların boyanmama sını;  çirkin bir görünüm arzediyor sa, boyanmasını daha uygun bulmuşlardır.
İlk müslüman nesilleri n bu konuda farklı davrandıkları, kimilerin in saç ve sakallarını değişik renkteki boyalarla boyadıkları, kimilerin in de hiç boyamadıkları, hatta bu konuda birbiriyl e çelişen hadisleri n bulunduğu delil gösterilmiştir. Muhaddis Taberânî konuyu şöyle özetlemektedir: "Ağaran saçların boyanması ve boyanmama sı ile ilgili olarak Hz. Peygamber'den rivayet edilen hadisleri n tamamı sahihtir ve aralarında da herhangi bir çelişki söz konusu değildir. Zira boyama tavsiyesi, Ebû Kuhâfe gibi saçları fazla ağarmış olanlar içindir. Boyamakta n nehiy ise,  saçı sakalı  yeni yeni ağarmaya başlayanlar içindir. Geçmiş müslümanların farklı davranışları kendi farklı durumlarının bir sonucudur . Esasen konuya ait emir ve nehiy icmâ ile sâbittir ki gereklili k (vücûb) ifade etmemekte dir. Bu sebeplerd en dolayı, geçmişte müslümanlar boyadın-boyamadın diye birbirler ini asla tenkid etmemişlerdir."
Kâdı İyaz ve benzeri bazı âlimler, "Bir yerde saç boyamak âdetse orada boyamamak âdete karşı çıkmak olacağı için mekruhtur . Âdet değilse bu defa da aynı gerekçe ile boyamak mekruhtur" demişler; konuyu çevre ve örf-âdet açısından esnek bir değerlendirmeye tâbî tutmuşlardır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Ağaran saç ve sakalların boyanması  müstehaptır yani güzel görülmüştür. Bu suretle, 1640 nolu hadiste geçtiği gibi,  Ehl-i kitâba muhâlefet etme tavsiyesi de yerine getirilmiş olmaktadır.
2. Saç ve sakalları siyah boya ile boyamak yasaklanmıştır. Çünkü bu bir çeşit aldatmaca dır. Siyah boya sadece cihadda düşmana dehşet vermek maksadıyla kullanılabilir.
3. İslâmiyet her konuda olduğu gibi kılık-kıyafette de tabiî, temiz ve güzel olanı tercih etmektedi r.

Çevrimdışı musluman

  • Musluman
  • ADMINISTRATOR
  • *
  • İleti: 11017
    • Rabbım duası kabul edilenlerden eylesin.
Ynt: 7.CILD
« Yanıtla #6 : 03 Temmuz 2005, 08:24:59 »
YARIM TIRAŞ YASAĞI
BAŞIN BİR KISMINI TIRAŞ EDİP BİR KISMINI BIRAKMANI N
NEHYEDİLDİĞİ  VE KADIN İÇİN DEĞİL ERKEK İÇİN SAÇLARININ
TAMAMINI TIRAŞ ETMENİN MÜBAH OLDUĞU
Hadisler


1642. İbni Ömer radıyallahu anhümâ  şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem başın bir kısmını tıraş edip bir kısmının (perçem olarak) bırakılmasını yasakladı.
Buhârî, Libâs 72; Müslim, Libâs 72, 113. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tereccül 14; Nesâî, Zînet 5, 58; İbni Mâce, Libâs 38
1645 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1643. Yine İbni Ömer radıyallahu anhümâ  şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  bir gün saçının bır kısmı tıraş edilmiş bir kısmı bırakılmış bir  çocuk gördü, aile fertlerin i böyle yapmaktan menedip şöyle buyurdu:
- "Ya hep tıraş edin ya hep bırakın!"
Ebû Dâvûd, Tereccül 14
1645 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.







1644. Abdullah İbni Cafer radıyallahu anhümâ  şöyle dedi:
Nebî  sallallah u aleyhi ve sellem  Cafer (İbni Ebû Tâlib)'in  çoluk çocuğuna üç gün yas süresi tanımıştı. Sonra onlara geldi ve:
- "Kardeşim Cafer için bugünden sonra artık ağlamayın!" buyurdu. Sonra:
- "Bana kardeşimin çocuklarını çağırın!" diye emretti.
Bizi toplayıp getirdile r. Biz kendimizi annelerin i yitirmiş kuş yavruları gibi hissediyo rduk. Sonra:
- "Bana bir berber çağırın!" buyurdu.
 Gelen berbere emretti, berber bizim başlarımızı tamamen tıraş etti.
Ebû Dâvûd, Menâsik 78, Tereccül 13. Ayrıca bk. Nesâî, Zînet 57-58
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.



1645. Ali  radıyallahu anh  şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  kadının saçlarını tıraş etmesini, (saçlarını kökünden kestirmes ini) yasakladı.
Nesâî, Zînet 4. Ayrıca bk. Tirmizî, Hac 75
Açıklamalar
Saç tıraşı ile ilgili bu dört hadîs-i şerîfin her biri, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in bu konudaki tavrını ortaya koymak  suretiyle  bize yol göstermektedir.
Birinci hadiste, Hz. Peygamber'in, çocukların başlarını gökyüzündeki bulutların dağılımı gibi yer yer kesip yer yer bırakmak suretiyle tıraş etmeyi  yasakladığı bildirilm ektedir. Bu yasağa  başın büyük kısmını tıraş edip meselâ alnın üstündeki perçem denilen saçları bırakmak da dahildir.
İkinci hadis'te  Peygamber Efendimiz'in, böyle saçının bir kısmı tıraşlı bir kısmı tıraşsız bir çocuk görünce, çocuğun anne-babasına, "Çocuğun saçlarını ya tamamen tıraş edin ya da tamamen bırakın" tavsiyesi nde bulunmuştur. Burada Efendimiz'in, yarı tıraşlı olmayı  o günün müşrik, yahudi ve fâsıklarının  tıraşına benzettiği için olaya bizzat müdâhale ettiğini görüyoruz. Günümüzde de başka kültürlerin öngördüğü kılık kıyâfet şekilleri, modadır diye asla takip edilmemel idir. Her inançtan insanın kendi kültür dünyasını yansıtan bir kılık - kıyafeti olması pek tabiîdir. Öte yandan çocuk ve gençlerin öyle yarı tıraşlı dolaşmaları töhmet vesilesi de olabilir.  Ailelerin çocuklarını böyle töhmetlerden koruyup kollamala rı gerekir.
Üçüncü hadiste ise,  Hz. Peygamber'in, Mûte savaşında şehid düşen Ca'fer İbni Ebû Tâlib'in aile fertlerin e babaları için üç gün üç gecelik bir yas süresi tanıdığını, süre bitiminde evlerine giderek, amcası Ebû Tâlib'in oğlu olduğu için "kardeşim" sözcüğünü kullanmak suretiyle, "Bugünden sonra kardeşim Ca'fer için artık ağlamayın!" buyurdukt an sonra berber getirtip, erkek çocukların saçlarını tamamen tıraş ettirdiğini  görüyoruz.
Bu bilgiyi bize aktaran, Efendimiz'in bizzat tıraş ettirdiği çocukların en büyüğü Abdullah İbni Ca'fer'dir. Kendisini n kısa öz geçmişini 969 nolu hadiste verdiğimiz Abdullah, Habeşistan'da doğan ilk müslüman çocuktur. Peygamber Efendimiz'in kendisi hakkında "Ca'fer'e iyi bir halef olması" için dua buyurduğu Abdullah, babalarının şehid düştüğü haberini aldıklarının üçüncü gününde  içinde bulundukl arı  hali ve hissettik leri boşluğu "annesini yitirmiş kuş yavruları gibiydik" diyerek dile getirmekt edir. Onlar bu halde iken Peygamber Efendimiz'in başlarını tıraş ettirmesi, "Bugünden sonra Ca'fer için ağlamayın" tavsiyesi ne uyulmasını fiilen sağlamak anlamına gelmekted ir. Başları tıraş edilmiş çocuklar, ailenin artık yas tutmadığının, normal günlük hayata döndüğünün  işâreti sayılmıştır.
Çocukların saç tıraşı konusunda Resûl-i Ekrem Efendimiz'in belirleyi p tavsiye ettiği şekli, bu olayda bizzat kendisini n uygulattığını görmekteyiz. Bu tavır, konunun önemini göstermektedir.
Başka bazı rivayetle rden öğrendiğimize göre (meselâ bk. Ebû Dâvud, Menâsik 78), Peygamber Efendimiz, Vedâ haccı esnasında  kendisi, sağ taraftan başlamak üzere saçlarını tıraş ettirmiştir.
"Canım, mesele tıraş olmak değil mi?"  deyip işi basite almanın  mümkün olmadığı, müslümanların saç tıraşı konusunda da kendileri ne özgü bir tutum ve tavırlarının olması gerektiği Efendimiz'in  bu tavsiye ve davranışlarından çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
Dördüncü hadis, müslüman hanımların saçlarını kökünden kestirmel erinin Peygamber Efendimiz tarafından nehyedild iğini  ifade etmektedi r. Öte yandan Abdullah İbni Abbas  radıyallahu anhümâ, Resûl-i Ekrem  Efendimiz'in  hacta ihramdan çıkmak için "Kadınlara tıraş gerekmez, saçlarını kısaltmaları yeter" buyurduğunu bildirmek tedir (bk. Ebû Dâvûd, Menâsik 78). O halde müslüman hanımlar, tedâvi olmak gibi zarûri haller dışında saçlarını kökünden kestirmek suretiyle tıraş etmeyecek lerdir. Hanımlar için saçlarını kökünden kestirmek bir çeşit müsle yani herhangi bir uzvun kesilmesi sayılmaktadır.
Günümüzün sinema, televizyo n yıldızları gibi olmaya özenen, yakışsın yakışmasın moda diye sunulan kılık-kıyâfete bürünen, kişilik ve kimlik kaybına uğramış müslüman nesilleri, bu noktadaki Peygamber hassasiye tinin  ne kadar yerinde ve asırlar boyu geçerli olduğunun ne yazık ki olumsuz ve acı delilleri dir. Herkesin kafasına, gönlüne, başına, saçına sahip çıkması zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir. Ne batılılaşma ne de çağdaşlaşma masalları bu kimlik ve kişilik yozlaşmasını  anlaşılabilir kılmaya kesinlikl e yetmez.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Müslüman çocuklar ve erkekler başlarını ya tamamen tıraş ettirecek ler ya da tamamen bırakacaklardır. Bir kısmını tıraş ettirip bir kısmını bırakmak nehyedilm iştir.
2. Müslüman hanımlar herhangi bir mecburiye t olmadıkça saçlarını kökünden kestirmey ecekler, hac ibâdetini yerine getirirke n bile saçlarından birazcık aldırmaları (taksîr) onlar için yeterlidi r.
3. Müslüman erkekler, temiz tutmak ve kadınlara benzememe k şartıyla saçlarını uzatabili rler.
4. Kılık - kıyafet konusu müslüman kimlik ve kişiliği açısından büyük önem taşır.
5. Peygamber Efendimiz ashâb ve ümmetinin her yönden mükemmel olmasına gayret etmiştir.
6. Ölen için ancak üç gün yas tutup yaka-paça yırtmaksızın ve bağırıp çağırmaksızın ağlanabilir. Daha sonraki günlerde ağlamak tenzihen mekruhtur .
7. Aile büyüklerinin  çocuklar üzerinde onları tıraş ve sünnet ettirmek gibi yetkileri vardır.


SAÇA SAÇ EKLETME VE DÖĞME YAPTIRMA YASAĞI
İĞRETİ SAÇ (PERUK) TAKMANIN, DÖĞME YAPTIRMAN IN  VE
GÜZEL GÖRÜNSÜN DİYE DİŞLERİN ARASINI TÖRPÜLEYİP
SEYREKLEŞTİRMENİN HARAM OLDUĞU
Âyet




"Müşriklerin Allah'ı bırakıp taptıkları ancak birtakım dişi putlardır. Onlar böylece aslında ancak inatçı şeytana tapmış oluyorlar . Allah o şeytanı lânetlemiş, o da, "Senin kullarından belli bir kısmını elde ederek onları mutlaka baştan çıkaracağım, saptıracağım, muhakkak onları boş emellere, kuruntula ra daldıracağım, onlara hayvanların kulaklarını yarmayı, Allah'ın yarattığını bozmayı emredeceğim" demişti. Kim Allah'ı bırakıp şeytana uyar ve onu  dost edinirse apaçık bir  ziyana uğrar."
Nisâ sûresi (4), 117-119
Bu âyet-i kerîmeler, inanç ve amel bunalımı içinde kıvranan putperest müşriklerin, şeytanın nasıl maskarası olduklarını ortaya koymaktadır. Lânetli şeytanın, kendisine kanan dostlarına "Allah'ın yarattığını bozduracağı"nı söylemesi, tabiî ve fıtrî olan herşeyin değiştirilmesinin bir şeytan emri ve isteği olduğunu göstermektedir. Başta fıtrat dini olan İslâm olmak üzere insanın yaratılışına ve tabiatın doğal yapısına aykırı her çeşit müdahale, "Allah'ın yarattığını bozmak" demek olacaktır. Bu âyetler, saçlara saç ekletmek, döğme yaptırmak ve güzel görünsün diye dişleri seyrekleştirmek gibi insanın fıtrî  görüntü ve yaratılışına yapılacak müdahalelerin de yersiz birer şeytan aldatmaca sı olduğunu ifade ettiği için Nevevî merhum tarafından burada zikredilm iştir.
Yapmacık güzellik ve görüntü adına Allah'ın yarattığı şekli değiştirme çılgınlığının  doruğa ulaştığı, üstüne üstlük bunun bir de çağdaşlık ve gelişmişlik sanıldığı, ruh ve çevre kirlenmes inin son derece  yoğunlaştığı bir dönemin insanları olarak,  "apaçık bir ziyan" ve perişanlık içinde olduğumuz  ortadadır. Bunu hiç bir şeytan taktiği ve propagand ası örtmeye yetmemekt edir.
Rabbimizd en bizlere tam bir müslüman uyanıklığı vermesini, bizleri ve gelecek nesilleri mizi  şeytanın ve şeytanlaşmış insanların şerrinden korumasını dileriz.
Hadisler




1646. Esmâ radıyallahu anhâ'dan rivayet edildiğine göre bir hanım Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'e:
- Ey Allah'ın Resûlü! Yakalandığı bir hastalık sebebiyle kızımın saçları döküldü. Ben  onu evlendirm iştim de. Ona iğreti  saç taktırayım mı? diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
- "İğreti saç takana da taktırana da Allah lânet etmiştir" buyurdu.
Âişe radıyallahu anhâ'dan da benzeri bir rivayet nakledilm iştir.
Buhârî, Libâs  85; Müslim, Libâs 115. Ayrıca bk. İbni Mâce, Nikâh 52
1648 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.







1647. Humeyd İbni Abdurrahm an'dan nakledilm iştir ki,  Muâviye radıyallahu anh  hac yaptığı sene Medine'de bir zâbıta memurunun elinde bulunan bir tutam alın saçını alıp Medine Mescidi Minberind en halka şöyle hitabetmiştir:
- Ey Medinelil er! Âlimleriniz nerede? (Niçin bunları önlemezler?) Ben Nebî sallallah u aleyhi ve sellem'in bu tür saçlardan halkı menederek şöyle buyurduğunu duymuşumdur:
- "İsrailoğulları, kadınları bu tür şeyleri kullanmay a başladıkları zaman helâk olmuşlardır!"
Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Libâs 122-124. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tereccül 5; Tirmizî, Edeb 32; Nesâî, Zînet 66
Humeyd İbni Abdurrahm an
Humeyd, daha yaşarken cennetle  müjdelenmiş on sahâbîden  biri olan Abdurrahm an İbni Avf'ın oğludur. el-Müzenî nisbesiyl e tanınan Humeyd, tâbiîler neslinin büyüklerindendir. Güvenilir bir hadis râvisidir. Kütüb-i Sitte müellifleri kendisind en hadis rivayetin de bulunmuşlardır.
Hicrî 105 yılında vefat etmiştir.
Allah ona rahmet eylesin.
1648 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.





1648. İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  saçlarına saç ekleten ve ekleyen,  döğme  yapan ve yaptıran kadınlara lânet etmiştir.
Buhârî, Tefsiru sûre (59) 4, Libâs 83, 85, 87; Müslim, Libâs 115, 117, 119. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tereccül 5; Tirmizî, Libâs 25, Edeb 33; Nesâî, Zînet 22-24; İbni Mâce, Nikâh 52
Açıklamalar
Bu üç hadîs-i şerîf, "Allah'ın yarattığı şekli bozma" anlamı taşıyan  bazı fiilleri dikkatler imize sunmakta ve bu mevzuda Peygamber Efendimiz'in  koyduğu yasağı anlatmakt adır.
Birinci hadiste, çiçek ya da kızamık gibi bir hastalık sebebiyle saçları dökülen yeni evli kızının, dökülen saçları yerine iğreti saç (peruk) taktırmak için izin isteyen bir anneyi buluyoruz . Bu anne başka bazı rivayetle rden öğrendiğimize göre, damadının hanımını güzel görmek istediğini de dile getirerek, yani bir anlamda kurulmuş olan ailenin devamı için böyle bir yola gitmek durumunda olduğunu belirtip izin istemekte dir. Müslümanlara çok düşkün ve şefkatli olan Peygamber Efendimiz, meselenin hükmünü  ve konuya ait yasağın ciddiyeti ni, "İğreti saç takana da taktırana  da Allah lânet etmiştir" buyurmak suretiyle ortaya koymuştur. Çünkü,  Allah'ın lânet ettiği, rahmetind en uzak tuttuğu bir fiil, büyük günahlardan sayılır.
İkinci hadis,  son olarak hicrî elli bir yılında haccettiği  bilinen Hz. Muâviye'nin, Medine'de, Peygamber Mescidi'nin minberind en, elindeki bir tutam saçı göstererek bir uyarıda bulunduğunu bildirmek tedir.  Muâviye bu saçı, Medine'de görevli bir zabıta memurunda n  almıştır. Yani devlet  adına yapılan denetimle r sonucu elde edilmiş, kime ait olduğu açıklanmayan bir  perçem o günün insanlarının iğreti saç kullanmay a başladıklarının göstergesi olarak Halife'yi kızdırmış bulunmakt adır.
Hz. Muâviye'nin "Âlimleriniz nerede?" diye seslenişi, "Bilginler iniz niçin bu tür çirkin işleri menetmiyo rlar, niçin böyle yasaklanmış şeylerin kullanılmasına izin veriyorla r?" anlamında bir  yakınma, ikaz ve tehdittir . O, İsrailoğullarının güzellik olsun diye, Allah'ın yarattığı şekli değiştirme anlamına gelen  perçem ve peruk kullanmay a başladıkları ve bundan menedilme dikleri zaman helâk olduklarını Hz. Peygamber'den duyduğunu bildirmek suretiyle işin ciddiyeti ni ortaya koymuş ve uyarısını delillend irmiştir. Hiç kuşkusuz bu, İsrailoğullarının yegâne helâk sebebi  değil, sebeplerd en biridir. Ama sonuçta milletler i helâke götürücü niteliği bulunan bir hatadır.
Bu tavır gerektiğinde devlet başkanlarının gereksiz uygulamal arı teşhir edip, halkı uyarabile ceğini ve ilim adamlarını göreve çağırabileceğini göstermektedir.
Üçüncü hadis, güzellik olsun diye vücutlarının muhtelif yerlerine değişik boyalarla döğme yapan ve yaptıran kadınlara da Hz. Peygamber'in lânet ettiğini bildirmek tedir. Burada özellikle kadınların zikredilm iş olması, güzellik kaygısıyla daha çok onların bu tür yanlışlıklara düştüklerinden dolayıdır. Bu lânet pek tabiîdir ki aynı işi yapan veya yaptıran erkekler için de öncelikle geçerlidir.
El üzerine, koluna, vücudunun görülen veya görülmeyen bir yerine yaptırılan çeşitli şekil ve resimlerd en oluşan döğmelerin tümü yasak ve lânetlidir. Zamanımızda kendini bilmez birtakım  kadın ve erkeklerd e görülen bu çirkin işlem, büyük günah olarak kabul edilmiştir. İlaçla çıkarılması mümkünse derhal çıkarılması, insanın sağlığı ya da döğme yapılmış organın zarar görmeyeceği anlaşılırsa, o döğmenin oradan kesilmek suretiyle de olsa yokedilme si lâzım geldiği üzerinde ısrarla durulmakt adır. Şayet hiç bir şekilde giderilme si mümkün değilse, tövbe etmek suretiyle onun vebâlinden kurtulmay a çalışmak gerekecek tir.
Konuya bu kadar duyarlık ve şiddet gösterilmesinin temelinde yatan sebep, Allah'ın yarattığı fıtrî güzelliği değiştirme niteliği taşımasıdır. Dinimiz fıtrî bir din olduğu için mensuplarının bütün davranışlarında tabiî olmalarını, her türlü sahtecili k  ve yapmacıktan uzak olarak yaşamalarını istemekte dir. Allah, insanları en güzel surette, "ahsen-i takvîm" üzere yarattığını bildirdiğine göre, mevcut durumdan daha güzel bir hal söz konusu olsaydı, Allah insanı o halde yaratırdı. Tabiî olmayan güzellikler, sadece şeytan aldatmaca sıdır.
Farz-ı muhal bir kimse kendisini bazı kötülüklerden koruyacağı inancıyla vücuduna herhangi bir canlının veya nesnenin resmini döğme olarak yaptıracak olsa, bu onun  imandan  çıkmasına sebep olur. Birilerin e özenerek böyle bir cinayet işleyenler de ruh sefaletle rini sergilemiş olurlar. Neresinde n bakılırsa bakılsın, tabiî şekli değiştirmeye kalkmak, şeytanın elinde maskara olmak demektir. Bu işin çağın veya modanın gereğiymiş gibi gösterilmeye çalışılması, söz konusu maskaralığı kapatmaya yetmez.
Bu tür konularda şeytanın çağdaşlık ve moda postuna bürünerek, insanları aldattığı anlaşılmaktadır. Siz buna şeytanın çağdaşlık tuzağı da diyebilir siniz. Zira en olmadık yanlışlar, hatta sapkınlıklar bile "artık bu çağda" diye başlayan cümlelerle savunulma ktadır.
Tekrar edelim ki, insanın yaratılıştan sahip olduğu maddî-mânevî değerleri yozlaştıran, tebdil ve tahrif eden her uygulama dinimizce yasaklanmış, insanın temiz fıtratı üzere kalması ve yaşaması esas kabul edilmiştir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Saça saç eklemek, ekletmek, iğreti saç takmak, taktırmak yasaktır. Bazı âlimler, hayvan kılı ya da bez bağlayarak saçı uzatmakta bir sakınca görmemişlerdir.
2. Vücudun herhangi bir yerine döğme yapan  ve yaptıranlar Peygamber Efendimiz tarafından  lânetlenmiştir.
3. Allah'ın yarattığı şekli değiştirme anlamına gelen her türlü işlem yasaktır.
4. Fıtratı bozmaya kalkışmak şeytanın emrine uymak demektir.








1649. İbni Mes'ûd radıyallahu anh'den  nakledild iğine göre kendisi, "Döğme yapan, yaptıran, yüzünün tüylerini yolan, güzel görünsün diye dişlerini seyrekleştiren, Allah'ın yarattığını bozan kadınlara Allah lânet etsin" demişti. Bir kadının İbni Mes'ûd'u aşırı gitmekle suçlaması üzerine bu defa; "Peygamber in lânet ettiği kimseye niçin lânet etmeyecek mişim? Peygamber i izlemek Allah'ın kitabında emredilmiştir. Allah Teâlâ; "Peygamber size ne verirse onu alın, sizi nehyettiğinden de uzak durun!"[Haşr sûresi (59), 7] buyurdu, demiştir.
Buhârî, Tefsîru sûre (59), 4; Libâs 82, 84, 85, 87; Müslim, Libâs 120. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tereccül 5; Tirmizî, Edeb 33; Nesâî, Zînet  24, 26, 71; İbni Mâce, Nikah 52
Açıklamalar
Güzellik olsun diye insanoğlunun denemeyec eği yol, yapmayacağı masraf hemen hemen yok gibidir. Bilhassa çağımızda ve ne yazık ki kadınların güzel görünme duyguları istismar edilerek en olmadık fizikî ve ekonomik sıkıntılara katlanıldığı bilinmekt edir. Güzellik salonlarının bilhassa büyük şehirlerde iyi getirisi olan bir sektör haline geldiği artık herkesin mâlumudur.
Hadîs-i şerîf, yalnızca güzellik  gerekçesiyle  öteden beri  kadınların rağbet ettikleri döğme yaptırmak, yüzünün tüylerini almak, kaşlarını inceltmek ve dişlerini törpületerek seyrekleştirmek  gibi  girişimlerde bulunanla ra ve bunları yapanlara Hz. Peygamber'in lânet ettiğini bildirmek tedir.
Hadisteki nâmisâ  kelimesi, yüzden kıl yolan; münemmisa da yüzündeki kılları yolduran kadın demektir. Kadının yüzünde sakal veya bıyık çıkarsa bunları yolmak yasak değil, hatta müstehabtır. Haram olan, kaş, kirpik ve yüzün çevresinden kıl koparmaktır.
Tefellüç, ön dişleri törpülemek suretiyle aralarını açmak, böylece genç ve güzel görünmeye çalışmak demektir. Bunu yapan ve yaptıran kadınlar haram işlemiş olmaktadırlar. Bu işlem, dişi tedavî  etmek ya da bir ârızayı gidermek için yapılırsa  günah söz konusu değildir.
Hadiste, Abdullah İbni Mes'ûd radıyallahu anh  ile ismi açıklanmayan bir hanım arasında geçtiği üstü kapalı olarak anlatılan tartışmayı bir başka rivayette (bk. Müslim, Libâs 120) daha açık bir şekilde bulmaktayız. Olay şöyle cereyan etmiştir:
Hiçbir tabiî ve sıhhî ihtiyaç yokken sırf güzel görünmek için hadiste sayılan yollara baş vuran kadınlara, büyük sahâbî  Abdullah İbni Mes'ûd'un  lânet ettiğini duyan  Ümmü Ya'kûb diye meşhur bir hanım:
- Ben Kur'ân'ı baştan sona okudum, bu sayılan işleri yapan hanımlara lânet edildiğine rastlamadım. Sen bunları nereden çıkarıyorsun? diye itiraz etmiştir.
İbni Mes'ûd, böylesi hanımlara Hz. Peygamber'in lânet ettiğini, kendisini n de Peygamber'in lânet ettikleri ne lânet etmekten asla çekinmeyeceği cevabını verdikten sonra, konunun Allah'ın kitabında da olduğunu bildirmiş ve:
- Eğer sen, dediğin gibi Kur'ân'ı okumuşsan mutlaka bu hükmü bildiren âyete rastlamış olmalısın, demiş  sonra da "Peygamber size ne verirse onu alın, sizi nehyettiğinden de uzak durun!" anlamındaki âyeti okumuştur.
Ümmü Ya'kûb, bu cevaba bir şey diyememiş ama, İbni Mes'ûd'un hanımında da, yasak olduğunu söylediği şeylerden birinin  bulunacağını iddia edecek kadar işi ileri götürmüştür. İbni Mes'ûd'un:
- Haydi, git bak! demesi üzerine gidip bakmış ve:
- Hanımında bunlardan bir şey göremedim, demiştir. Bunun üzerine Abdullah İbni Mes'ud radıyallahu anh, o kadına:
- Bana bak, böyle bir şey olsaydı, biz onunla bir arada olmazdık,  demiştir.
Bu olayda, çok önemli bir nokta dikkat çekmektedir. Ümmü Ya‘kûb, lânet etme gibi ağır bir cezânın Kur'ân'da  yer almadığını söylemiş ve Kur'an'da olmayan bir hükmün verilemey eceğini iddia etmiştir. İbni Mes'ûd ise, Hz. Peygamber'in yaptığı lâneti, kendisini n de hiç tereddüt etmeden yapacağını, yapması lâzım geldiğini bildirmiş, kâide olarak Hz. Peygamber'in asla Kur'ân'a ters düşmeyeceğini hatırlatmıştır.
Peygamber'e her konuda uymak gerektiğini de "Peygamber size ne verirse onu alın, sizi nehyettiğinden de uzak durun!" âyetinin  genel mânası içinde bizzat Kur'an'ın emri olarak açıklamıştır. İbni Mes'ûd'un bu  anlayış ve yorumu, özellikle son zamanlard a türeyen "Tek kaynak Kur'an", "Kur'anla yetinmek" gibi iddialarl a sünneti dışlamak isteyenle re bir sahâbî tokadı niteliğindedir. "Peygamber size ne verirse onu alın, sizi nehyettiğinden de uzak durun!" âyetini sadece ganimetle rle ilgili olarak yorumlayıp Resûl-i Ekrem Efendimiz'in diğer sünnetlerini kapsamadığını söyleyenler de İbni Mes'ûd radıyallahu anh'den hakettikl eri cevabı almışlardır.  Âyetin nüzûl sebebinin özel bir olay olması, hükmünün genelliğine asla mâni değildir. Ah keşke biz de İbni Mes'ûd gibi "Hz. Peygamber'in söylediği bir sözü, yaptığı bir işi niçin söyleyip yapmayayım ki?" diyebilec ek  teslimiye t ve haklılıkta olabilsek!
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. İğreti saç takan, taktıran, döğme yapan yaptıran, güzellik için dişlerini seyrekleştiren ve yüzünden kıl koparıp kaş aldıran kadınlara Hz. Peygamber lânet etmiştir.
2. İnsanlara iyilikte yardım eden sevaba, günah işlemekte yardımcı olan da vebâle ortak olur.
3. Sahâbîler Hz. Peygamber'den duydukları  her emri hiç tereddüt etmeden uygulamışlardır.
4. Her müslümanın, Sünneti bütünüyle benimseme si ve  gücü ölçüsünde onu yaşamaya çalışması Kur'ân'ın emridir.
5. Kur'an adına sünnetten vazgeçme çağrılarının, İslâm düşmanlarının ekmeğine yağ sürmekten başka hiç bir mânası yoktur.
6. Hz. Peygamber'in sünnetine uyan, Kur'an'ı yaşamış olur. Çünkü Efendimiz'in hayatı Kur'an'ın uygulamasından ibarettir .















BEYAZ KILLARI YOLMA YASAĞI
SAÇ, SAKAL VE BAŞKA YERLERDEKİ BEYAZ KILLARI
KOPARMANI N VE GENÇLERİN YÜZLERİNDE İLK ÇIKAN TÜYLERİ
YOLMALARI NIN MEKRUH OLDUĞU
Hadisler



1650. Amr İbni Şuayb'ın, babası vasıtasıyla dedesinde n rivayet  ettiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Beyaz saçları yolmayın. Zira o beyaz saç, kıyamet günü müslümanın nûrudur."
Ebû Dâvûd, Tereccül 17; Tirmizî, Edeb 56; Nesâî, Zînet 13. Ayrıca bk. İbni  Mâce, Edeb 25
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.


1651. Âişe radıyallahu anhâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
"Dinimizde olmayan bir iş yapanın bu yaptığı reddedilm iştir."
Müslim, Akdıye 17-18. Ayrıca bk. Buhârî, Büyû’ 60, Sulh 5, İ'tisâm 20; Ebû Dâvûd, Sünnet 5; İbni Mâce, Mukaddime 2
Açıklamalar
Ağaran saç ve sakal sadece yaşlılığın değil  belli bir olgunluğa ermenin de delilidir . Böyle bir hal müslüman için büyük bir bahtiyârlıktır. Ağaran saçlar, insanda âhirete yönelik duyguların yoğunlaşmasına sebep olur. Dolayısıyla da kişiyi daha fazla kulluk ve iyilik yapmaya  sevkeder. Yaptığı hayır ve iyilikler o müslümanın hem kabir hem de âhiret hayatının ışığı ve nûru olur.
Kendiliğinden ağaran saçların koparılmaması, hayatın normal akışına razı olmak demektir. Saç ve sakaldaki beyaz kılların yolunması, genç görünmek arzusunun bir sonucudur . Genç olmadığı halde genç görünmeye çalışmak neticede bir tür sahtecili ktir.
Ağaran saç ve sakalları boyamakla koparmak arasındaki fark şudur: Koparmak o kılları kökünden çıkarıp atmaktır. Halbuki boyamak, kılların aslını muhafaza etmektir. Bakan onların yerinde durduğunu ve boyanmış olduklarını farkeder. Saçı sakalı boyama, yukarıda geçtiği üzere, yahudi ve hıristiyanlara benzememe k gerekçesiyle tavsiye edilmiş bir işlemdir.
Hanefîler, süslenmek maksadıyla olmamak kaydıyla saç ve sakaldan ağaran saçların koparılmasında herhangi bir sakınca görmemektedirler. Şâfiî mezhebine mensup olan müellifimiz Nevevî, İslâm'da olmayan bir ameli işleyenin o amelinin reddedilm iş  olduğunu  genel bir  ilke olarak belirleye n hadisi burada zikretmek suretiyle, ağaran saçların koparılması yasağını bu genel anlamlı hadis ile desteklem iş olmaktadır. Yani müellifimize göre  ağarmış saç veya sakal tellerini n koparılması câiz değildir.
İkinci hadis, "Bid'attan Sakınma"  konusunda  171 numara ile  geçtiği gibi, "Kim bizim dinimizde olmayan bir şeyi icad edip ortaya koyarsa onun bu yaptığı reddedilm iştir"  anlamında  da rivayet edilmiştir. Hadisin bu tarz rivayeti, daha çok inançla ilgili konularda değerlendirilmiştir. Burada olduğu gibi "Dinimizde olmayan bir işi işleyenin bu yaptığı reddedilm iştir" anlamına gelen rivayeti ise, hem inanç hem de amel konularını kapsamakt adır. Nevevî merhum  burada bu  kapsamlı kullanımın belki en uç örneklerinden birini vermiş olmaktadır. Zira o, saç ve sakaldaki beyaz kılların koparılmasının nehyedilm iş olduğunu bu hadisle delillend irip desteklem iş bulunmakt adır.
Netice itibariyl e hem özel hem genel  anlamlı iki rivayetle saç ve sakallard aki beyaz tellerin koparılmaması gereği anlatılmış olmaktadır.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Saç ve sakallard aki beyaz kılların koparılması  yasaklanmıştır.
2. Ağarmış saçlar, müslümanlar için  bahtiyarlık  sebebidir . Çünkü bu saçlar, âhirette sahipleri için ışık olacaktır.











SAĞ ELLE TAHÂRETLENMENİN KERÂHETİ
ÖZRÜ OLMADIĞI HALDE SAĞ ELLE İSTİNCA YAPMANIN,
SAĞ ELLE TENÂSÜL ORGANINI TUTMANIN MEKRUH OLDUĞU
Hadis


1652. Ebû Katâde radıyallahu anh' den rivayet edildiğine göre Nebî  sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Hiç biriniz  küçük abdest bozarken  erkeklik uzvunu kesinlikl e sağ eliyle tutmasın, sağ eliyle silinmesi n, bir şey içerken kabın içine solumasın!"
Buhârî, Vudû 19, Eşribe 25; Müslim, Tahâret  63. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tahâret 18; Nesâî, Tahâret  22; İbni Mâce, Tahâret 15
Açıklamalar
"Bu konuda bir çok sahih hadis bulunmakt adır" diyerek konuya ait diğer hadisleri zikretmey en Nevevî, küçük abdest bozarken sağ elle erkeklik organını tutmanın, sağ elle tahâretlenmenin mekruh olduğunu bu hadîs-i şerîf ile delillend irmekle yetinmiştir.
Hadisteki nehiy, Zâhirîler dışındaki ulemânın çoğunluğu tarafından tenzîhen mekruh olarak değerlendirilmiştir. Nitekim Nevevî de konu başlığında haram olmaktan değil,  mekruh olmaktan söz etmektedi r. Binaenale yh  küçük su dökerken üreme organını özrü olmadığı halde sağ elle tutmak ve sağ elle tahâretlenmek tenzihen mekruhtur .
Yukarıda gösterdiğimiz kaynaklar da yer alan başka rivayetle rden öğrendiğimize göre Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir şey yerken içerken, elbise giyerken sağ elini tahâret ve temizlik işlerini görürken de sol elini kullanmayı âdet edinmişti. Efendimiz'in bu edeb ve nezâhetine riâyet etmek bütün müslümanlar için bir görevdir.
İstinca, küçük veya büyük abdest bozduktan sonra kurulanma k, silinmek yani tahâretlenmek demektir. Bu konuda da mecbur kalmadıkca sağ el kullanılmamalı, istinca sol el ile yapılmalıdır.
Esasen günümüzde tuvalet terbiyesi dediğimiz bu tabiî temizlenm e işinin daha küçükken çocuklara iyi öğretilmesi gerekmekt edir.
Su içerken su kabının içine üflenmemesi de o kabı kullanaca k olanlar bakımından çok önemli bir nezâket kuralıdır. Suyun içine veya su kabına soluyarak su içmek hayvanların âdetidir. Bir de üfleme sırasında suyun içine ağızdan bir şeyler kaçabilir, bu da iğrenme ve tiksinmey e vesile olur. Hatta bu yolla bazı hastalıklar bile yayılabilir. Su kabının içine üfürülmemek, besmele çektikten sonra suyu iki veya üç nefeste içmek ve her defasında kabı ağızdan biraz uzaklaştırmak İslâm'ın öngördüğü kurallardır. Tabiî en sonunda da elhamdülillah denilecek tir. Aynı şekilde yemek kabının içine de üfürülmemelidir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
 1. Küçük abdest bozarken erkeklik uzvunu sağ elle tutmak tenzihen mekruhtur . Bir kısım âlimlere göre diğer zamanlard a da üreme organına sağ elle dokunmak aynı hükümdedir.
2. Tahâretlenirken sağ eli değil, sol eli kullanmalıdır.
3. Bir şey yer veya içerken kabın içine üfürmemelidir.
4. Günlük tabiî ihtiyaçlar karşılanırken iğrenme ve tiksinti vesilesi olacak davranışlardan kaçınmalıdır.
5. Günlük işlerimizde Resûl-i Ekrem Efendimiz'in yaptığı gibi yapmak biz müslümanlar için en olgun ve medenî şekilde davranmak anlamına gelir.
6. İslâm güzellik ve temizliğin yaygınlaştırılmasına ve insan hareketle rine kalite kazandırılmasına son derece ehemmiyet veren bir dindir.

















TEK AYAKKABI İLE GEZMENİN MEKRUH OLDUĞU
ÖZÜRSÜZ OLARAK TEK AYAKKABI VE MEST İLE GEZMENİN
VE YİNE ÖZÜRSÜZ AYAKTA AYAKKABI VEYA MEST GİYMENİN
MEKRUH OLDUĞU
Hadisler


1653. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Sizden biriniz tek ayakkabı ile dolaşmasın. Ya ikisini de giysin veya ikisini de çıkarsın!"
Buhârî, Libâs 40; Müslim, Libâs 68, 71. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Libâs 41; Tirmizî, Libâs 34; İbni Mâce, Libâs 29
1655 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.



1654. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh: Ben, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in, "Herhangi biriniz ayakkabısının bağı koptuğu zaman onu onarıncaya kadar (bile olsa) tek ayakkabıyla gezmesin!" buyurduğunu işittim, demiştir.
Müslim, Libâs 69, 71. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Libâs 41; Nesâî, Zînet 116
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1655. Câbir radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem bir kimsenin ayakta ayakkabı giymesini yasaklamıştır.
Ebû Dâvûd, Libâs 41. Ayrıca bk. Tirmizî, Libâs 35; İbni Mâce, Libâs 30
Açıklamalar
İlk iki hadîs-i şerîf, ülke, yöre ve mevsimler e göre potin, tokyo, nalın, bot, mest, çizme ve çarık gibi ayağa giyilen ayakkabı türlerinden hangisi kullanılırsa kullanılsın, bunların her iki ayağa da giyilmiş olmasını, bir ayağında ayakkabı diğeri çıplak olarak yürünmemesini öngörmektedir.
Müslüman her zaman olduğu gibi sokakta insanlar arasında dolaşırken de ciddî ve tabiî bir tavır içinde olmalıdır. Bir ayağında ayakkabı diğeri çıplak olarak dolaşmak, çok ciddî bir mazeret olmadıkça hoş bir manzara arzetmez. Bu tür tavır birazcık aklından zoru olanlara yakışır. Ebû Bekir İbnü'l-Arabî'ye göre böylesi bir hareket "şeytan yürüyüşü"dür.
Her türlü dengesizl iğe karşı çıkan Peygamber Efendimiz, insanın yürüyüş dengesini bozacağı için bir ayağında ayakkabı diğeri çıplak dolaşmaktan müslümanları nehyetmiş, yapılması gerekeni ise, ya ikisini giymek yahut da ikisini çıkarmak olarak belirlemiştir.
İkinci hadis'te herkesin başına gelebilec ek bir duruma dikkat çekilmekte, ayakkabısının bağları kopan bir kimsenin onu tamir edinceye kadar bile tek ayakkabı ile dolaşmaması, onu ya hemen onarıp giymesi veya ötekini de çıkarması istenmekt edir. Günümüzde ayakkabısının topuğu kopanların yapması gereken de budur. Çünkü biri topuklu öteki düz ayakkabı ile yürümek, dengesizl ik açısından bir ayağında pabuç ötekisi çıplak olarak yürümekten daha zor ve daha gülünç bir durum arzeder.
Üçüncü hadis'te, mest, çizme, bot ve uzun bağcıklı ayakkabı gibi insanı uğraştıracak olan ayakkabı türlerinin ayakta giyilmesi, bazan insanın dengesini kaybedip düşmesine sebep olabileceği için bunların oturarak giyilmesi tavsiye edilmekte dir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Ciddî bir özür olmadıkça tek ayakkabı ile yürümek mekruhtur .
2. Müslüman dengeli insandır. Bunu bütün hal ve hareketle rinde korumalıdır.
3. Zor giyilebil en ayakkabıları, düşme tehlikesi nden uzak bir şekilde oturarak giymek uygun olur.
4. Gayri ciddî hareketle rden sakınmak suretiyle vakarını korumak her müslümanın görevidir.
5. İslâm, ayakkabıların giyilmesi ne varıncaya kadar bütün edeb konularına ve müslümanın en güzel şekilde yaşamasına önem verir.







ATEŞİ YANAR HALDE BIRAKMA YASAĞI
UYKU ZAMANI EVDE LAMBA VE OCAK GİBİ PARLAMAYA ELVERİŞLİ NESNELERİ YANAR HALDE BIRAKMANI N NEHYEDİLDİĞİ
Hadisler


1656. İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Uyumak istediğiniz zaman evleriniz de yanar halde ateş bırakmayınız!"
Buhârî, İsti'zân 49; Müslim, Eşribe 100. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 161; Tirmizî, Et'ime 15
1658 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.






1657. Ebû Mûsâ el-Eş'arî radıyallahu anh şöyle dedi:
Medine'de gece vakti bir ev yandı. Ev sahipleri nin durumu Nebî sallallah u aleyhi ve sellem'e haber verildi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:
"Gerçekten bu ateş sizin düşmanınızdır; uyumak istediğiniz zaman onu söndürünüz!" buyurdu.
Buhârî, İsti'zân 49; Müslim, Eşribe 101. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 46
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.







1658. Câbir radıyallahu anh' den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kapların ağzını örtün. Tulumları bağlayın. Kapıları kapatın ve lambaları söndürün! Çünkü şeytan bağı çözemez, kapıyı açamaz ve kapağı kaldıramaz. Eğer herhangi biriniz, kabının üzerine bir çalı-çırpı parçası koymaktan ve besmele çekmekten başka bir çare bulamazsa, bunları yapsın. (Lambaları da söndürsün) Çünkü fâre, içeridekilerin üzerine evi yakabilir ."
Müslim, Eşribe 96, 99. Ayrıca bk. İbni Mâce, Eşribe 16
Açıklamalar
İnsanoğlunun ısınma ve aydınlanma ihtiyacı süreklidir. Ateş de her yerde ve her zaman yakıcıdır. Bu sebeple hadîs-i şerîflerde ısınma ve aydınlanma maksadıyla yakılan her çeşit âletin yatarken söndürülmesi istenmekt edir. Bunlar isim isim sayılmamaktadır.
Birinci hadiste, "uyumak istendiği zaman" evde yanar halde ateş bırakılmaması tavsiye edilmekte dir. Bu tavsiye ve irşad, bu ifadeden hareketle "gece vakti uyumak istendiği zaman" şeklinde anlaşılmış ve yorumlanmıştır. Zira normal uyku zamanı gecedir. Ancak, "uyumak istediğiniz zaman" kaydını daha genel anlamda değerlendirmek ve gündüz de uyuyacağınız zaman evde yanar halde ateş bırakmayın şeklinde anlamaya da herhangi bir engel yoktur. Hele gündüz de olsa uzun süre uyumak durumunda olanlar için Efendimiz'in bu uyarısı aynen geçerlidir.
Yakıcı veya yanıcı maddeleri n müdâhale edilemeye cek vaziyet ve ortamlard a uzun süre ve özellikle yanar halde bırakılması çok büyük tehlike arzeder. Günümüzde meskenler de ısınma ve aydınlanma maksadıyla kullanılan çok değişik âletlerin kapatılması da aslında "evde ateş bırakmama" tavsiyesi içindedir. Keza, emniyet tedbirler i alınmış da olsa, Tv, radyo, şofben, çamaşır, bulaşık makinası, bilgisaya r ve ütü vs. elektrikl e çalışan ve hatta otomatik olan ev âletlerinin ve lambaların kapatılması aynı uyarıya dâhildir. Can ve mal emniyeti bakımından içinde bir şekilde ateş bulunan veya ateşlenecek olan eşyanın açık bırakılmaması, kapatılması veya söndürülmesi hiç şüphesiz en iyi tedbirdir .
İkinci hadis Medine-i Münevvere'de gece vakti bir evde çıkan yangın olayı kendisine haber verildiği zaman, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in, bütün zamanlar ve insanlar için geçerli uyarısını bizlere haber vermekted ir: "Gerçekten bu ateş sizin düşmanınızdır." Ateşin düşmanlığı; kontrol altında tutulmadığı zaman, herşeyi yakıp kül etmesidir . Ama kontrol altında kullanıldığı sürece ısı ve ışık kaynağı olarak dosttur. O halde yapılacak iş,"Uyumak istediğiniz zaman onu söndürünüz!" uyarısında ortaya konulduğu gibi müdâhale imkanının ortadan kalktığı uyku ve uzun süreli evden ayrılma hallerind e ateşi söndürüp yatmak ve çıkmaktır. "Uzun sürmez şimdi dönerim" diye çarşı-pazara alış-verişe çıkan veya bir işi için komşuya gidiveren lerin uğradıkları felâketler az değildir. Bu sebeple Efendimiz'in "Gerçekten bu ateş sizin düşmanınızdır" uyarısını herkesin dikkate almasında çok büyük faydalar vardır.
Unutulmam alıdır ki itfâiye ateşin sebep olacağı yangını önlemez,  söndürür. Tabiî zamanında yetişirse...
Üçüncü hadis Peygamber Efendimiz, "Kapların ağzını örtün. Tulumları bağlayın. Kapıları kapatın ve lambaları söndürün!" ikazı ile her devirde ve her kesim için geçerli tabiî güvenlik tedbirler inin alınmasını istemekte dir. Böyle davranmanın sağladığı güvenliği de "Çünkü şeytan bağı çözemez, kapıyı açamaz ve kapağı kaldıramaz" diye son derece genel ve anlamlı bir şekilde bildirmek tedir. Her türlü kötülüğün ve şerrin temsilcis i olan şeytan, burada hem gerçek hem de mecâzî anlamıyla dikkatimi ze sunulmuş bulunmakt adır.
Her konuda en küçük ihtimalle ri bile dikkate alan ve uyarılarını bu tabiîlik çerçevesi içinde yapmış olan Sevgili Peygamber imiz, özellikle o günün şartlarında ve halen çoğu kırsal kesimlerd e geçerli bir durumu da açıkça ortaya koymaktadır: "Eğer herhangi biriniz, kabının üzerine bir çalı-çırpı parçası koymaktan ve besmele çekmekten başka bir çare bulamazsa, bunları yapsın. (Lambaları da söndürsün) Çünkü fâre, içerdekilerin üzerine evi yakabilir ."
Hadiste tavsiye edilen her tedbirin, Allah'ın adı anılarak yani besmele çekilerek alınması, şeytanın verebilec eği zararları önlemek bakımından son derece önemlidir. Çünkü besmele şeytana karşı en etkili mânevi bir tedbirdir . Nitekim bir hadîs-i şerîfte, "Bir insan evine girerken besmele çekerse, şeytan, bizim için bunların hanesinde yapacak bir şey kalmadı, der" buyurulmuştur (bk. 731 numaralı hadis). Kim ne derse desin müslüman, bütün gönlüyle inanarak bu işleri besmele ile yerine getirmeli ve şeytana karşı kendisini ve çevresini güvence altına almalıdır. Dikkat edilirse burada alınan maddî tedbirler in mânevi bir tedbirle desteklen mesi söz konusudur . Yoksa hiç bir maddî tedbir almadan, her şey ortada bırakılmış iken sadece besmele çekmekle yetinmek, hâşâ Allah Teâlâ'yı imtihan etmek ya da Hz. Peygamber'in verdiği haberi test etmek gibi çok yanlış bir yola girmek olur ki bu, hiç bir müslümana yakışmaz. Kul, kendisine düşeni yapacak, her türlü tedbirini alacak, sonra Allah'ın takdirine teslim olacak, rızâ gösterecektir.
Müellifimiz Nevevî, bu hadislerd eki nehiy ve emirlerin haramlık ve gereklili k değil; irşad, yol gösterme anlamında olduğu görüşündedir. Doğrusu da budur. Bunun tabiî sonucu, şayet evdeki ateşin yangına sebep olmayacağı kuvvetle kestirili rse, söndürülmeden bırakılabilir demektir. Ama yine de asıl yapılacak iş, söndürmektir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Evlerde özellikle gece vakti ateşe karşı tedbirli olmak lâzımdır. Uyumak istendiği zaman evde yanar halde ateş bırakmamaya dikkat ve özen göstermelidir.
2. Evinden uzun süre ayrılacak olanların da aynı tedbiri almasında büyük faydalar vardır.
3. Can ve mal kaybına meydan vermemek veya istenmeye n bir durumla karşılaşmamak için yemek ve su kaplarının üstünü ve muslukları kapatmak, kapıları kilitleyi p pencerele ri örtmek, her türlü ateşi söndürmek gibi hadiste sayılan tedbirler i almayı ihmal etmemelid ir.
4. Bütün bunları besmele çekerek yapmak müstehaptır.
5. Hz. Peygamber her konuda ümmetine karşı uyarı görevini büyük bir şefkat, merhamet ve açık yüreklilikle yapmıştır.
6. Müslüman tedbirli ve ağzı besmeleli insandır.






BOŞU BOŞUNA KÜLFET VE ZAHMET VERME YASAĞI
HERHANGİ BİR FAYDASI  OLMAYAN İŞ VE SÖZ DEMEK OLAN
TEKELLÜFÜN NEHYEDİLMİŞ OLDUĞU
Âyet

"De ki: Kur'ân'ı tebliğden ötürü sizden bir ücret istemiyor um. Ben, kendiliğinden birşeyler uydurup size dayatmak isteyen zorluk çıkarıcılardan da değilim."
Sad sûresi (38), 86
Mütekellif, teklif sunan değil, teklif ve sorumlulu k uyduran, zorluk çıkaran, milleti zora koşan, işleri boştan yere zorlaştıran, durduk yerde birtakım gerekli-gereksiz yükümlülükler icadeden, fuzûlî, uydurmacı, dayatmacı ve bilgiçlik taslayan kişi anlamlarına gelir. Böyle tiplere külfet sever de diyebilir iz. Bu tür tekellüfçü kişilerin, kendisind en üstün olan kimselerl e yarışmak ve cedelleşmek, üstesinden gelemeyec eği işlere el atmak ve bilmediği şeyleri söyleyip ortalığı karıştırmak gibi üç belirgin vasfının bulunduğu bildirilm iştir (bk. Kurtubî, Tefsîr, XV, 231).
Âyette Hz. Peygamber'den işte böyle biri olmadığını açıklaması, yetkili, bilgili bir öğütçü ve tebliğci olduğunu duyurması istenmekt edir.
Efendimiz, Kur'an tebliğinde kimseden bir mükâfat beklemediği gibi, verdiği mücâdelede de kendinde olmayan bir şeye özenerek zorla ve yapmacık hareketle rle bir şeyler ortaya atmaya çalışan iddiacı, propagand acı ve dayatmacı biri asla olmamıştır. Dinimizde kimsenin böyle kendiliğinden kurallar koymaya veya bilmediği birşeyleri biliyormuş gibi millete kabul ettirmeye kalkmasının câiz ve mümkün olmadığı ortadadır.
Dinimizde dayatmacılık değil, davetçilik esastır. Nevevî merhum bu sebeple, açtığı "herhangi bir faydası olmayan iş ve söz demek olan tekellüfün nehyedilm iş olduğu" başlığı altına bu âyeti delil olarak getirmiş olmalıdır.
Hadisler


1659. İbni Ömer radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
"Biz, tekellüften nehy olunduk."
 Buhârî, İ'tisâm 3
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.






1660. Mesrûk şöyle dedi:
Abdullah İbni Mes'ûd radıyallahu anh' ın yanına gitmiştik. O bize şunları söyledi:
Dostlar! Bilen, bildiğini söylesin. Bilmeyen de "Allah bilir " desin. Zira insanın bilmediği konuda "Allah bilir" demesi de bir ilimdir. Allah Teâlâ, Peygamber'i sallallah u aleyhi ve sellem'e şöyle buyurmuştur: "De ki: Kur'ân'ı tebliğden ötürü sizden bir ücret istemiyor um. Ben, kendiliğinden bir şeyler uydurup size dayatmak isteyen biri de değilim."
Buhârî, Tefsîru sûre (30, 38), 3. Ayrıca bk. Müslim, Münâfıkîn 39, 40
Mesrûk İbni'l-Ecda' el-Hemedânî
Tâbiûn neslinin önde gelen fakihleri nden ve güvenilir hadis râvilerinden biri olan Mesrûk, küçükken bir kişi tarafından çalınıp sonra bulunduğu için Mesrûk adını almıştır. Başta Hz. Ömer, Ubey İbni Ka'b, Muâz İbni Cebel, Abdullah İbni Mes'ud ve Hz. Âişe olmak üzere bir çok sahâbîden hadis rivayet etmiştir. Ondan da Şa'bî, İbrâhim en-Nehaî, Ebû Vâil ve Mekhûl eş-Şâmî gibi birçok tâbiî rivayette bulunmuştur.
Rivayetle ri Kütüb-i Sitte müelliflerince nakledilm iştir.
 Bir gün, Hz. Ömer ona ismini sormuş, o da Mesruk İbni'l-Ecda' cevabını vermiştir. Bunun üzerine Ömer, Hz. Peygamber "Ecda' şeytandır" buyurdu, sen Mesrûk İbni Abdirrahm an'sın dedi.
Abdullah İbni Mes'ûd'un yetiştirdiği Mesrûk, insanlara Kur'an'ı ve Sünnet'i öğreten ve bilhassa verdiği fetvâlarla tanınan pek meşhur bir âlimdir. İbâdete çok düşkün olan Mesrûk, "Adâlet ve hak üzere fetvâ vermeyi başardığım bir günümü, cihadla geçecek bir yılıma tercih ederim" demek suretiyle fetvâ sorumluluğunu dile getirirdi .
"Allah'tan korkması ilim olarak; amelini beğenmesi de cehâlet olarak kişiye yeter" öz deyişinin de sahibi olan bu büyük tâbiî âlim, hicrî 62 veya 63 yılında vefat etti.
Allah ona rahmet eylesin.
Açıklamalar
Bu iki hadis, dinimizde tekellüf, yani zorlama ve zorlanma, faydasız, gereksiz şeylerin peşine düşüp zaman ve emek harcama, altından kalkamaya cağı bilimsel ve fikrî konulara dalıp kafa yorma ve boş yere başkalarının zamanını alma, canını sıkma, bilmediği halde sorulan bir soruya biliyormuş havasını vermek için binbir dereden su getirerek yakıştırma cevaplar vermeye çalışma gibi tavır ve davranışların yasaklandığını ortaya koymaktadır. Birinci hadis, hadis usûlünde hükmen merfu terimiyle değer biçilen bir niteliğe sahip bulunmakt adır. Bir sahâbî, Hz. Peygamber'in zamanına atıfta bulunmada n "Biz şöyle yapmakla emr olunduk veya şöyle davranmak tan men olunduk" derse, onlara bunu emreden ve nehyedeni n Hz. Peygamber olduğu anlaşılır ve bu ifade kalıbıyla verilen haberler, Hz. Peygamber'den alınmış haberler, emir ve yasaklar gibi geçerli olur.
Her alanda işi yokuşa süren, engel çıkaran, sürekli tartışan, külfet ve yük getiren, olumsuz davranan, ceviz kabuğunu doldurmay acak meseleler üzerine ciddî bir şeymiş gibi eğilen, mâlâyânî ile vakit geçiren kişilerin bu yaptıkları tam anlamıyla tekellüftür. Tekellüf, özünde sahtecili k bulunduğu, sonuçta da kimseye bir faydası olmadığı için nehyedilm iştir. Her zaman ve her konuda mûtedil, sade, mesele ve olaylara kendisini ilgilendi rdiği kadar yaklaşan, özentisiz, iddiasız davranan kimse, hem pratik hem de faydalı bir yol izlemiş olur. Laf yerine iş üreten, insanların işini kolaylaştıran, gösteriş ve külfetten kaçınan olumlu bir tavrın sergilenm esi daima yeğlenmelidir. Hadisin bizden istediği budur.
Her ne kadar birinci hadisin râvisi İbni Ömer görülüyorsa da, hadisin yegâne kaynağı olan Buhâri'de onun Hz. Ömer tarafından rivayet edildiği anlaşılmaktadır. Hatta şerhlerde bu hadisin bize duyurulma sına şöyle bir olayın sebep olduğu da kaydedili r. Bir keresinde Hz. Ömer'e, biri gelip  "ve fâkiheten ve ebben" âyetini sormuş. O da âyeti tekrar ederek fâkihe elmadır peki ya ebben nedir, demiş, durmuş, hemen peşinde de, "Biz tekellüften menedildi k" diyerek, mânasını bilmediği kelime üzerinde yorum yapmaktan kaçınmıştır. Bu rivayetle rin hiçbirinde İbni Ömer geçmemektedir.
İkinci hadis, mevkuf bir rivayetti r. Yani bize bir sahâbînin değerlendirmesini haber vermekted ir. Müslim'deki bir başka rivayette n öğrendiğimize göre, râvi Mesrûk ve arkadaşları İbni Mes'ûd'un yanında bulunuyor larken bir adam gelip ismini vermediği bir hikayecin in Kûfe'deki Kinde Kapıları mevkiinde "Şimdi sen, göğün, insanları bürüyecek açık bir duman çıkaracağı günü gözetle" [Duhan sûresi (44), 10] âyetindeki dumanın kıyamette olacağına dair hikâyeler anlattığını haber vermiş. İbni Mes'ûd kızgın bir vaziyette yattığı yerden doğrulmuş ve yukarıdaki sözlerini söylemiş, daha sonra da o duman olayının Bedir Savaşı'nda müşriklerce yaşandığına dair açıklamada bulunmuştur (bk. Müslim, münâfıkîn 39-40).
Burada İbni Mes'ûd radıyallahu anh'in değerlendirmesinden anlıyoruz ki, insanların bilmedikl eri konularda, biliyormuş gibi davranıp bir takım hikâye ve senaryola r uydurarak ortaya bir şeyler atmaları bir tekellüftür, zorlamadır. Bu, nehyedilm iş bir tutum ve tavırdır. O halde yapılacak iş, bilenleri n bildikler ini söylemeleri, bilmeyenl erin ise "Allah bilir" diye meseleyi mutlak ilim sahibine havâle etmeleri, bu edebi göstermeleridir. Bilmediği konularda Allah bilir demek de bir ilim ve sorumlulu k göstergesidir.
Sahâbe-i kirâm, Hz. Peygamber kendileri ne bir soru yönelttiği zaman, cevabı bilseler bile "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" derlerdi. Bunu âdet edinmişlerdi. Ne yazıkki günümüz insanı, çoğu kez "Hele bir Kitab'a, Sünnet'e başvuralım, bakalım" deme lüzumunu duymadan, kendince bir yorum yapmaya heveslenm ektedir. Hele bazı insanlar vardır ki, hemen her konuda sanki konuşmak zorundaymış gibi yorumlar yapar dururlar. Ekran, mikrofon, kürsü hayranı ve konuşma hastasıdırlar. Bu da açık bir tekellüftür.
Ülkemizde bundan da acı olan bir şey daha vardır. O da bazı medya mensuplarının ve bazı siyasiler in, hiç de uzmanlık alanları olmadığı halde din konusunda ahkâm kesmeye bayılır olmalarıdır. Bu tür insanları gördükçe, dinledikçe tekellüf yasağının ne kadar anlamlı olduğu anlaşılmaktadır.
Bilmediği konularda "Allah bilir" demenin de bir ilim olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koyan, bilmediğini söylemenin insanı küçültmeyeceğini, aksine yücelteceğini ifade eden Abdullah İbni Mes'ûd radıyallahu anh bu değerlendirmesine, yukarıda kısa açıklamasını verdiğimiz âyeti delil getirmekt edir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Her konuda tekellüften, tekellüfçülükten kaçınmak lâzımdır.
2. Tekellüf hem âyet hem Efendimiz'in hadisleri yle nehyedilm iştir.
3. Özellikle İslâm davetçileri iyi bildikler i konuları anlatmalı, bilmedikl erini de "Allah bilir" diyerek veya açıkça bilmediğini söyleme olgunluğunu ve sorumluluğunu göstermelidirler.

















ÖLÜYE AĞIT YAKMA YASAĞI
ÖLÜNÜN ARKASINDA N BAĞIRA-ÇAĞIRA AĞLAMANIN, YÜZÜNÜ
TIRMALAMA NIN, YAKA-PAÇA YIRTMANIN, SAÇINI YOLMANIN,
KAZITMANI N VE "KAHROLAYI M, HELÂK OLAYIM" DİYE BEDDUA
ETMENİN HARAM OLDUĞU
Hadisler



1661. Ömer İbni'l-Hattâb radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Arkasından koparılan feryat (ve yakılan ağıt) sebebiyle ölüye kabrinde azâb olunur."
Bir rivâyette (Tirmizî, Cenâiz 23) "ölüye ağlandığı sürece" denilmekt edir.
Buhârî, Cenâiz 34; Müslim, Cenâiz 28. Ayrıca bk. Tirmizî, Cenâiz 23
1664 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1662. İbni Mes'ûd radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Ölenin arkasından yüzünü gözünü tırmalayan, yakasını paçasını yırtan, Câhiliye insanı gibi bağıra - çağıra ağıt yakıp kendisine beddua eden, bizden, bizim yolumuzu izleyenle rden değildir."
Buhârî, Cenâiz 36, 38, 39, Menâkıb 8; Müslim, İmân 165. Ayrıca bk. Tirmizî, Cenâiz 22, 25; Nesâî, Cenâiz 17; İbni Mâce, Cenâiz 52
1664 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.







1663. Ebû Bürde şöyle dedi:
(Babam) Ebû Mûsâ el-Eş'arî hastalandı ve başı hanımlarından birinin kucağında iken bayıldı. Bunun üzerine hanım, bir çığlık atıp yüksek sesle ağlamaya başladı. Fakat Ebû Mûsâ, kadını bundan men edecek durumda değildi. Ayılınca:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in hoşlanmayıp uzak kaldığı şeyden ben de hoşlanmam ve uzak olurum. Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem vâveylâcı, saçını yolan, üstünü başını yırtan kadınlardan uzaktı, diye hanımını ikaz etti.
Buhârî, Cenâiz 37, 38; Müslim, İmân 167. Ayrıca bk. Nesâî, Cenâiz 17
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.



1664. Mugîre İbni Şu'be radıyallahu anh, "Ben Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem' i şöyle buyururke n dinledim" dedi:
"Kimin arkasından bağıra-çağıra ağıt yakılırsa, kendisi adına yapılan bu feryattan dolayı o kişiye kıyamet günü azab olunur."
Buhârî, Cenâiz 34; Müslim, Cenâiz 28. Ayrıca bk. Tirmizî, Cenâiz 23
Açıklamalar
Bu dört hadîs-i şerîf, ölen birinin arkasından bağıra çağıra ağıt yakıp, yaka-paça yırtarak ve dövünerek ağlamanın ölen kişi için kabirde ve kıyamet gününde azâba sebep olduğunu, Hz. Peygamber'in bu tür davranışlarda bulunanla rdan hoşlanmadığını ve hatta "Bizden, bizim yolumuzu izleyenle rden değildir" diye çok ciddi şekilde tehdit ettiğini ortaya koymaktadır. Bundan sonraki yedi hadiste de geçecek olan bazı kelime ve tabirleri sırasıyla kısa kısa açıkladıktan sonra, yakınlarının ağlaması sebebiyle ölüye azâb edilmesi meselesin i izaha çalışalım.
Niyâha, ölünün arkasından yüksek sesle ağlamak demektir. Biz onu bağıra çağıra ağıt yakıp ağlamak diye ifade ettik. Sâlika yüksek sesle ortalığı velveleye boğarak avaz avaz ağlayan; hâlika saçını yolan; şâkka yakasını paçasını parçalayan kadın demektir.
Darb-ı hudûd (veya latm-ı hudûd), yüzünü dövmek (tırmalamak) demektir. Bu ifade, kafasını, göğsünü ve dizlerini dövmeyi de içine alır. Yüzün zikredilm esi, ağıtçıların alışkanlıklarını anlatmak içindir.
Şakk-ı cüyûb, elbisenin yakasını yırtmak demektir. Biz, halkımızın ifadesini tercih ederek "yakasını paçasını yırtmak, üstünü başını parçalamak" diye mânalandırdık.
Birinci hadiste, "Arkasından koparılan feryat (ve yakılan ağıt) sebebiyle, feryat edildiği sürece, ölüye kabrinde azâb olunur" buyurulma ktadır. Dördüncü hadiste de "Kıyamet günü azâb olunur" ifadesi yer almaktadır. Bu iki kaydı bir arada değerlendirirsek, ölen kişinin, dünyadan ayrıldıktan sonraki hayatının muhtelif safhalarında, arkasından bağıra çağıra ağlanması sebebiyle sıkıntıya düşeceği, azâba tâbi tutulacağı anlaşılır.
Burada öncelikle iki husus dikkat çekmektedir. Birincisi, ölen kimse, arkasından sessiz ve ılık gözyaşları dökülmesinden dolayı değil, bağıra - çağıra, yalan yanlış birtakım sözlerle ağıt yakılmasından dolayı azab olunmakta dır. İkincisi, eş, dost ve yakınlarının yaptıkları yüzünden ölen kimsenin azâb görmesidir.
Bazı rivayetle rde niyâha'dan hiç söz edilmeden bi bükâi ehlihi diye ölü yakınlarının, çoluk - çocuğunun her türlü ağlamasını içine alan bir ifade geçiyorsa da, aşağıda 1667 numaralı hadiste ve benzerler inde görüleceği gibi üzülme sonucu sessiz gözyaşı dökmenin azâba vesile olmadığı açıkça belirtilm ektedir. Diğer taraftan, daha genel mânalı olan ağlamanın (bükâ), çoğu hadislerd eki bağıra -çağıra ağlamak demek olan niyâha kelimesin in anlam sınırları içinde anlaşılması (teknik tabiriyle mutlak'ın mukayyed'e göre değerlendirilmesi ), usûl gereğidir. Nitekim bir rivayette de bi ba'zı bükâi ehlihi= yakınlarının bazı ağlamaları sebebiyle buyurulmuştur ki, bundan maksat niyâha'dır. Netice itibariyl e azâb vesilesi olan ağlamak değil, bağıra - çağıra ağıt yakıp ağlamaktır. Öncelikle bu nokta iyi bilinmeli dir. Esasen bu hususta ulemâ arasında görüş birliği bulunmakt adır.
Yakınlarının, yüzünü gözünü tırmalayıp yakasını paçasını yırtarak, Câhiliye insanı gibi bağıra - çağıra ağıt yakmaları sebebiyle ölenin azâb görmesi tartışılmıştır. Neticede ortaya bir çok görüş çıkmıştır.
Hz. Âişe vâlidemiz, yakınları da olsa birilerin in şöyle veya böyle ağlamasından dolayı ölen kimsenin azâb görmesiyle ilgili rivâyetleri "Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez" [En'âm sûresi (6), 164; İsrâ sûresi (17) 15; Fâtır sûresi (35) 18; Zümer sûresi (39), 7; Necm sûresi (53). 38] âyetini delil getirerek kabul etmemiş, bu hadisleri rivayet eden Hz. Ömer ve oğlu Abdullah İbni Ömer'in bu konuda bazı şeyleri unutmuş olduklarını bildirmiştir. Peygamber Efendimiz'in, ölmüş olan yahudi bir kadının arkasından ağlayanlar ve o kadın hakkında "Bunlar ona ağlıyor halbuki o azâb görüyor" buyurduğunu söylemiştir. Bunun da "Onlar buna ağlayadursunlar, kadın onların ağlamalarından dolayı değil, küfür üzere ölmüş olduğundan dolayı azâb görüyor" demek olduğu sonucuna varılmıştır.
Ancak İslâm bilginler i, konu ile ilgili rivayetle rin 15-20 sahâbîden rivayet edilmiş olmasını da dikkate alarak çeşitli şekillerde yorumlamışlardır. Şimdi kısa kısa bu yorumları görelim.
Yakınlarının feryat edip ağıt yakmasıyla ölüye azâb olunacağı ile ilgili hadisler, ölümünden sonra arkasından kendisi için ağlanmasını vasiyet edenler hakkındadır. Böyle bir vasiyette bulunmamış kimse, arkasından ağlandı diye azâb görmez. Çünkü kendisini n herhangi bir suçu veya vasiyet etmek suretiyle suça iştiraki ya da sebebiyet vermesi söz konusu değildir. Nitekim Allah Teâlâ da "Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez" buyurmuştur. Bu, İslâm bilginler inin çoğunluğunun görüşüdür.
Arkasından kendisi için ağlanmasını vasiyet etmek câhiliye dönemi Araplarının âdetlerindendi. Bugün de ne yazık ki, görenek adına câhil insanlar böyle vasiyetle rde bulunabil mektedirl er. Özellikle küçük yerleşim birimleri nde çoğu yaşlı kadınlar cenâze evine giderler, dönüşlerinde de "Analarına (veya babalarına) falancanın çoçukları, gelini nasıl ağladı nasıl ağladı, bir görseydiniz" diye bu kötü, anlamsız âdeti takdirle anarlar. Dindar insanlar arasında bile gözlemlenen bu durum, hadislerd eki "azâb" tehdidini, ağlamayı vasiyet edenlere yönelik olarak yorumlama nın son derece isabetli olduğunu göstermektedir.
Buradan hareketle Dâvûd ez-zâhirî gibi bazı âlimler de "kendisine yüksek sesle ağlanmamasını tenbih ve vasiyet etmeyenle r"in de azâb göreceğini ileri sürmüşlerdir. Dolayısıyla arkasından koparılacak feryadü figan sebebiyle azâb görmemek için böyle şeylerin yapılmamasını sıkı sıkı tenbih etmek lâzımdır.
Bazı âlimler ise, ölenin arkasından iyilikler ini sayıp dökmenin eski Arap âdetlerinden olduğuna dikkat çekmişlerdir. Ancak onların iyilik diye sayıp döktüğü öyle şeyler vardır ki, İslâm onları yasaklamıştır. Bu tür sözleri söyleyenle beraber, arkasından söylenen kimse de azâb olunur. Bugün de ölülere yakılan ağıtlarda öyle sözler söyleniyor ki, -Allah korusun- insanı dinden imandan eder. Bir kötülüğü veya haramı övenler, şecaat arzederke n sirkatini söyleyenler hiç de az değildir.
Kâdî İyâz'ın tercih ettiği bir başka görüş de şudur: Ölünün azâb görmesi, yakınlarının yana - yakıla ağlamalarına üzülmesi anlamındadır. Babasının ardından ağlayan bir kadını, "Ey Allah'ın kulları, ağlamakla din kardeşlerinize azâb etmeyin, onları üzmeyin" diye Hz. Peygamber'in ikaz etmiş olması bu görüş sahipleri nin dayanağıdır.
Buhârî şârihi Aynî'nin, kendisind en önce hiç bir şârihin işlemediği kapsamda ele aldığını söyleyerek değerlendirdiği sekiz kadar görüşün en isabetlis i, İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğun (cumhurun), kendisine ağlanmasını vasiyet edenlerin niyâha sebebiyle azâb olunacağı şeklindeki yorumudur . Konuyla ilgili geniş açıklama için Tecrid Tercemesi'ne bakılabilir (IV, 387-420).
İkinci hadis'te ölülerinin arkasından yüzünü dizini döven, yakasını paçasını yırtan ve Câhiliye dönemi insanları gibi kendisini n mahvü helâkini dileyenle r hakkında Efendimiz'in "Bizden değildir" buyurmuş olduğu bildirilm ektedir. Hemen belirteli m ki, bu "bizden değildir" ifadesi asla "müslüman değildir" anlamına gelmez. "Bize, bizim sünnetimize, bizim yolumuza, İslâm âdet ve edebine uymamış, bizi izlememiştir" demek olur. Yani bu konuda bizden ayrılmış ve hata işlemiştir mânasına gelir. Ehl-i sünnet inancına göre, günah işleyen kişi o günahın helâl olduğuna inanmadıkca dinden çıkmaz, günahkâr olur. Ama yaptığı günahın günah olmadığını iddia ederse o zaman bir günahı işlediği için değil, bir haramı helâl saydığı için küfre girer.
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in "Bizden değildir" ifadesi, sayılan davranışları sergileye n kadın-erkek herkese şâmildir. O, bu beyanı ile, müslümanların böyle yanlış hareketle rden uzak kalmalarını son derece ciddî bir tarzda ihtar etmiş olmaktadır.
Üçüncü hadis'te büyük sahâbî Ebû Mûsâ el-Eş‘arî'nin yakalandığı hastalığın şiddetiyle hanımının kucağında bayıldığı zaman, hanımının kopardığı çığlığa, ayıldıktan hemen sonra nasıl müdâhale ettiğini görmekteyiz. Hanımına, Peygamber Efendimiz'in, yüksek sesle feryat eden, vâveyla koparan, saçını başını yolan, yakasını paçasını yırtan kadınlardan uzak olduğunu hatırlatmış ve "Efendimiz'in uzak durduğu kadınlardan ben de uzağım!" diyerek hem Efendimiz'e bağlılığını ortaya koymuş, hem de hanımının çığlık atmasını asla tasvip etmediğini son derece sert ve anlamlı bir biçimde açıklamıştır. Bu tavır, sahâbîlerin sünneti izlemekte gösterdikleri hassasiye t ve titizliğin takdire şâyân güzel örneklerindendir.
Biz, sünnet-i seniyyeyi böylesine titizlikl e izleyen o kutlu nesil sayesinde Câhiliye toplumund an İslâm medeniyet i merhalesi ne geçilebildiğine inanıyoruz. Her yanlışa karşı anında İslâmî bir tepki vermek, doğruyu hatırlatmak esasen insanlara ve topluma iyilik etmek demektir.
Dördüncü hadis, birinci hadisin mânasının farklı kelimeler le tekrarı sayılabilir. Bu hadiste geçen bazı kelimeler i, yukarıda açıklamış bulunmakt ayız. Hadiste niyâha'nın azâb sebebi olduğu bir kez daha teyid edilmekte dir.
Meselenin diğer yönleri aşağıdaki hadislerd e işlenecektir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Ölüye bağıra çağıra ağlamak (niyâha) haramdır.
2. Yüksek sesle olmamak şartıyla ölüye ağlamak mübahtır.
3 Kendisine ağlanmasını vasiyet eden, vasiyetin e uyan olduğu sürece azâb olunur.
4. Ölüye yüksek sesle ağıt yakanlar, yaka-paça yırtanlar Câhiliye âdetlerine uyup kendisini n helâk edilmesin i isteyenle r, sünnete uymamış olurlar. Efendimiz'in "Bizden değildir" ihtarına muhâtaptırlar.
5. Sahâbîler, Hz. Peygamber'i her alanda izlemeye son derece önem veriyorla rdı.
6. Müslümanlara takdire rızâ göstermek, gidenleri n arkasından samimi ve sessiz gözyaşı dökmekle yetinmek yakışır.



1665. Ümmü Atiyye Nüseybe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem bey'at sırasında, ölüye yüksek sesle ağlamayacağımıza dair biz kadınlardan söz aldı.
Buhârî, Cenâiz 46; Müslim, Cenâiz 31-32. Ayrıca bk. Nesâî, Cenâiz 15, Bey'at 18
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.






1666. Nu'mân İbni Beşîr radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Abdullah İbni Revâha radıyallahu anh'ın baygınlık geçirmesi üzerine kız kardeşi, "Vah dağ gibi kardeşim, vah şöyle şöyle olan kardeşim" diye onu överek yüksek sesle ağlamaya başladı. Abdullah İbni Revâha ayıldığı zaman kız kardeşine; "Senin hakkımda söylediğin her övgü için ben, ‘sen gerçekten böyle biri misin?’ diye sorgulandım" dedi.
Buhârî, Meğâzî 44
Açıklamalar
724 numaralı hadiste hayatı hakkında kısaca bilgi verdiğimiz, adı Nesîbe olmakla beraber Nüseybe diye söylendiğini gördüğümüz Ümmü Atiyye radıyallahu anhâ, kendisini n de aralarında bulunduğu hanımlardan İslâm olduklarına ve müslümanca yaşayacaklarına dair biat alırken, Peygamber Efendimiz'in, Câhiliye dönemi âdetlerinden olan ölüye bağıra çağıra ağlayıp ağıt yakmayaca kları sözünü de aldığını haber vermekted ir.
Medine'ye hicretten sonra gerçekleştiği bilinen kadınlardan biat alma esnasında Hz. Peygamber'in, biat maddeleri arasına niyâha yasağını da koymuş olması, bu âdetin ne kadar çirkin, gereksiz ve günah olduğunu gösterir. Zira o biat maddeleri, Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, gayr-i meşrû bir çocuk dünyaya getirip onu kocasına ait göstererek iftira etmemek, iyi (ma'ruf) işler yapmakta Peygamber'e karşı gelmemek gibi tamamen büyük günahlardan kaçınmakla ilgilidir [bk.Mümtehine sûresi (60), 12].
Hadisin buraya alınmayan kısmında, Ümmü Atiyye kendisiyl e birlikte o biatta bulunan kadınlardan beşinin bu verdikler i söze derhal uyduklarını, ötekilerin ise zaman içinde uymayı başarabildiklerini ilave etmektedi r. Bu da gösteriyor ki özellikle kadınlar arasında yerleşmiş ve âdet haline gelmiş birtakım yanlışların toplum hayatından sökülüp atılması öyle pek kolay olmamakta dır. Bundan dolayıdır ki İslâm tarihinin ilk yıllarından beri bağıra - çağıra

Çevrimdışı musluman

  • Musluman
  • ADMINISTRATOR
  • *
  • İleti: 11017
    • Rabbım duası kabul edilenlerden eylesin.
Ynt: 7.CILD
« Yanıtla #7 : 03 Temmuz 2005, 08:25:36 »
1667. İbni Ömer radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Sa'd İbni Ubâde radıyallahu anh hastalanmıştı. Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem Abdurrahm an İbni Avf, Sa'd İbni Ebû Vakkâs ve Abdullah İbni Mes'ûd ile birlikte Sa'd'ı ziyârete geldi. Yanına girdiğinde onu elem ve ıstırap içinde, ailesi tarafından etrafı kuşatılmış bir halde buldu. Bunun üzerine:
- "Öldü mü?" buyurdu.
- Hayır, ey Allah'ın Resûlü (ölmedi), dediler.
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem (Sa'd'ın bu ağır durumuna üzülerek) ağladı. Nebî sallallah u aleyhi ve sellem 'in ağladığını görünce oradakile r de ağladılar. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:
"Bilmez misiniz, gerçekten Allah, gözyaşı ve kalbin hüznü sebebiyle insana azâb etmez. Fakat -eliyle diline işâret ederek- işte bunun yüzünden azâb eder veya bağışlar" buyurdu.
Buhârî, Cenâiz 45, Talâk 24; Müslim, Cenâiz 12
Açıklamalar
927 numara ile daha önce geçmiş olan hadîs-i şerîf'te Hz. Peygamber'in, Medineli büyük sahâbî Sa'd İbni Ubâde'nın ıstırabının ağırlığını görünce üzülüp ağladığını beraberin dekilerin de Hz. Peygamber'e bakarak ağladıklarını görmekteyiz.
Hadisin rivayetle rinde Sa'd'ın baygın halde olduğu, elem ve ıstırabından kendinden geçmiş bulunduğu, ölmüş gibi üzerini örttükleri veya yakınlarının ve ziyaretçilerin ona hizmet için etrafını sarmış oldukları anlamlarına gelecek şekilde ifadeler bulunmakt adır. Resûl-i Ekrem Efendimiz de esasen bu halden dolayı "öldü mü?" diye sormuştur.
Sa'd'ın ölmemiş olduğunu öğrenmesine rağmen Efendimiz'in ağlaması, biraz da Sa'd'ın İslâm için yaptığı hizmetler i hatırlamış olmasından ileri gelebilir . Oradakile r, Efendimiz'in ağladığını, inci tanesi gözyaşlarının mübârek yüzüne ve sakalına döküldüğünü görünce farketmişlerdir. Hastanın başucunda böyle sessizce gözyaşı dökmenin, keza ölenin arkasından yine böyle sessizce ağlamanın ve kalben üzülmenin yasak olmadığı hem Efendimiz ve yanındakilerin bu durumlarından hem de hadisin devamındaki sözlü açıklamadan anlaşılmaktadır.
Peygamber Efendimiz böyle zamanlard a kalbin hüznüne ve gözlerin yaşarmasına değil, asıl ağızdan çıkacak sözlere dikkat etmek gerektiğini bildirmiştir. Acıyla söylenecek bazı sözlerin azâb vesilesi, sabır gösterip kadere rızâ ve teslimiye t anlamı taşıyan sözlerin ise rahmet vesilesi olacağını bildirmiştir. Bu demektir ki, hem ağızdan çıkacak sözlere hem de ses tonuna dikkat etmek gereklidi r.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Ölüye üzülüp sessizce gözyaşı dökmek câizdir.
2. Hastanın yanında da böyle sessizce ağlanabilir.
3. Hastaları ziyaret etmek, müslümanın müslüman üzerindeki haklarındandır.
4. Yasak olan ağlamak değil, bağıra - çağıra ağlamaktır.
5. Peygamber Efendimiz, her halükârda tebliğ ve ikaz görevini yerine getirmiş ve böylece mü'minleri ne kadar sevdiğini açıkça göstermiştir.
6. Sahâbîler Resûl-i Ekrem Efendimiz'i her haliyle izlemeye çalışırlardı. Onunla sevinir, onunla ağlarlardı.





1668. Ebû Mâlik el-Eş‘arî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Ağıtçı, ölmeden önce tövbe etmezse, kıyamet günü üzerinde katrandan bir elbise ve uyuzlu bir gömlek olduğu halde mezarından kaldırılır."
Müslim, Cenâiz 29. Ayrıca bk. İbni Mâce, Cenâiz 51
Açıklamalar
Buraya kadar ölü arkasından yüksek sesle ağlamanın ölen için azâb vesilesi olduğuna dair hadisleri okuduk. Bu hadis ise, -bu işi ister alacağı para karşılığı san'at olarak yapsın, isterse özel olarak kendi yakınları için yapsın- ağıtçının âhiretteki durumunu açıklamaktadır.
Nâiha kelimesin in sonundaki yuvarlak tâ harfinin te'nis tâ'sı değil mübalağa tâ'sı olduğu görüşünü dikkate alarak bu kelimeyi "ağıtçı kadın" diye değil, kadın erkek bu işi yapan herkesi içine alacak şekilde "ağıtçı" diye tercüme ettik. Ne var ki, ağıtçılığı daha çok kadınların yaptığı da bir gerçektir. Bu durum dikkate alınarak nâiha kelimesin e "ağıtçı kadın" anlamı vermek de pek tabiî mümkündür.
Ağıtçının cezası, yaptığı işe pek uygun olarak belirlenm iş bulunmakt adır. Öteden beri yasçıların siyahlara bürünmesi her nedense âdet haline gelmiştir. Bunlar siyah elbise ve örtüler içinde gelip ölenin başucunda doğru-yanlış ama mutlaka acıklı, acındırıcı ve dokunaklı sözler söyleyerek oradakile rin duygularını tahrik ederler. Bu sebeple bu işi âdeta bir meslek gibi icra eden herhangi bir kadın ölmeden önce tövbe etmezse, kıyamette, üzerinde katrana bulanmış simsiyah bir elbise ve uyuz hastalığına yakalanmış gibi rahatsızlık veren bir gömlek giydirilm iş olarak kabrinden kaldırılır ve mahşerdekilerin önüne getirilir . Ağlarken söyledikleri sözlerle insanların duygularını tahrik ve onları rahatsız eden bu kadınlar, şimdi de kendileri ni son derece rahatsız eden bir giysi içinde o yaptıklarının cezasını çekerler. Yani "Suçun cinsinden cezâ" kaidesi burada da geçerlidir.
Hadîs-i şerîf, bir taraftan ağıtçının âhirette göreceği cezayı açıklarken bir yandan da bu cezayı, "ölmeden önce tövbe etmezse" diye tövbesizlik kaydına bağlamak suretiyle tövbeye teşvik etmektedi r. Can boğaza gelinceye kadar her günahtan tövbe edilebili r. Tövbede aslolan da işlenen günahın kesin olarak terkedilm esi ve Allah'tan bağışlanma dilenmesi dir. Yani bir anlamda her günahın tövbesi kendi cinsinden dir denilebil ir. Ağıtçılık yapanlar da bu yaptıklarını terketmek ve geçmişte yaptıkları için af dilemek suretiyle tövbe edebilirl er ve etmelidir ler. Aksi halde âhirette karşılacakları cezâ meçhul değildir. Hadisimiz o cezayı açık seçik ilan etmiş bulunmakt adır.
Öte yandan Ebû Dâvûd'un rivayet ettiği -zayıf olduğuna işaret edilen- bir hadîs-i şerîfte (Cenâiz 25), Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in ağıtçılık yapan ve onu dinleyen, ona ve yaptığı işe itibar ve iltifat edip bu kötü âdetin yayılmasına yardımcı olan kadına lânet ettiği bildirilm ektedir. O halde ağıtçıları dinlememe k ve onlara iltifat etmemek, ağıtçı olmayanla ra düşen bir görevdir. Böyle bir tavır geliştirilebilirse, ağıtçılar da ister istemez bu yaptıklarından vazgeçmek zorunda kalırlar.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Ölenin arkasından bağıra - çağıra ağıt yakmak, ağlamak ve ağlatmak (niyâha) haramdır.
2. Ağıtçılık yapan, tövbe etmeden ölürse, katrana bulanmış bir elbise ve uyuz gömleği giydirilm iş olarak kabrinden kalkar.
3. Her günahtan can boğaza gelinceye kadar tövbe edilebili r.
4. Günah işlemiş olmaktan çok, tövbe etmemekte n korkmak lâzımdır.





1669. Üseyd İbni Ebû Üseyd et-Tâbiî'nin, Hz. Peygamber'e biat etmiş kadınlardan birinden naklettiğine göre o hanım sahâbî şöyle demiştir:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in ma‘rufta itaat konusunda bizden aldığı biat içinde, iyilikte kendisine isyan etmeyeceğimiz, felâket anında yüz tırmalamayacağımız, ah-vah diye vâveyla koparmaya cağımız, yaka-paça yırtmayacağımız ve saç-baş yolmayacağımız sözü de vardı.
Ebû Dâvûd, Cenâiz 25
Üseyd İbni Ebû Üseyd
Adı, İbni Hacer tarafından Esîd olarak belirlene n (bk. Tehzîbuüt-Tehzîb, I, 343-344) Üseyd, genç tâbiîlerdendir. Babasının adı Yezid'dir. Ebû Yusuf (veya Ebû Sa‘id) künyesiyle bilinen Üseyd, muhtelif tâbiîlerden hadis rivayet etmiş güvenilir bir râvidir.
Haccac'ın hocası ve Ömer İbni Abdülaziz'in de vâlilerinden olan Üseyd'in rivayetle ri Buhârî'nin el-Edebü'l-müfred'inde, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbni Mâce’nin de Sünen'lerinde yer almaktadır.
Üseyd, Mansur'un halifeliğinin ilk yıllarında vefat etmiştir.
Allah ona rahmet eylesin
1671 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.





1670. Ebû Mûsa radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Ölen herhangi bir kişinin arkasından ağlayıcılar, ey kendisine dayandığımız, ey efendimiz vs. diye onu övmeye başladılar mı, adamın başına iki melek görevlendirilip dikilir ve onu tartaklay arak "Sen böyle biri miydin?" derler."
Tirmizî, Cenâiz 24
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1671. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"İnsanlar arasında iki âdet vardır ki bunlar küfür dönemi âdetidir: Nesebe sövmek, ölüye yüksek sesle ağlamak."
Müslim, İmân 121; Cenâiz 29. Ayrıca bk. Buhârî, Menâkıbü'l-ensâr 27; Tirmizî, Cenâiz 33
Açıklamalar
Birinci hadis, biraz yukarıda geçen 1665 numaralı hadiste Ümmü Atiyye tarafından genel bir ifade ile bildirile n "ölünün arkasından yüksek sesle ağlamama" sözünün, neleri içine aldığını göstermektedir. Çünkü burada sayılan yüz tırmalamak, ah-vah edip vâveyla koparmak, yaka-paça yırtmak ve saç-baş yolup dağıtmak niyâha esnasında yapılan fiillerdi r.
Bu hadiste ismi verilmeye n sahâbî hanımın bu açıklaması, Ümmü Atiyye'nin verdiği bilgiyi detaylandırıp desteklem ektedir.
İkinci hadis ise, ölen bir kimsenin aşırı birtakım nitelendi rmelerle övülmesi sonucunda görevli iki melek aracılığı ile itilip kakılarak o övgülere lâyık olup olmadığı sorulmak suretiyle azâb edildiğini bildirmek tedir. Bu hadîs-i şerîf de 1666 numaralı rivayette Abdullah İbni Revâha'nın söylediklerinin hem kaynağını hem de biraz daha açıklık kazandırılmış şeklini ortaya koymaktadır. Abdullah İbni Revâha hazretler i, kendisini n geçirdiği sorgulama yı yansıtan o sözüyle, Peygamber Efendimiz'in bu hadiste verdiği bilgiyi yansıtmış olmaktadır.
1582 numara ile "Nesebe Sövme Yasağı" konusunda geçmiş olan üçüncü hadise gelince, şimdiye kadar ölünün arkasından yüksek sesle ağlama işinde kendisine ağlananlar ile ağlayanların durumları anlatılmıştı. Bu hadiste ise, olayın temel niteliği, yani ölüye yüksek sesle ağlamanın bir Câhiliye âdeti olduğu bildirilm ektedir.
Hadiste geçen "küfr" kelimesi, Müslim'deki rivayetin (Cenâiz 29) açıkça ortaya koyduğu gibi, "Câhiliye işi (emrü'l-câhiliyye)" anlamındadır. İmandan çıkmak anlamında değildir. Esasen Ehl-i sünnet'in anlayışına göre herhangi bir haramı helâl saymadıkça, o yasağın çiğnenmesi insanı imandan çıkarmaz.
Öte yandan aynı değerlendirme, Buhârî'de (Menâkıbu'l-ensâr 27), hılâli'l-câhiliyye şeklinde ve Abdullah İbni Abbas'ın ifadesi olarak geçmektedir. Bu da küfür kelimesiy le Câhiliye âdetinin kastedild iğini ortaya koymaktadır.
Peygamber Efendimiz hadisimiz de genel bir belirleme yapmakta ve insanlar arasında sahih nesebe kötü söz söyleyip saldırma ve ölüye yüksek sesle ağlama âdetinin İslâm öncesi dönemden beri süregeldiğine dikkat çekmektedir. Bu ifade tarzından bu iki konu üzerinde ciddiyetl e durmak gerektiği anlaşılmaktadır.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Ölünün arkasından bağıra çağıra ağlamak, Hz. Peygamber tarafından alınan bîatlara konu olmuş ciddî yasaklard andır.
2. Ölü hakkındaki aşırı övgüler, onun "sen böyle biri misin?" diye sorgulanıp azarlanma sına vesile olur.
3. Niyâha Câhiliye döneminin kötü âdetlerindendir.
4. Ağıtçılara değer vermek, ağıtçılığın yaygınlaşmasına yardımcı olmak demektir.
FALCILARA VE KÂHİNLERE İNANMA YASAĞI
GAYBDEN HABER VERDİĞİNİ SÖYLEYEN KÂHİNLERE, MÜNECCİMLERE, GİZLİ İŞLERİ ORTAYA ÇIKARACAĞINI İDDİA EDENLERE, KUM, ÇAKIL, ARPA VE BENZERİ ŞEYLERLE FALCILIK YAPANLARA GİTMENİN VE SÖYLEDİKLERİNE İNANMANIN NEHYEDİLMİŞ OLDUĞU
Hadisler







1672. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Bazı insanlar Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'e kâhinleri (n yaptıkları hakkında fikrini) sordular da Resûl-i Ekrem:
- "Aslı olan, (doğru) bir şey değildir" buyurdu.
- Ey Allah'ın Resûlü! Ama onların bize verdikler i geleceğe ait bazı haberler söyledikleri gibi çıkıyor, dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
- "Onların bu tür haberleri (görevli meleğin ilham ettiği) gerçeklerdendir. Onu bir cin meleklerd en kaparak kâhin dostunun kulağına fısıldar. O kâhinler de bir doğruya yüz yalan karıştırır (halka sunar) lar" cevabını verdi.
Buhârî, Tıb 46, Bed'ül-halk 6, Tevhîd 57; Müslim, Selâm 122-124
Buhârî'nin bir rivayetin de (Bed'ül-halk 6) Âişe radıyallahu anhâ, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işitmiştir:
"Melekler buluta (anân) inerler, gökte geleceğe yönelik verilmiş kararları birbirler ine aktarırlar. Bu esnada şeytan, kulak hırsızlığı yaparak edindiği bilgiyi kâhinlere fısıldar. Onlar da bu habere kendilikl erinden yüz yalan katarlar."
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.





1673. Safiyye Binti Ebû Ubeyd, Nebî sallallah u aleyhi ve sellem'in bir eşinden naklen Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu bildirmiştir:
"Kim, çalıntı veya yitik bir malın yerini haber veren kimseye (arrâfa) gidip ondan bir şey sorar, söylediğini de tasdik ederse, o kişinin kırk gün hiçbir namazı kabul olunmaz."
Müslim, Selâm 125. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 429, IV, 68, V, 380
Safiyye Binti Ebû Ubeyd
Ebû Ubeyd İbni Mes'ûd es-Sekafî'nin kızı olan Safiyye, Hz. Ömer'in halifeliği döneminde Abdullah İbni Ömer ile evlendi. İbni Ömer, Safiyye ile evlenirke n babası Hz. Ömer'in dört yüz dirhem mehir verdiğini, kendisini n de babasından gizli olarak yüz dirhem daha ilâve ettiğini bildirmek tedir. Safiyye'nin sahâbî olduğunu söyleyenler var ise de Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in vefatında henüz temyiz çağında olmadığı anlaşılmaktadır. Tabiîlerin büyüklerinden olan Safiyye, Hz. Ömer, Hafsa, Âişe ve Ümmü Seleme'den hadis rivayet etmiştir. Kendisind en de kocası İbn Ömer'in oğlu Sâlim, azatlı kölesi Nafi', Abdullah İbni Dînâr ve Mûsâ İbni Ukbe gibi meşhur muhaddisl er rivayette bulunmuştur. İbni Ömer'den ikisi kız altı çocuğu olan Safiyye, güvenilir hadis ravilerin dendir.
Rivayetle ri Buhârî'nin el-Edebü'l-müfred'inde ve Müslim'in Sahih'i ile Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbni Mâce'nin Sünen'lerinde yer almaktadır.
Büyük bir ihtimalle Abdullah İbni'z-Zübeyr'in halifeliğini ilan ettiği yıllarda vefat etti.
Allah ona rahmet eylesin.
Açıklamalar
Bu iki hadis, kâhinlerin verdikler i haberleri n yüzde doksan dokuz uydurma olduğunu, çalıntı veya yitik malların yerini haber verdiğini iddia eden kişilere (arrâf) inanmanın yasaklandığını ve bedelini haber vermekted ir. Şimdi bunları sırasıyla açıklayalım:
Kâhin, gelecekte n haber verdiğini iddia eden falcı demektir. Kehânet gaybden haber verme işidir, yani falcılıktır. Arrâf da bir anlamda kâhin demektir. Ancak arrâf, çalınmış veya kaybolmuş herhangi bir malın veya eşyânın yerini haber vermekle mesleğini yürütür. Bir de müneccim vardır ki, o da aslında kâhindir. Ancak o, olacak hâdiseleri yıldızlara bakarak bildiği iddiasındadır.
Gelecekte nelerin olacağını merak edip önceden bilme isteği, her dönemde insanların şu veya bu ölçüde ilgisini çekmiş bir konudur. Bu durum çağımızda da özellikle dinî inançları zayıf olan kimseler arasında değişik isimler altında sürüp gitmekted ir. Basın yayın organlarında her gün yayınlanan fallar bunun en görünür ve yaygın örneğini teşkil etmektedi r.
İnsanoğlunun ihtiyaç hissettiği her konuyu, daha doğru bir deyimle insanın her zaafını farklı boyut, mâhiyet, şekil ve isimlerle de olsa kötüye kullanma girişimleri her devirde ve yörede bulunagel miştir. Gerçeğin unutulduğu dönem ve yörelerde bu istismar akıl almaz boyutlara çıkmış ve kâhinler toplumları yönlendirir ve yönetir konuma bile gelmişlerdir. İşte bu acı durumu, herşeyin en doğrusunu bildiren Resûl-i Ekrem Efendimiz'in birinci hadisteki açıklamasından öğreniyoruz.
İslâm'dan önceki Câhiliye döneminin acı ve katı gerçeği, kâhinlere müracaat edip onlardan bilgi alma alışkanlığı hakkında kendisine gelip soru yönelten bir grup müslümana Efendimiz; o kâhinler ve söyledikleri itimat ve güvene değmez, yaptıkları doğru değildir, cevabını vermiştir. Bütün falcıların ve fal tutsaklarının yaptığı gibi bu insanlar da Efendimiz'e, bazan da olsa bu kâhinlerin dedikleri nin gerçekleştiğini, söylediklerinin doğru çıktığını hatırlatmışlardır. Efendimiz, arada bir doğru çıkan sözlerinin kaynağını, şeytanların, meleklerd en kulak hırsızlığı yoluyla öğrenip kâhin dostlarına ulaştırdıkları bilgi olduğunu bildirmiştir. Gerek bu istihbârât casusluğu yapan cinlerin gerekse bilgiyi elde eden kâhinlerin kendilikl erinden o doğruya yüz yalan katarak pazarladıklarını çok kesin bir şekilde ifade buyurmuştur.
Bu kulak hırsızlığının nasıl cereyân ettiği ise, birinci hadisin Buhârî'den nakledile n ikinci rivayetin de yine Efendimiz tarafından açıklanmaktadır. Anân denilen buluta kadar inen melekler geleceğe dair bazı şeyleri kendi aralarında konuşurlarken şeytanlar bu konuşmalardan bazı bilgileri kapıp sür'atle yerdeki dostları kâhinlere ulaştırırlar.
Bu durum, yaşadığımız teknoloji çağında bütün gelişmişliğe rağmen ve belki de bu gelişmişliğin tabiî bir sonucu olarak her haberleşme ağına bir şekilde girilip bilgi sızdırmaya benzemekt edir. Bilgi sızdırma yöntem ve eylemleri nin melekler ile şeytanlar arasında da yaşandığı anlaşılmaktadır. Aslında bu bilgi sızdırma olayı, yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerîm tarafından da doğrulanmıştır. Ancak bir başka gerçek daha vardır. O da İslâm geldikten sonra şeytanların bu istihbârât kapılarının kapanmasıdır. Yüce Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmakt adır:
"Biz, yakın göğü yıldızların ışıklarıyla donattık ve onu azgın şeytanlardan koruduk. Artık onlar (semalara yükselip de) "mele'-i a'lâ"yı (yüce topluluğu) dinleyeme zler, her taraftan yıldız mermileri yle taşlanırlar, kovulup atılırlar ve onlar için ayrılmaz bir azâb vardır. Şayet (melekleri n konuşmalarından) bir haber kapıp kaçan olursa, onu da (önüne geleni) delip geçen bir parlak yıldız takip eder" [Saffât sûresi (37), 6-10].
Bu âyetleri dikkate alan İslâm bilginler i, şeytanların gökyüzünden kâhinlere bilgi sızdırma işinin Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in peygamber olarak gönderilmesinden sonra bittiğini ve kâhinlerin geleceğe dair verdikler i bilgiler içinde hiç bir gerçek unsurun bulunmadığını kabul etmişlerdir. Sadece cinlerin, dünyanın herhangi bir yerinde olacakları değil, olan biten şeylerin haberleri ni kâhin ve arrâflara ulaştırmaları söz konusu olabilir, demektedi rler. Hatta bu son ihtimali de geçerli görmeyip muhal sayan âlimler vardır.
Müneccimlerin yaptıkları da yıldız hareketle rini izleyerek doğru-yanlış birtakım tahminler de bulunmakt an ibarettir . Bunda da yalan ve yanlış ağırlıklıdır. Ancak burada astronomi ilminin müneccimlikle hiç bir ilişkisi olmadığı unutulmam alıdır.
İkinci hadiste, çalıntı veya yitik eşya ve malların yerini bildiği iddiasındaki arrâflara gidip onlara inanma gafletini gösteren kimseleri n gelecek kırk gün içinde kılacakları namazlarının kabul edilmeyec eği, onların böylece cezalandırılacağı bildirilm ektedir.
Bilindiği gibi namazı şartlarına uygun olarak kılan kimse iki sonuca ulaşır: Birincisi, borcunu ödemiş olur. İkincisi, sevap kazanır. Bu hadiste arrâfa giden ve verdiği habere inanan kişinin kırk günlük namazlarını iade etmesi istenmemiş, hiç bir âlim de bu görüşü ileri sürmemiştir. O halde bu kırk gün süreyle namazın kabul edilmemes i meselesin in yorumlanm ası gerekmekt edir. Ulemâmız bu namazları, gasbedilm iş bir mekânda kılınan namaza benzetmişler, namaz borcu ödenir ama sevap kazanılamaz, demişlerdir. Fakat Ali el-Kârî, bu yorumun kesin olmadığını söyleyerek, onu ağır bulduğunu îma etmiş ve bunun, namazını dosdoğru kılan kimseye fazladan ikram edilecek sevabın verilmeme si anlamında olduğunu belirtmiştir (bk. Mirkâtül-mefâtîh, VIII, 393).
Diğer taraftan ibadetler arasında özellikle namazın kabul edilmeyec eğinin bildirilm esi, büyük bir ihtimalle onun, "dinin direği" niteliğine sahip olması dolayısıyladır; bu da işin ciddiyeti ni gösterir. Kırk günlük süre sözü de mahrumiye tin büyüklüğünün bir ifadesi olsa gerektir. Falcılara, kâhinlere bir defacık gidip onlara bir şey sormanın cezası bu kadar ağır ise, bunu sürekli yapanların mahrumiye tlerinin ne kadar büyük olacağını oturup düşünmek gerek.
Açık gerçekleri bırakıp ihtimalle r ve yalanlar deryasında kıvranıp durmanın kimseye kazandıracağı bir şey yoktur. Fakat kaybettir eceği çok şey vardır.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. İslâm, kehânetin her çeşidini ve kâhinlere inanmayı yasaklamıştır.
2. Kâhinlerin verdikler i haberleri n hiç bir gerçek tarafı yoktur. Binde bir doğru çıkan bir söz olursa o da tamamen tesadüf eseridir. Yalancının, doğru söyleme ihtimali de bulunmasına rağmen nasıl şahitliği kabul edilmezse, hiç bir kâhin ve falcının sözüne de aslâ itibar edilemez.
3. Çalıntı, yitik eşya ve malların yerini söyleyeceği iddiasındaki arrâf ve kâhinlere bir şey sorup ona inanmak, kırk gün süre ile namazın sevabından mahrum kalmayı gerektire n bir cinâyettir.
4. Fal ve kehânetin her çeşidinden uzak durmak gerekir.



1674. Kabîsa İbni'l-Muhârık radıyallahu anh, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'i şöyle buyururke n dinledim, demiştir:
"Kuşları ürkütüp isimlerin den, seslerind en ve hareketle rinden mânalar çıkarmak, uğursuzluğa inanmak, kum üzerine çizgiler çizerek geleceğe yönelik hükümler çıkarmak bir çeşit sihir ve kehânettir."
Ebû Dâvûd, Tıb 23. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III,477, V, 60
1676 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.





1675. İbni Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Yıldızlardan bir bilgi edinen, bir parça sihir elde etmiş olur. Bilgisi arttıkça günahı da artar."
Ebû Dâvûd Tıb 22, 51. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 28
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.









1676. Muâviye İbni'l-Hakem radıyallahu anh şöyle dedi:
- Ey Allah'ın Resûlü! Ben, yeni müslüman olmuş biriyim. Allah Teâlâ bizi İslâm ile şereflendirdi. Bizden öyle kimseler vardır ki, kâhinlere gider, onların söylediklerine inanırlar, dedim.
- "Artık onlara gitmeyin (söylediklerine de inanmayın)!" buyurdu. Ben:
- Bizden kimileri de kuşların ötmesini, sağa -sola uçmasını uğursuzluk sayarlar, dedim.
- "Bu, içlerinde buldukları bir zan, bir duygudur; bu his onlara mâni olmasın" buyurdu. Ben:
- Bizden kum üzerine birtakım çizgiler çizen ve öylece hüküm çıkarmaya çalışanlar da var, dedim.
- "Peygamber lerden biri de çizgi çizerdi. Kimin çizgisi onun çizgisine uygun düşerse o isabet etmiş olur" cevabını verdi.
Müslim, Mesâcid 33. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, salât 167; Nesâî, Sehiv 20
Açıklamalar
Bu üç hadis kehânet çeşitleri, müneccimlik ve Câhiliye dönemi insanlarının yaptıkları falcılıklar karşısında Hz. Peygamber'in aldığı tavrı ve getirdiği tedbirler i bize haber vermekted ir. Şimdi bunları sırasıyla ele alalım.
Birinci hadiste kuşları ürkütüp veya dağıtıp onların hareketle rinden anlamlar çıkarmak yahut karga ile gurbete, hüdhüd (ibibik) ile hidayete hükmetmek gibi kuş isimlerin den bazı neticeler e gitmek demek olan iyâfe'nin, kuşların ötüşünde veya uçuşunda uğursuzluk vehmetmen in (tıyere), kum veya toprak üzerine birtakım çizgiler çizerek, çakıl taşı, nohut, bakla vs. ile fal açmanın (tark) açık açık kehânet ve göz boyama (cibt) olduğu ifade edilmekte dir. Cibt aynı zamanda Allah'tan başka tapınılan her sahte ilâh ve put anlamına da gelmekted ir. Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: "Kendileri ne Kitap'tan nasip verilenle ri görmedin mi? Putlara ve Tâğûta inanıyorlar. Sonra da kâfirler için, "Bunlar Allah'a iman edenlerde n daha doğru yoldadır" diyorlar" [Nisâ sûresi (4), 51].
Cibt'i şeytan olarak yorumlaya nların bulunduğu da dikkate alınacak olursa, bu hadiste sayılan üç yanlışın her birinin "şeytan işi" olduğu anlamı çıkar. Cibt'i sihirbaz diye yorumlaya nlara göre ise, bu üç yanlışın şirk kökenli tavırlar olduğu söylenmiş olur. Bu sayılan mânaların hangisi kabul edilirse edilsin, bu hadiste zikredile n işlerin İslâm'ın yasakladığı birtakım anlamsız ve yanlış işler olduğu ve bunlardan kaçınmak gerektiği ortaya çıkar.
İkinci hadis ise, birincisi nden biraz daha farklı olarak daha yükseklerdeki yıldızların hareketle rinden bir şeyler öğrenmeye ve ileride meydana gelecek bazı olayları bu yolla bilmeye kalkışmanın, bir çeşit sihirbazlık öğrenmek anlamına geldiğini belirtmek te, bu konuda ne kadar ısrar edilirse sihirbazlık iddiasında da o kadar ileri gidilmiş olacağını bildirmek tedir. Burada bir noktayı çok iyi anlamak gerekmekt edir. Bu hadîs-i şerîfte, yıldızların durum ve hareketle rinden ileride şöyle şöyle olayların meydana geleceği, fiyatların artacağı, kıtlık vs. olacağı, savaş çıkacağı gibi birtakım kehânette bulunanla r yani yıldız falcılığı yapanlar kötülenmektedir. Rasathane gözlemcilerinin hesaplama ları sonucunda ayların başlangıcını, ay veya güneş tutulması zamanlarını, hava durumu tahminler ini yapmanın hadisimiz deki yasakla bir ilgisi yoktur. Astronomi ilmi de bu yasağın dışındadır.
Öte yandan yüce kitabımız Kur‘ân-ı Kerîm, yıldızların yön tayini ve yol bulmada insanlara yardımcı olduğunu bildirmek tedir. Şöyle buyurulma ktadır: "O Allah, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır.."[En‘âm sûresi (6), 97]. "Onlar yıldızlarla da yollarını doğrulturlar" [Nahl sûresi (16), 16].
Yıldızlara bakarak kıble yönünü, vakitleri ve yol tayinini yapabilec ek kadar bilgi edinmek hiç bir zaman menedilmiş değil, aksine yukarıda meâllerini verdiğimiz âyetlerle teşvik edilmiştir. Yasaklana n şey, müneccimlerin yaptıkları gibi yıldızlara bakıp gelecek hakkında ahkam kesmeye kalkışmaktır.
Özellikle yeni yıla girerken hemen hemen dünyanın her ülkesinde falcı ve kâhinlerin değişik yöntemlerle bu arada yıldızların durum ve hareketle riyle yeni senede olacak bazı olaylarda n söz ettikleri ni görürüz. Yarın kendi başına neler geleceğini bilemeyen bu insanların, dünyanın veya ülkenin bir yılında neler olacağını tahmin etmeye kalkıştıklarına üzülerek şahit oluruz. Bütün bunlar birer kehânet ve göz boyamakta n başka bir şey değildir. Kısacası aldanmak ve aldatmaktır. Bizim inancımıza göre gaybı yalnızca Allah bilir.
Hadisin sonundaki "zâde mâ zâde" beyanı, Hz. Peygamber'e ait ise, "Bir kimse yıldız ilmini öğrendikçe sihir bilgisi artar" demek olur. Yok eğer râvînin sözü ise, o takdirde, "Hz. Peygamber bu konuda daha çok şeyler söyledi" anlamına gelir. Her iki halde de netice değişmez, bu konunun ısrarla yasaklanmış olduğu anlaşılır.
Üçüncü hadis, yeni müslüman olmuş Muâviye İbni'l-Hakem'in, Resûl-i Ekrem Efendimiz'den bilgi alıp aydınlanmak maksadıyla önceki hayatına ait bazı davranışları gündeme getirdiğini bize haber vermekted ir.
Muâviye, geçmişte kâhinlere gittikler ini ve onları dinledikl erini söyleyince, Efendimiz'den "Artık onlara gitmeyin, söylediklerine de itibar etmeyin, inanmayın" cevabını almıştır. İslâm'ın kehânet ve falcılığa aslâ itibar etmediği böylece kesin olarak bir kez daha Efendimiz tarafından teyid ve beyan edilmiştir.
Yine Muâviye "Bizden uğursuzluğa inananlar vardı" deyince Efendimiz, “Bu, insanlık halinin bir sonucu olarak, kalbe gelen bir zan, bir duygudur. Bu, kimseyi yapacağı işten alıkoymasın”  buyurmak suretiyle hem bazı şeylerde uğursuzluk vehmetmen in mevcudiye tini kabul etmiş hem de bunun bir zandan ibaret olduğunu, insanı yapacağı işten alıkoymaması gerektiğini ortaya koymuştur.
İnsan zaman zaman içinde bir vehim ve bir zan hissedebi lir. Bazı şeylerin kendisi için iyi olmayacağını, uğursuzluk getireceğini düşünebilir. Bunun herhangi bir sakıncası yoktur. Ancak bu zannın etkisinde kalarak, yapılacak işi aksatmama k gerekir. Aksi halde bir zandan ibaret olan uğursuzluk, inanç haline dönüşür ve kişinin hayatına yön vemeye başlar ki, işte bu yasaktır.
Hayatı hakkında 702 numaralı hadiste kısa bilgi verdiğimiz Muâviye İbni'l-Hakem, üçüncü olarak bazı kimseleri n de Câhiliye döneminde birtakım çizgiler çizerek gelecek hakkında tahminler yürüttüğünü söylüyor. Bu tür bir uygulamanın da var olduğunu bildiriyo r. Buna karşı Peygamber Efendimiz; geçmiş peygamber lerden birinin, ilâhî iradeye tâbi olarak böyle bazı çizgiler çizdiğini bildirip, "Çizgisi ona muvafık düşen isabet etmiş olur" buyuruyor . Yani, böyle bir uygunluk sağlayan için bu işi yapmak mübahtır. Fakat hiç kimse böyle bir uygunlukt an söz edemeyeceğine göre bu işi yapmak mübah değildir.
Peygamber Efendimiz bu beyanı ile, ismini vermediği o peygamber in yaptığı işin bu yasak çerçevesine girmediğini belirtmiş olmaktadır ki doğrusu da budur. Hiç bir peygamber gayr-i meşrû bir iş yapmaz. Üstelik bir işin bizim için yasaklanmış olmasıyla daha önce birileri için mübah olması farklı şeylerdir. Bunların karıştırılmaması gerekir.
 Burada Peygamber Efendimiz, hem tarihî bir gerçeği tarihi zeminde haber vermiş hem de işin bizim bakımımızdan hükmünü açıkca belirlemiş olmaktadır.
Burada şuna da işaret edelim ki, kehânet ve falcılığa karşı çıkan dinimiz, yapacakla rı işin sonucu hakkında tereddüt içinde kaldıkları zaman müslümanları istihâre yapmaya, yani, "Ey Rabbim! Yapmak istediğim şu işimin işlenmesi veya terkinden hangisi hakkımda hayırlı ise onu bana kolay kılmanı diliyorum" diye hayırlı olanın kendisine kolaylaştırılmasını dilemeye çağırmıştır.
"İstihâre ve Müşavere" konusunda 719 numaralı hadisi açıklarken hakkında genişce bilgi verdiğimiz İstihâre namazı ve duası, mü'min için ruhî bir dayanak ve tatmin kaynağıdır. Onu her türlü yanlıştan ve tereddütten kurtaraca k kulluk çizgisinde devamını sağlayacak en sağlıklı bir yoldur.
Ayrıca dinimiz bize bir de hayra yorumlama (tefe'ül) yolunu tavsiye etmektedi r. 1678-1681 numaralı hadisleri n bulunduğu "Uğursuzluğa İnanma Yasağı" konusunda bu mesele hakkında ayrıca bilgi vermeye çalışacağız.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Kuşların ses ve hareketle rinden anlamlar çıkarmak, uğursuzluğa inanmak ve yere çizilen çizgilerle veya atılan taşlar ve benzeri şeylerle falcılık yapmak, şirk kokan bir tutum ve bir kehânettir.
2. İlm-i nücûm öğrenip yıldız falcılığına kalkışmak, sihir öğrenmek ve sihirbazlık yapmak demektir.
3. İslâm, Câhiliye devrinin kalıntısı olan kehânet ve falcılığı bütün çeşitleriyle yasaklamıştır.
4. Dinimiz, yapacağı işin, kendisi hakkında hayırlı olup olmadığını merak edenlere istihâre namazı ve duası gibi çok tabiî, tatminkâr ve tevhid inancının gereği olan bir yol göstermiştir.




1677. Ebû Mes'ûd el-Bedrî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem, köpek parasını, fuhuş gelirini ve falcılık ücretini yasaklamıştır.
Buhârî, Büyû 25, 113, İcâre 20, Talâk 51, Tıb 46, Libâs 86, 96; Müslim, Müsâkât 40. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Büyû 26, 63; Tirmizî, Büyû 46, 49, 50, Nikâh 37, Tıb 23; Nesâî, Sayd 15, Büyû 91, 92, 94; İbni Mâce, Ticârât 9
Açıklamalar
Buraya kadar kehânet ve falcılığın çeşitleri, asılsızlığı ve sorumluluğu üzerinde durulmuş; İslâm'ın, bu tür yollarla insanların aldatılmasını kabul etmediği, böyle şeylerin Câhiliye dönemi kalıntısı olduğu bildirilm işti. Burada ise, kehânet ve falcılığın bir gelir kapısı olarak kullanılmasına, kâhinlik yapmak suretiyle ücret alınmasına yasak getirilmiş olduğunu görüyoruz. İş, meşrû olmayınca ondan elde edilen gelir de meşrû bir kazanç sayılmamaktadır.
Hadiste geçen hulvân-ı kâhin ifadesi kâhinin bahşişi, falcının avantası, şirinliği anlamına gelir. Kâhin, falcı ve bakıcılar elde ettikleri ücreti herhangi bir sermaye karşılığı olmadan, yorulmada n, kolayca aldıkları için bu ifade kullanılmış olmalıdır. Böyle havadan ve yalan istihbârât karşılığı alınan ücretin helâl olmadığı, olamayacağı Efendimiz'in onu yasaklama sından anlaşılmaktadır. Bu ücretin haramlığı hadiste geçen yasaklanmış diğer iki gelir ile bir arada zikredilm iş olmasıyla da iyice ortaya çıkmış olmaktadır.
Köpek satışından elde edilen para ve fuhuş kazancı da haramdır. Köpek parasının nehyedilm esi, köpeğin kendisini n necis olmasındandır. Necis olan şeyin satışı sahih değildir. Yine de köpek satışlarından elde edilen paranın hükmü konusunda âlimler arasında görüş farklılığı bulunmakt adır. Ona hiç bir ayırım yapmaksızın haramdır diyenler olduğu gibi, mekruhtur diyenler de bulunmakt adır. Mâlikîler kendisind en istifade edilen köpeklerin satışı câiz ve parası mübahtır görüşündedirler. Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf'a göre sadece saldırgan köpeğin (kelb-i akûrun) alım- satımı câiz değildir. Domuz hariç, yırtıcı hayvanlar dan, köpek, pars, aslan, kaplan, kurt, ayı, kedi ve benzeri tırnaklıların alım satımı câizdir. Şâfîlere göre bunların alım-satımı caiz değildir. Hanefîler köpeği bekçi, polis, çoban ve av köpekleri gibi, eğitilmiş olup olmamak bakımından bir ayırıma da gitmezler . Böylece Hanefiler e göre köpek satışına ve parasının alınmasına dair nehiy geçersizdir, yürürlükten kaldırılmıştır.
Ancak çağımızda ve özellikle büyük şehirlerde görülen, hiç bir ciddî ihtiyacı da karşılamayan evlerde beslenen arabalard a gezdirile n süs köpeklerinin alım-satımı, onlar çevresinde yapılan yatırımlar ve kurulan sanayi, dünyada bunca aç bî ilaç insan varken ekonomik açıdan tam bir israfı; psikoloji k ve ahlâkî açıdan da tam bir iflâsı belgeleme ktedir. Bu konuda yasağın bize göre tümüyle yürürlükten kaldırılmış olduğunu düşünmekte isabet yoktur. Çağımız insanı Câhiliye insanları gibi, "çocuğunu öldürüp köpeğini beslemekt edir" (bk.Dârimî, Mukaddime 1).
Mehr-i bağy, fuhuş ve zina karşılığında kadına verilen ücret demektir. Ona mehir denmesi, nikahtaki mehire şeklen benzemesi sebebiyle dir. İsmet, iffet ve namusun bedeli olan bu gelir haramdır. Hatta bir hadisin ifadesiyl e habîstir, necâsetten ibarettir (bk. Müslim, Müsâkât 41; Ebû Dâvûd, Büyû' 38, Tirmizî, Büyû' 46). Fuhuş sektörünün günümüzde kazandığı boyut dikkate alınınca bu yasağın da toplumun her bakımdan sağlığı için ne kadar yerinde bir yasak olduğu anlaşılacaktır. Öte yandan Ehl-i sünnet âlimlerinin yürürlükten kaldırılmış olduğunu kabul ettikleri müt'a nikahı'nda kadına verilen ücretin de bu nikahı kabul etmeyenle rce mehr-i bağy sayılması pek tabiîdir. Bu nikâhı meşrû kabul edenlere göre ise, verilen ücret de meşrûdur.
Hadiste bu üç gelirin yasaklanmış olduğunun bir arada bildirilm esi, sadece hüküm açısından değil, toplumda meydana getirdikl eri inanç ve ahlâk yıkımı bakımından da aralarında bir etki birliktel iğinin bulunduğunu göstermektedir.
Kitap ve Sünnet'in belirlediği ilkelerin bütün zamanlara yönelik geçerli yönleri bulunmakt adır. Bu hükümleri belli yöre veya olaylarla sınırlı görüp öylece hüküm vermek, sonraki gelişmeler karşısında zorluklar la karşılaşmaya vesile olabilir. Bu sebeple dinimize, kıyamete kadar yürürlük tanınmış olduğuna göre, hükümler konusunda da bu esnekliği korumak en isabetli yol olacaktır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Falcı ve bakıcıların aldığı ücret haramdır. Bunu geçim vasıtası olarak kullanmak câiz değildir. Tabiatıyla falcılara para vermek de yasaklanmıştır.
2. Fuhuş ve zina geliri haramdır.
3. Köpek alım-satımından elde edilen para da -ihtilaflı olmakla beraber- bu hadise göre yasaklanmıştır.
 





UĞURSUZLUĞA İNANMA YASAĞI
Hadisler


1678. Enes radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Hastalığın kendiliğinden bulaşması yoktur. Uğursuzluk da yoktur. Ben hayra yormayı yeğlerim." Sahâbîler:
- Hayra yorma (tefe'ül) nedir? dediler.
- "Güzel, olumlu sözdür" buyurdu.
Buhârî, Tıb 19, 43-45; Müslim, Selâm 102, 107, 110, 114, 116. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tıb 24; İbni Mâce, Mukaddime 10, Tıb 43
1681 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1679. İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Hastalığın kendiliğinden bulaşması yoktur. Uğursuzluk da yoktur. Eğer bir şeyde uğursuzluk olacak olsaydı evde, kadında ve atta olurdu."
Buhârî, Cihâd 47, Nikâh 17, Tıb 43. 54; Müslim, Selâm 115-120. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tıb 24; Tirmizî, Edeb 58; Nesâî, Hayl 2; İbni Mâce, Nikâh 55
1681 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.



1680. Büreyde radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem uğursuzluğu kabul etmezdi.
Ebû Dâvûd, Tıb 24. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, I, 257, 304, 319, V, 347
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.







1681. Urve İbni Âmir radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in huzurunda uğursuzluktan söz edildi. Bunun üzerine:
"En güzeli hayra yormadır. Uğursuzluk, hiçbir müslümanı teşebbüsünden vazgeçirmesin. Herhangi biriniz hoşlanmadığı bir şey gördüğü zaman; "Allahım! İyilikleri sadece sen verirsin; kötülükleri yalnız sen giderirsi n. Günahtan kaçacak güç, ibâdet edecek kuvvet ancak senin yardımınla kazanılabilir" diye dua etsin, buyurdu.
Ebû Dâvûd, Tıb 24. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II. 387, III, 349
Urve İbni Âmir
el-Kureşî ve el-Cühenî nisbeleri yle anılan Urve'nin sahâbî mi tâbiî mi olduğu konusunda görüş ayrılığı bulunmakt adır. İbni Hıbbân tâbiîdir derken İbnu'l-Esîr, sahâbî olduğunu kaydetmek tedir. Nevevî de onu sahâbî olarak değerlendirmiştir.
Hakkındaki bu görüş ayrılığı sebebiyle Hz. Peygamber den yaptığı rivayetle rin mursel olduğu kabul edilmekte dir. Rivayetle ri Sünen sahipleri tarafından nakledilm iştir. Hakkında başkaca bilgi bulunmama ktadır.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Konumuzla doğrudan ilgisi bulunmaya n advâ, hastalığın kendiliğinden, durup dururken bir başkasına bulaşması, sirâyet etmesi demektir. Allah Teâlâ dilemedikçe hastalığın bizâtihi sirâyet etmesi mümkün değildir. Bunun böyle olması, hastalıklardan korunma tedbirler inin alınmasının gereksiz olduğu anlamına asla gelmez. Allah dilerse, ne kadar tedbir alınırsa alınsın yine de hastalık sirâyet eder. Hatta büyük harcama ve yatırımlar yapılmasına, dünyanın imkânının seferber edilmesin e rağmen hastalığın bulaşması önlenemeyebilir. Yine Allah dilerse, hiç bir tedbir almayan kimseye hastalık bulaşmaz. Meselenin temelde kimin iradesine bağlı olduğunu bilmek başka şey, kendine düşeni yapıp alabileceği tedbiri almak başka şeydir. "Ben şu tedbiri aldım da o beni korudu" demek ise, daha başka bir şeydir. Burada işte böyle demenin yanlışlığına dikkat çekilmektedir. Her şey Allah'ın dilemesin e bağlıdır.
"Bulaşıcı bir hastalığa yakalanmış olan ilk canlıya o hastalığı kim bulaştırdı?" sorusu, Peygamber Efendimiz'in "Hastalığın kendiliğinden sirâyeti yoktur" beyanının anlaşılmasını kolaylaştıracak bir sorudur. Nitekim vebâ hastalığı için Efendimiz'in önerdiği karantina kuralı da bu hususu iyice anlaşılır kılmaktadır. "İçinde bulunmadığın bir yerde vebâ hastalığı görülürse, (bana bir şey olmaz, tedbirimi alırım diyerek) sen oraya girme; bulunduğun yerde zuhur ederse, (mutlaka hastalanırım korkusuyl a) orayı terketme!" (Ahmed İbni Hanbel, Müsned I, 192).
Dikkat edilecek olursa, bu hadislerd e hastalıkların bulaşma kabiliyet leri ve sirâyet olayları reddedilm iyor, bunun Allah'ın iradesi dışında kendiliğinden olacağı inancı red ve tashih ediliyor. İlaçlar nasıl tedâvide birer araçtan ibaret olup şifâ Allah'tan ise, hastalıkların yayılması da Allah'ın iradesiyl e cereyan eder. Aynı ilaçlar bir hastanın iyileşmesine vesile olurken bir başka hastada aynı veya benzer bir iyileşmeye sebep olmadığı, hatta bazı hastaları olumsuz etkilediği de bilinen gerçeklerdendir. Demek ki, vasıtaların ve tedbirler in ötesinde onları geçerli ya da geçersiz kılan bir küllî irade vardır. İşte müslüman o iradeyi gözardı etmeyecek tir. Çünkü iman, bu iradenin farkında olmak suretiyle yaşatılabilir.
Aynı durum, tıyere, tetayyür diye ifade edilen uğursuzluk, uğursuz sayma olayında da söz konusudur . Esasen uğursuzluk diye bir şey yoktur. Asıl uğursuzluk, uğursuzluk vehmine kapılmaktır. İnsanlar, tarih boyu bir çok şeyi iyiye veya kötüye yormuşlardır. Bir şeyi ve olayı kötüye yormak ve o kötü yorumun tutsağı olmak dinimizce reddedilm iştir. Önceki konuda da geçtiği gibi kuş ötmesini, kuşların sağa sola uçuvermesini, karşısına çıkan hayvanları, onların isimlerin i birtakım istenmeye n sonuçların habercisi gibi yorumlayıp yapacağı işten geri durmak, sağlam bir Allah inancına sahip olan insanların yapacağı bir şey değildir. Bu sebeple Efendimiz kesin olarak "lâ tıyerete = Uğursuzluk diye bir şey yoktur" buyurmuştur. Üçüncü hadiste belirtild iği üzere kendisi de hiçbir zaman hiçbir şeyi uğursuz saymamıştır. Her konuda olduğu gibi bu meselede de onun sözü ile fiili tam bir uyum içindedir.
 İkinci hadiste "Şayet uğursuzluk diye bir şey olacak olsaydı, evde, kadında ve atta olurdu" buyurması, uğursuzluk diye bir kavram gerçek olsaydı, insanların uzun süre içinde yaşadıkları, beraber oldukları ve faydalandıkları mesken, hanım ve at gibi kendileri ne en yakın nesnelerd e onunla karşılaşmaları düşünülebilirdi anlamındadır. Evde, kadında ve atta uğursuzluk vardır demek değildir. Efendimiz'in bu beyanı, insanların en çok uğursuzluk vehmettik leri üç nesne konusunda ki genel ve yaygın kanıyı ortaya koyup bunun asılsız olduğunu anlatmak maksadına yönelik bir açıklamadır.
"Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş" olan Peygamber Efendimiz'in uğursuzluk vehimleri ve isnadlarıyla geçirecek zamanı yoktu. O, her sıkıntılı durumdan kurtuluş yolunu göstermek suretiyle âleme yönelik rahmet elçiliğini yerine getirmiştir. Uğursuzluk konusunda da "Ben fâl-i hayri, iyiye yormayı yeğlerim" buyurarak genel eğilimini belirtmiştir.
Öte yandan dördüncü hadiste açıkca görüldüğü gibi uğusuzluk düşünce ve söylentileri kendisine arzedilin ce, "Bütün bunların en güzeli ve doğrusu hayra yormadır. Uğursuzluk vehmi, hiçbir müslümanı teşebbüsünden vazgeçirmesin" uyarısında bulunmuş, ardından da, her şeye rağmen bu tür duygulard an yakasını kurtarama yanlar olursa onlara da çözüm yolunu şu ifadeleri yle göstermiştir: "Herhangi biriniz hoşlanmadığı bir şey gördüğü zaman; ‘Allahım! İyilikleri sadece sen verirsin; kötülükleri yalnız sen giderirsi n. Günahtan kaçacak güç, ibâdet edecek kuvvet ancak senin yardımınla kazanılabilir’ diye dua etsin."
Fâl-i hayr, hayra yorma, uğurlu sayma veya tefe'ül, bu tür durumlard a müslümanın başvurabileceği yol ve yöntemdir. Meselâ bir hastanın, kendisine "Sâlim" diye seslenilm esini, sıhhate kavuşacağı ile yorumlama sı, henüz hacca gitmemiş birine "hacı" denilmesi ni hacı olacağı şeklinde anlaması birer hayra yorma, tefe'üldür. Peygamber Efendimiz, bir türlü sonuçlandırılamayan Hudeybiye anlaşması olayında müşrikler adına Süheyl İbni Amr'ın temsilci olarak geldiğini görünce, onun ismindeki kolaylık mânasından tefe'ül ederek, "İşimiz kolaylaştı demektir" buyurmuştur. Halkımızın çoğu olayda, "Söyleyene bakma, söyletene bak!" demesi de bir hayra yormadır.
Teşe'üm yani kötüye yorma, uğursuzluğa hükmetme nasıl insanı ruhî bakımdan ortada hiç bir şey yokken bunaltır, ümidini, şevkini, iş yapma azmini kırarsa; tefe'ül yani hayra yorma da henüz ortada bir şey olmasa bile, insana bir aşk - şevk verir, ruhî bir inşirâh ve açılıma kavuşturur. Bu da hayatı daha anlamlı kılar, yaşama sevincini artırır. Bu bile başlı başına bir canlılık ve olumluluk tur.
Diğer taraftan Peygamber Efendimiz'in "güzel kelime, olumlu yorum" diye açıkladığı fâl-i hayr'ı yeğlemesi ve bize onu salık vermesi, tefe'ülün temelinde Allah Teâlâ'ya hüsnüzan beslemek anlamı bulunduğu içindir. Uğursuzluğa karşı çıkması da ortada kesin bir delil bulunmama sına rağmen Allah Teâlâ hakkında suizanda bulunmak mânasına geldiğindendir. Bu da bize bir ölçü vermekted ir: Hayatta insanlar ve olaylar hakkında daima hüsnüzan beslemek lâzımdır. Çünkü suizandan sorumlu tutuluruz ama yanılmış olsak bile hüsnüzanda bulunmakt an dolayı sorumlu tutulmayız. Bütün kaybımız iyi niyetimiz sebebiyle yanılmış olmaktan ibaret kalır. Fakat, haksız yere bir kimse hakkında suizanda bulunursa k, eninde sonunda bunun hesabını vermek zorunda kalırız.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Hastalığın kendiliğinden sirâyeti olmadığı gibi uğursuzluk da yoktur.
2. Bazı şeylerin uğursuzluğuna inanmak yasaklanmıştır.
3. Hurâfe ve bâtıl inanışların bir kısmı uğursuzluk temeline dayanır.
4. Her zaman her konuda Allah'ın dilediği olur. Kul tedbirini almalı ama sonucu Allah'tan bilmeli ve beklemeli dir.
5. Uğursuzluk vehimleri içinde kıvrananlara dinimiz, tefe'ül (hayra yorma), istihâre namazı ve duasını tavsiye etmiştir.
6. Hz. Peygamber hiç bir şeyi uğursuz saymamıştır.
7. Müslüman, vehimlerl e değil Kitap ve Sünnet gerçekleriyle hareket etmeli, hüsnüzan sahibi olmaya özen göstermelidir.




CANLI RESMİ YAPMA VE BULUNDURM A YASAĞI
YAYGI, TAŞ, ELBİSE, GÜMÜŞ VEYA ALTIN PARA, YASTIK, MİNDER GİBİ EŞYÂYA CANLI RESMİ ÇİZMENİN HARAMLIĞI VE
YİNE DUVAR, TAVAN, PERDE, SARIK, ELBİSE VE BENZERİ YER VE
EŞYÂ ÜZERİNDE RESİM BULUNDURM ANIN HARAMLIĞI VE
SÛRETLERİ YOK ETMEYİ EMRETMEK
Hadisler



1682. İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bu sûretleri (resim ve heykeller i) yapanlar, kıyamet günü, ‘bu yaptıklarınıza can verin, haydi!’ diye azâb edilecekl erdir."
Buhârî, Büyû' 40, Bedü'l-halk 7, Nikâh 76, Libâs 89, 92 95, Tevhîd 56; Müslim, Libas 96, 97. Ayrıca bk. Nesâî, Zînet 113; İbni Mâce, Ticârât 5
1687 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.

1683. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem bir seferden dönmüştü. Ben de odamın önündeki sekiyi resimli bir perde ile örtmüştüm. Bunu görünce Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in yüzünün rengi değişti ve şöyle buyurdu:
- "Ey Âişe! Kıyâmet günü Allah katında insanların en şiddetli azâba uğrayacak olanları, Allah'ın yarattığı şeyi taklide kalkışanlardır."
Bunun üzerine biz de o örtüyü kesip bir (veya iki) yastık yaptık.
Buhârî, Libâs 91; Müslim, Libâs 92. Ayrıca bk. Nesâî, Zînet 112
1687 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.







1684. İbni Abbâs radıyallahu anhümâ, "Ben Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'i şöyle buyururke n dinledim" dedi:
"Her sûret yapan cehennemd edir. Yaptığı her sûret için orada bir kişi yaratılarak ona cehennemd e azâb edecektir ."
İbni Abbâs, (kendisind en fetvâ isteyen ve tek işi resim yapmak olan kişiye) şöyle dedi:
- Eğer mutlaka resim yapman gerekiyor sa, ağaçların ve cansız şeylerin resimleri ni yap!"
Buhâri, Büyû 104 ; Müslim, Libâs 99
1687 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.





1685. Yine İbni Abbâs radıyallahu anhümâ, "Ben Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'i şöyle buyururke n dinledim" dedi:
"Kim dünyada bir canlı resmi yaparsa, kıyamet günü yaptığı resme can vermeye zorlanır. O ise, buna aslâ can veremez."
Buhârî, Libâs 97, Ta'bîr 45; Müslim, Libâs 100
1687 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1686. İbni Mes'ûd radıyallahu anh, "Ben Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'i şöyle buyururke n dinledim" dedi:
"Kıyamet günü azâbı en şiddetli olanlar, sûret yapanlardır."
Buhârî, Libâs 89, 91, 92, 95; Müslim, Libâs 96, 97, 98. Ayrıca bk. Nesâî, Zînet 113
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.





1687. Ebû Hüreyre radıyallahu anh, "Ben Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'i şöyle buyururke n dinledim" dedi:
"Allah Teâlâ:
Benim yarattığım gibi yaratmaya kalkışandan daha zâlim kim vardır? Haydi bir zerre, yahut bir habbe veya bir arpa tanesini yoktan yaratsınlar (bakalım!), buyurdu."
Buhârî, Libas 90; Müslim, Libâs 101
Açıklamalar
Bu altı hadis, canlı resmi ve heykeli yapmanın yasaklanmış olduğunu ve bunu iş ve meslek edinenler in görecekleri muameleyi değişik yönlerden muhtelif ifadelerl e ortaya koymaktadır. Bundan sonraki üç hadis ise yapılmış resim ve heykeller in kullanılmasıyla ilgili yasağı gözlerimiz önüne serecekti r. Biz şimdi canlı resmi ve heykeli yapma yasağıyla ilgili bu altı hadisi kısa kısa açıklayalım.
Ancak daha önce burada çok geçen bazı kelimeler den ne kastedild iğini açıklamakta fayda vardır.
Sûret, şekil demektir. Heykel ve büst gibi hacimli, resim ve tablo gibi hacimsiz olanların hepsine tek kelime ile sûret (şekil) denir.
Musavvir de sûret yapmakla meşgul olan, ressam ve heykeltıraş demektir.
Fotoğraf ve fotoğrafçı, resim ve ressam ile ifade edilmiş olmaktadır. Ancak resim ile fotoğraf arasında fark görenler bulunmakt adır. Açıklaması aşağıda gelecekti r.
Bu hadislerd e üzerinde durulan tasvîr ise, canlı resmi ve heykeli yapmak demektir.
Birinci hadis, canlı sûreti (heykel, büst, resim ve tablosu) yapanların, bunu iş ve san'at edinmiş olanların âhirette görecekleri muameleyi gözler önüne sermekte, onların, "Bu yaptıklarınıza haydi can verin bakalım" diye aslâ yapamayac akları bir işe davet edilmek sûretiyle azâb edilecekl erini haber vermekted ir.
İkinci hadis, Hz. Aîşe vâlidemiz'in başından geçen bir resimli perde olayı dolayısıyla Efendimiz'in, Allah'ın yaratmasına benzetere k sûret yapan kimseleri n kıyamet günü en şiddetli azâba çarptırılacaklarını kesin bir ifade ile hatırlattığını bize haber vermekted ir.
Üçüncü hadis, insanların tapınması için sûret yapanlara ve bunu sakıncalı görmeyenlere cehennemd e nasıl azâb edileceğini belirtmek te, onlara yaptıkları her sûret için orada bir kişi yaratılarak onun vasıtasıyla işkence edileceği anlatılmaktadır.
Dördüncü hadis, birinci hadiste haber verilen azâb ve azarlamayı biraz daha açık bir şekilde teyid etmektedi r: "Kim dünyada bir canlı resmi yaparsa, kıyamet günü yaptığı resme can vermeye zorlanır. O ise, buna aslâ can veremez." Dolayısıyla azâbı da sürekli olur.
Beşinci hadis, yerine getiremey ecekleri bir teklif ve zorlama karşısında kalacakla rı ve yaptıkları her sûret için aynı teklifle karşılaşacakları için ressam ve heykeltıraşların, kıyamet günü en ağır şekilde azâba uğratılmış olacaklarını bildirmek tedir.
Altıncı hadis kudsî bir hadistir. Bu hadis Allah Teâlâ'nın, kendi yarattıklarını taklide kalkışmaları sebebiyle ressam ve heykeltıraşları "en zâlim" kimseler olarak vasıflandırdığını haber vermekted ir. Bir de onların eğer ellerinde n geliyorsa, lezzeti ve gıda değeri yerinde bir habbe, bir arpa tanesi kadar bir şeyi baştan ve hiç yoktan yaratmala rı istenmekt edir. Bunu yapamayac aklarına göre, sadece şekil taklidi yapmakla uğraşmanın, haddini bilmezlik olduğu anlatılmaktadır.
Bu altı hadiste bazı ortak noktalar dikkat çekmektedir:
1) Şirkin en eski ve yaygın şekli olan putperest liğin her çeşidine savaş açmış olan ve Allah'ın birliği (tevhîd) esasını en temel ilke olarak benimsemiş bulunan dinimiz, tevhid inanç ve uygulamasını zaman içinde tekrar zedeleme ihtimali bulunan eğilim, akım ve yönelişlerin hiç birini tasvip etmemekte dir. Resim ve heykelcil ik de putperest liğin temelini oluşturan bir iştir. O halde bu yüzden yasaklanmıştır.
2) Resim ve heykel yapmak, Allah'ın yaratmasını taklid etmektir. Bunun altında da senin yarattığını biz de yaparız gibi haddini bilmez bir iddia yatmaktadır. Bu ise, insanı hâşâ Allah ile yarışmaya götürebilecek bir şeytânî tavırdır. Bugün bazılarınca ileri sürülen "kimsenin böyle bir iddia taşımadığı" savunmasına hak vermek son derece zordur. Yarın nelerin olacağını kimse kestireme z. Yüce Kitabımızın haber verdiği Sâmirî'nin altın buzağı heykeli ve onu milletine sizin tanrınız budur diye takdim etmesi olayı, bu noktadaki iddia ve tehlikeni n boyutlarını göstermesi bakımından son derece dikkat çekici tarihî bir ibret vesikasıdır.
3) Temelinde böyle bir sâbıka ve iddia bulunan ve gelecekte de benzer yanlışlıklara ve inanç bozuklukl arına yol açması muhtemel olan canlı sûreti yapma işini sürdürmek isteyenle r, işledikleri suça denk bir şekilde âhirette kesin olarak cezalandırılacaklar, yaptıklarını tamamlama ya o sûretlere ruh vermeye zorlanaca klardır. Bunu da yapamayac aklarına göre, sürekli bir azâba tâbi tutulacak lardır.
Çok değişik gerekçelerle resim ve heykel konusunda bu kadar şiddet gösterilmesini abartılı bulanlar, hatta san'at düşmanlığı sayanlar da en az bu işi yapanlar kadar haddini bilmeme, tarihî ve beşerî gerçekleri görmezden gelme, insanlığın bir şekilde tevhid çizgisinden uzaklaşmasını önemsememe suçunu işlemektedirler. Ne san'at, ne vefâ, ne kadirşinaslık, ne hatırlama ve hatırlanma gibi düşünce ve gerekçeler, insanları Allah'a kulluktan alıkoyacak hiç bir şeyin hoş görülmesi için yeterli olmaz. Hatırlanmayı, vefâyı, saygıyı, sözle, şiirle ve topluma yararlı herhangi bir sadaka-i câriye ile temin etmek ve yerine getirmek mümkündür. Böylesi hem hatırlayanlar hem de hatırlanacak olanlar için çok daha faydalıdır. Hiç bir kahramanlığın ve hizmetin ifade tarzı ve takdiri resim ve heykel olamaz. Çünkü büyüklük heykelleştirilemez, resmedile mez. Kimse de büyüklerin heykelini dikiyorla r ben de şu zor işi başarayım da benim de heykelimi diksinler diye düşünmez. Yani büyük masrafları gerektire n heykel, resim ve büstler hiç kimse için teşvik unsuru da değildir.
O halde toplumda resim ve heykel yapımını teşvik için ileri sürülen hiç bir gerekçenin ciddiyeti ve geçerliliği yoktur. Mücerred'in ihtişamı, asla müşahhasta bulunmaz. Soyut daima somuttan çok daha saygındır.
4) Canlı resmi ve heykeli yapmanın tarihî gelişimi ve günümüzdeki durumu dikkate alınarak ortaya konmuş değerlendirmelerin özeti şudur:
İslâm, tevhîd inancı üzerine kurulmuş bir dindir. Bu sebeple İslâm'ın ilk dönemlerinde Resûl-i Ekrem Efendimiz resim ve heykel yapımını ve buna bağlı olarak resimli eşya kullanımını şiddetle ve mutlak olarak yasaklamıştır. Medine'ye hicret ettikten ve özellikle Mekke'nin fethiyle şirk döneminin putları birer birer yere serilip yeryüzünden temizlend ikten sonra, yasaklama konusunda o ilk dönemdeki şiddet kısmen hafiflemiştir. Zaman içinde resim ve heykeller e ta'zîm ve tapınma işinden toplum iyice uzaklaşınca âlimler, saygı amacı taşımaksızın canlı ve manzara resimleri nin kullanılmasını mübah saymışlardır. Giderek şirk ve tapınma ile hiç bir ilgisi kalmayan sûretler konusunda ve özellikle resim kullanımının bazı medenî muamelele rde zarûret ve ihtiyaç haline gelmiş olmasını da dikkate alarak yakın zamanlard aki âlimler daha kolaylaştırıcı ictihadla rda bulunmuşlardır. Bu cümleden olmak üzere;
"Dînî bir ululamaya vesile teşkil etmeyen ve Allah'ın yaratmasına benzetme amacıyla yapılmayan, kullanılmasında bir fayda bulunan sûretlerin yapım ve kullanımında şer'î bir sakınca olmadığı" eski Diyanet İşleri Başkanlarından merhum Ahmed Hamdi Akseki (v. 1951) tarafından belirtilm iştir.
Tasvir ile fotoğraf arasında farklar bulunduğunu belirten Şeyh Muhammed Bahît, sûret yasağının sebepleri olan ta'zim, ibâdet ve Allah'ın yaratmasına benzetme düşünce ve maksadı bulunmadığından fotoğraf makinalarıyla çekilen resimleri n mübah olduğuna dair fetvâ vermiştir.
Kimileri de vesikalık fotoğraflar gibi vücudun bütününü kapsamaya n (tâmmü'l-hilka olmayan) sûretlerin yapımında ve kullanımında herhangi bir sakınca olmadığını söylemişlerdir. Hatta sosyal hayatta birtakım ihtiyaçları karşılayan resim ve fotoğraflar ile, estetik değeri hâiz tabloların yapımının, putperest likten sakındırma maksadına yönelik bu hadislerd eki yasağın kapsamına girmediği söylenmiştir. Ancak burada vesikalık fotoğrafların, resimleri n ve büstlerin, hafife alınarak, saygı duymadan yapıldığını söyleme imkanı yoktur. Yani bu tür sûretler, takdir ve saygı duyulduğu için yapılmakta ve muhtelif yerlerde değişik vesileler le kullanılmaktadır. Saygı ve ululama konusu dikkate alınınca, bunların yapımının sakıncasız olduğunu söylemek mümkün gözükmemektedir. Ayrıca bu tür yarım sûretlere herhangi bir şekilde el veya dil uzatmanın, o suretleri n sahipleri ne hakâret sayılıp sayılmadığına bakmak gerekir. Eğer hakâret sayılıyorsa, ne maksatla yapılmış olursa olsun, temelinde  bir ta'zim duygusu var demektir. Bu da onların hadislerd eki yasak içinde olmaları için yeterlidi r. Ancak bu görüşleri ileri sürenler dahil bütün âlimler, müstehcen resim, fotoğraf, figür ve heykeller in yapılmasını, basın-yayın organlarında bunların teşhir edilmesin i millî, ahlâkî ve İslâmî seciyemiz ile alay etmek, bunları küçümsemek anlamına geldiğinde görüş birliği içindedirler.
Daha ziyâde bugünü dikkate alan bütün bu yumuşak yorumlara rağmen, evrensel bir din olan İslâm'ın getirdiği her emir ve yasağın tüm zamanlara hitabeden yönlerini ihmal etmemek gerekir. Bu düşünceden hareketle, resim ve heykel yapımı yasağı konusunda ki hükümleri bu genellik içinde ele almak ve işi savsaklam amak gerektiğini savunan ve bu konuda ileri sürülen görüşleri fevkalâde dirayet ve ciddiyetl e ele alıp makul ve mantıklı cevaplar veren son Osmanlı şeyhülislâm'ı Mustafa Sabri Efendi gibi âlimler de bulunmakt adır. Onun işâret ettiği noktalard an en önemlisi bize göre şu tesbitidi r:
"Putperest liği men tabiri ile, putperest liğin ihtimalin i men tabiri arasındaki farkı anlamıyorlar. Putperest liğin bugün kendi olmasa bile ihtimali vardır ve yarın bizzat kendisini n vaki olmayacağını kimse garanti edemez... Şer'î hükümlerin sebepleri ni ve gizli hikmetler ini kesin olarak tayin ve bütünüyle kavramanın bizim gibi âciz kişilerin işi olmadığını ve böyle yüksek vazifeler e karışmanın haddi aşmak olduğunu da bilmeliyi z...En zeki, en dâhi bir âlimin pek câhil ve anlayışsız bir uşağına karşı verdiği emirlerin in uşak tarafından; "Bizim efendinin kasdı şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır..." tarzında yapılacak yorumlarl a uygulanma sı ne kadar garip ve yanlışlar doğurur değil mi? Halbuki Allah Teâlâ ve Resûl-i Ekrem ile bizim aramızdaki nisbet, bu misaldeki nisbet ve mesâfeye kıyas bile edilemez. Onun için resmin yasak kılınma sebebinin de yukarıda sayılanlardan ibaret olması kesin değildir. Daha başka sebep veya sebepleri n bulunması da mümkündür... Hem biz bir şer'î emre kendi maddî menfaatle rimizi ve hatta uhrevî menfaatle rimizi düşünerek yapışmış olmayacağız. Biz sadece bize emrolunduğu için ve âmirimizin itaate çok lâyık olduğu düşüncesiyle yapacağız..."
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Canlı sûreti (resim ve heykeli) yapmak haramdır. Yapılmış sûretlerin kullanılması ise tahrimen mekruhtur .
2. Canlı sûreti yapanlar (musavvirl er), kıyamet günü en ağır cezâya çarptırılacaklardır.
3. Musavvirl er, kıyamet günü, "Bu yaptığınız sûretlere haydi can verin bakalım" diye sürekli zorlanaca klardır. Onlara can veremeyec ekleri için de azâbları devamlı olacaktır.
4. Allah Teâlâ kendi yaratmasını taklide kalkışanların "zâlim" olduklarını bildirmiştir.
5. Ağaç ve manzara resimleri yapmanın hiç bir sakıncası yoktur. Ressamlıktan başka elinden bir iş gelmeyenl er, cansızların resimleri ni yaparak geçimlerini temin edebilirl er.
6. Fotoğraf ile sûret arasında fark olduğunu kabul edenlere göre fotoğraf çekmek, sûret yapmak yasağına dahil değildir.
7. Tapınma ve Allahın yaratışını taklid etme, canlı sûreti yapma yasağının iki temel sebebidir . Günümüzde bu sebepleri n bulunmadığını ileri sürerek bu yasağının kalmadığını söylemek çok kolay ve de doğru değildir.
8. Müstehcen sûretlerin yapılması ve teşhir edilmesi bütün âlimlerce haramdır.
9. Bazı resmî işlemler için gerekli olan resim ve fotoğrafların yapım ve çekimi, ihtiyaç nisbetind e olmak kaydıyla mübahtır.



1688. Ebû Talha radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"İçinde köpek ve sûret bulunan eve melekler girmez."
Buhârî, Libâs 88, Bedü'l-halk 7; Müslim, Libâs 83, 87
1690 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.





1689. İbni Ömer radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
 Cebrâil aleyhisse lâm, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'e geleceğini söylemişti. Gecikti. Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem çok üzüldü ve dışarı çıkınca Cebrâil ile karşılaştı ve gecikmesi nden şikayetçi oldu. Bunun üzerine Cebrâil aleyhisse lâm:
"Biz melekler, içinde köpek ve sûret bulunan eve girmeyiz" cevabını verdi.
Buhârî, Libâs 94
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.










1690. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
 Cebrâil aleyhisse lâm, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'e belli bir saatte geleceğini vadetmişti. Vakit gelmiş ama Cebrâil gelmemişti. Resûlullah elinde bulunan sopayı yere attı ve "Allah da Resûlleri de va'dinden caymaz!" dedi. Sonra etrafa bakınmaya başladı. Bir de ne görsün, sedirinin altında bir köpek eniği. Bunun üzerine:
- "Ey Âişe! Bu enik buraya ne zaman girdi?" diye seslendi. Ben:
- Allaha yemin ederim ki, bilmiyoru m, dedim.
Emir verdi, köpek yavrusu evden çıkarıldı. Cebrâil aleyhisse lâm da hemen geldi. Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem:
- "Bana söz verdin, ben de bekledim, ama gelmedin," dedi. Cebrâil:
- "Gelmemi, evindeki köpek engelledi . Biz melekler içinde köpek ve sûret bulunan eve girmeyiz" cevabını verdi.
Müslim, Libâs 81. 82. Ayrıca bk. Buhârî, Bedü'l-halk 7, Libâs 94. İbni Mâce, Libâs 44
Açıklamalar
Bu üç hadis sûretlerin kullanımı ile ilgili yasağı ele almaktadır. Üzerinde canlı resmi bulunan örtü ve sergiler, çarşaflar, duvar halıları ve benzeri eşyanın duvarlara, tavanlara ve raf üzerlerine asılması, onlara önem vermek ve saygı duymak anlamına geldiği için yasaklanmıştır. Heykelcik lerin veya büstlerin, büfe veya duvarlara konması, asılması ise öncelikle yasaktır. Üzerinde çok küçük veya vücudunun bir kısmı belli canlı resimleri bulunan örtü veya perdeleri n kullanılmasında herhangi bir sakınca görülmemiştir. Canlı resmi olan örtü ve yaygıların ayak altına serilmesi nde de sakınca yoktur. Yukarıdaki üç hadîs-i şerif, içinde köpek ve sûret bulunan eve Cebrâil ve rahmet melekleri nin girmediğini bildirmek tedir. İnsanın amellerin i yazan hafaza melekleri için bu hüküm geçerli değildir. Onlar insandan hiç bir zaman ve sebeple ayrılmazlar.
İçinde köpek bulunan eve melekleri n girmemesi nin sebebi, köpeğin kendisini n necis olmasıdır. İki ve üçüncü hadiste görüldüğü gibi, eve tesâdüfen girmiş olan köpek yavrusu sebebiyle Cebrâil aleyhisse lâm Hz. Peygamber'in yanına gelememiştir. Bir de hiç bir sebep yokken bilinçli olarak içinde köpek beslenen evlerin halini düşünmek gerek. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in, Hz. Âişe'ye, "Bu köpek yavrusu buraya ne zaman girdi?" diye sorması, onun da "Vallahi bilmiyoru m" diye yemin ederek cevap vermesi gösteriyor ki, bile bile bir müslümanın evinde köpek bulundurm ası söz konusu olamaz. Kedi evcil bir hayvandır. Onun evde bulunmasında sakınca yoktur. Fakat av, çoban ve bağ bahçe beklemekl e görevli bekçi köpekleri evin dışında bulunduru labilir. Bunların dışındaki köpeklerin beslenmes i, evlere alınması yasaktır. Bu yasak, köpeklerin öldürülmesi gerektiği anlamına gelmez. Onlar da diğer hayvanlar gibi her türlü zulümden, haksızlıktan, gereksiz yere öldürülmekten korunmuşlardır. Ancak köpeklerin evde bulunduru lmalarına müsaade edilmemiştir. Günümüzün pek yaygın olan köpek düşkünlüğü dikkate alınınca bu yasağın ne kadar yerinde olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Taşıdıkları şerit ve salyaları yüzünden sağlık açısından son derece tehlikeli olan köpeklerin, evde melekleri n bulunmasını engelleme leri, şeytanların cirit attığı bir ortamı oluşturmaları anlamına gel

Çevrimdışı musluman

  • Musluman
  • ADMINISTRATOR
  • *
  • İleti: 11017
    • Rabbım duası kabul edilenlerden eylesin.
Ynt: 7.CILD
« Yanıtla #8 : 03 Temmuz 2005, 08:26:20 »
KÖPEK EDİNME YASAĞI
AV, ÇOBAN VE ZİRAAT KÖPEKLERİ DIŞINDA KÖPEK
EDİNMENİN YASAKLANM IŞ OLDUĞU
Hadisler



1692. İbni Ömer radıyallahu anhümâ, "Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'i şöyle buyururke n dinledim" dedi:
"Av veya çoban köpeği dışında her kim köpek edinirse her gün o kimsenin ecir ve sevabından iki kırat eksilir."
Buhârî, Hars 3, Bedü'l-halk 17, Zebâih 6; Müslim, Müsâkât 50-54, 57, 61. Ayrıca bk. Tirmizî, Sayd 17; Nesâî, Sayd 12, 13, 14; İbni Mâce, Sayd 2
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.








1693. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kim köpek edinirse, her gün o kimsenin amelinin sevabından bir kırat eksilir. Ancak ziraat veya koyun köpeği olursa o başka.."
Buhârî, Hars 3, Bedü'l-halk 17; Müslim, Müsâkât 59. Ayrıca bk. Tirmizî, Sayd 17; Nesâî, Sayd 13
Müslim'in bir rivayetin e göre (Müsâkât 57); "Av, koyun ve ziraat köpeği hariç, kim köpek edinirse, gerçekten onun ecir ve sevabından her gün iki kırat eksilir" buyurdu.
Açıklamalar
Önceki bahiste herhangi ciddî bir ihtiyaç bulunmadığı halde evlerde köpek beslemeni n ve bulundurm anın melekleri n o evlere girmesine engel teşkil ettiği bilvesile açıklanmıştı. Burada av, çoban ve ziraat köpeği dışında sırf eğlence ve süs olsun diye evde köpek bulundurm anın, yapılan iyilikler in sevabından belli ölçüde mahrum kalmaya da vesile teşkil ettiğini öğrenmekteyiz.
Bu iki hadiste ve konuya ait diğer hadislerd e geçen kırat kelimesi önem arzetmekt edir. Bu kelime, yöreden yöreye değişebilen ve miktar bildiren bir kelimedir . Bu hadislerd e, Allah katında mâlum bir miktarı ifade eder.
Yukarıdaki hadislerd en birinde, köpek besleyenl erin sevaplarından "iki kırat", diğerinde "bir kırat" eksileceği beyân edilmekte dir. Bu farklı durum değişik şekillerde yorumlanmıştır. Edinilen köpeğin öteki insanlara verdiği rahatsızlığa göre bir veya iki kırat sevap eksiltili r, diyenleri n yanında, kasaba ve şehirlerde yaşayan köpek sahipleri nden iki kırat, kır ve çöllerde yaşayanlardan da bir kırat eksiltili r diyenler de vardır. Sevap kaybının bir - iki kırat arasında değiştiği ya da bu kaybın alt - üst sınırını gösterdiği de düşünülebilir.
Bu eksiltmen in sebebi de farklı şekillerde izah edilmiştir. Köpeğin yoldan geçenleri korkutması, misafirle re havlaması, pis şeyleri yemesi, pis kokması, kendisini n ve salyasının necis olması, rahmet melekleri nin gelmesine mâni olması gibi sebepler bu sevap kaybı cezasının gerekçeleri olarak gösterilmiştir.
Melekleri n gelmeme sebebi ve sevap kaybı miktarı ne olursa olsun, ortada bir gerçek vardır. O da hiç gereği yokken köpek edinip evlerde köpek beslemeye kalkışan kimsenin, işlediği suça daha doğrusu çiğnediği yasağa karşılık her gün belli bir miktar sevap kaybına uğradığıdır. Artık zamanla bu kaybın ne kadar büyüyeceğini iyi hesap etmelidir .
Konuyla ilgili rivayetle rin bütünü bir arada değerlendirilince üç tür köpeğin bulunduru lmasının mübah olduğu anlaşılmaktadır: Koyun (veya çoban) köpeği, ziraat köpeği ve av köpeği. Koyuncula r, çiftçiler ve avcılar dışında kalan insanların köpek edinmeler i bu hadislerl e nehyedilm iş olmaktadır.
Köpek parası ile ilgili durum, "Falcılara ve Kâhinlere İnanma Yasağı" konusunda 1677 numaralı hadisin açıklamasında geçtiğinden burada tekrara gerek görülmemiştir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Çoban, ziraat ve av köpeği dışında köpek edinmek ve evlerde köpek beslemek yasaklanmıştır.
2. Gereksiz yere köpek besleyen kimseleri n her gün belli bir miktar (bir veya iki kırat) sevapları eksilir. Zevk için köpek besleyenl er sürekli bir zarar içindedirler.



HAYVANLAR A ÇAN TAKMANIN KERÂHETİ
DEVE VE BENZERİ HAYVANLAR A ÇAN TAKMANIN VE YOLCULUKT A KÖPEK VE ÇAN BULUNDURM ANIN MEKRUH OLDUĞU
Hadisler


1694. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Yanlarında köpek ve çan bulunan bir topluluğa melekler arkadaşlık etmez."
Müslim, Libâs 103. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 46, Libâs 40; Tirmizî, Cihâd 25; Nesâî, Zînet 54
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1695. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
 "Çan, şeytan çalgılarındandır."
Ebû Dâvûd, Cihâd 46, Hâtem 6. Ayrıca bk. Müslim, Libâs 104
Açıklamalar
Bu iki hadisten birincisi, yolculuk esnasında yanında köpek ve çan bulundurm anın, rahmet melekleri nin o yolculara eşlik etmesine mani olduğunu bildirmek tedir. İkincisi de çanın şeytan çalgılarından olduğunu bildirmek suretiyle bir anlamda birinci hadisteki hükmün gerekçesini açıklamaktadır.
Topluluk halinde yolculuğa çıkmış olan insanların yanlarında av ve bekçi köpeği dışında köpeklerin bulunması, rahmet melekleri nin kendileri yle arkadaşlık etmesine manidir. Nitekim içinde köpek ve sûret bulunan evlere rahmet melekleri nin girmediğine dair hadisleri görmüştük (bk 1688-1690 numaralı hadisler). Aynı durum, grup halinde yolculuk yapan cemaatlar için de geçerlidir. Bu durum, öncelikle çölde, sahrada kervanlar la yolculuk yapanlar veya sefere giden cemaatler için böyle olunca, günümüzde hiç bir ihtiyaç söz konusu olmamasına rağmen arabalard a süs köpeği taşıyarak yolculuğa çıkanlar için öncelikle geçerlidir. İmam Nevevî buradaki kerâhetin, haramdan çok helâle yakın bir kerâhet (tenzîhî) olduğunu bildirmek tedir. Ancak günümüzdeki durum dikkate alınınca genel veya özel vasıtalarda köpek bulundurm anın kerâheti daha da ağır olsa gerektir.
Ceres ya da çan, hayvanların boğazına takılan büyük zildir. Deve, sığır gibi büyükbaş hayvanların boyunlarına takılanlara çan, kuzu ve oğlak gibi hayvanlar a takılanlara da zil denilir. Çan, hayvan yürüdükçe ses çıkarır. Bu da sürekli gürültü demektir. Bu gürültüler o kafiledek i insanları, düşünmekten, Allah'ı zikretmek ten alıkoyabilir. Bu sebeple rahmet melekleri herhangi ciddî bir ihtiyaç yokken çan sesleriyl e yürüyen topluluğa yoldaşlık etmezler. Ancak hayvancılıkla meşgul olanlar sürünün sevk ve idaresind e yardımcı olması için bazı hayvanlarına çan takarlar. Gece karanlığında sürünün nereye gittiğini tesbit için bundan yararlanırlar. Çan sesi, aslında bir açıdan belki emniyet için gerekli ise de bir açıdan da sürünün veya kervanın yerini uzaktaki düşmanlara haber vereceğinden tehlikeli dir de. Zaten kervanlar veya sürü sahipleri yasak veya tehlikeli bölgelerden geçerken hayvanların boynundak i çanlara ot tıkarlar. Böylece onların ses çıkarmasına mani olurlar.
İkinci hadisteki "şeytan çalgılarındandır" tesbiti, herhalde çanın, boynuna bağlı olduğu hayvanın hareketin e göre sürekli ötmesi ve böylece insanları zikir-fikir gibi daha ciddî işlerden alıkoyması yönünden bir değerlendirme olsa gerektir. Bu hadis, günümüzdeki gürültüden yakınma olaylarını hatırlatmaktadır. Bir, iki çandan ne çıkar dememek gerekir. Bugün büyük şehirlerde gürültünün meydana getirdiği gerginlik ve sıkıntıya ülkeler çare aramakta, arabaların klakson sesine mani olmaya çalışmaktadırlar. Bütün bunlar birlikte düşünüldüğü zaman, çan sesine karşı hadisimiz in uyarısının ne kadar güncel olduğu kabul edilecekt ir. Gürültüye hayır kampanyal arı, bu hadislerd en destek almak zorundadır.
Ayrıca sefer ve yolculuk halindeki toplulukl arın sessizce yol almaları emniyet açısından da önemlidir. Günümüzde sese duyarlı âletlerin geliştirilmiş olduğunu dikkate aldığımız zaman özellikle askerî harekâtlarda sessizliğin ne kadar önem arzettiği ortaya çıkar.
Hadislerd eki tesbit ve uyarıların her dönem için giderek artan bir ağırlık kazandığını söylemek mümkün gözükmektedir. Tabiatıyla çan kullanmanın kerâheti de tenzihî (helâle yakın bir kerâhet) dir. Bu sebeple bazı âlimler büyük çanların kullanımının mekruh olduğunu, küçüklerinin ise mekruh bile olmadığını söylemişlerdir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Yolculuk esnasında aralarında çoban ve av köpeği dışında köpek ve çan bulundura n toplulukl ara rahmet melekleri eşlik etmez.
2. Şeytan çalgısı olan çan, çıkardığı sürekli gürültü ile insanları rahatsız eder. Zikir ve fikirden alıkor.
3. Gereksiz gürültü ve köpekseverlik bu hadislerl e bir kere daha yasaklanmıştır.
4. Yolculukl arda çan ve köpek bulundurm ak tenzihen mekruhtur .

PİSLİK YİYEN DEVEYE BİNME YASAĞI
 DIŞKI YEMEYE ALIŞMIŞ ERKEK VEYA DİŞİ DEVEYE BİNMENİN
MEKRUH OLDUĞU. BÖYLE BİR HAYVAN TEMİZ YEM YER DE ETİNDEN PİSLİK KOKUSU GİDERSE KERÂHETİN DE KALMAYACAĞI
Hadis


1696. İbni Ömer radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem pislik yemeye dadanmış deveye binmeyi yasakladı.
Ebû Dâvûd, Cihâd 47, Et'ime 24, 33, Eşribe 14; Tirmizî, Et'ime 24; Nesâî, Dahâyâ 43, 44; İbni Mâce, Zebâih 11
Açıklamalar
Cellâle, pislik daha doğrusu insan ve hayvan dışkısı yiyen, buna dadanmış ve alışmış olan dolayısıyla da etinde, sütünde ve terinde bu dışkının etkisi görülen hayvan demektir. Deve, sığır, koyun-keçi ve tavuk gibi eti yenen hayvanların her biri cellâle olabilir. Kimi âlimler yedikleri nin çoğu pislik olan hayvana cellâle derken kimileri de yediği pislik sebebiyle etinin rengi, tadı ve kokusu bozulan hayvanı cellâle saymışlardır. İbni Hazm ise, sadece dört ayaklı hayvanların dışkısını yiyen hayvanlar a cellâle denebilec eği görüşündedir.
Bu hadiste Resûl-i Ekrem Efendimiz'in dışkı yiyen develere binmeyi yasakladığı haber verilmekt edir. Yukarıda zikredile n kaynaklar daki bazı rivayetle rde Hz. Peygamber'in, pislik yiyen hayvanın etini yiyip sütünü içmekten nehyettiği bildirilm ektedir.
Cellâleye binmekten maksat, semer veya eğer vurmadan çıplak olarak binmektir . Bu durumda hayvanın teri ve dolayısıyla kokusu biniciye bulaşır. O pislik kokusunun insanı rahatsız edeceği ve muhtemele n ruh halini ve duygularını da etkileyec eği için Efendimiz, bu hayvanlar a binilmesi ni yasaklamıştır.
Dışkı yeme alışkanlığında olan hayvanların et ve sütlerinden yararlana bilmek için onların belli süre temiz yiyecekle rle beslenmel eri öngörülmüştür. Böyle belli bir süre hapsedilm eden hemen kesilmele ri mekruhtur . Bu belli süre, tavuklar için üç, koyun-keçi için dört, sığır ve deve için on gündür. Sığır ve deve için kırk gün gerekir diyenler de vardır.
Eskiden memleketi mizin bir çok yöresinde kesilecek hayvanları "besi"ye alırlar, üç-beş gün, bir hafta veya on - onbeş gün temiz yem ve yiyecekle rle besledikt en sonra keserlerd i. Özellikle kış boyu yemek üzere kesilen ve adına etlik denen hayvanlar daha uzun süre beside tutulurdu . Şimdilerde buna ne kadar özen gösteriliyor bilemiyor uz. Ancak daha fazla kilo almaları ve dolayısıyla daha fazla getiri sağlamaları için hayvanları, yerlerind en hiç hareket ettirmede n özel yemlerle beslemek günümüz hayvan besiciliğinde en çok uygulanan yöntem haline gelmiştir. Tabiî yemlerle beslenen hayvanların etinin lezzeti ile sunî yemle beslenen hayvanların etinin lezzeti daima farklı olduğu da bir gerçektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Pislik yeme alışkanlığı bulunan hayvana cellâle denir.
2. Cellâleye eğersiz ve semersiz olarak binmek mekruhtur .
3. Cellâlenin etini yemek ve sütünü içmek de mekruhtur . Ancak belli süre temiz gıda ve yemlerle beslendik ten sonra bu tür hayvanların etinden ve sütünden istifade etmekte hiç bir sakınca yoktur.
4.Yediğimiz, içtiğimiz ve kullandığımız herşeyin temiz olmasına son derece dikkat etmek zorundayız.
5. Peygamber Efendimiz, müslümanların her yönden temiz ve tabiî olmaları için her konuda en uygun yolu göstermiş ve gerekli uyarılarda bulunmuştur.
















MESCİDE TÜKÜRME YASAĞI
MESCİDE TÜKÜRMEYİ YASAKLAMA K, MESCİDDE GÖRÜLEN
TÜKRÜĞÜN GİDERİLMESİNİ VE MESCİDLERİN HER TÜRLÜ PİSLİKTEN ARINDIRIL MASINI TAVSİYE ETMEK
Hadisler


1697. Enes radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Mescide tükürmek bir günahtır; kefâreti de onu ortadan kaldırmaktır."
Buhârî, Salât 33; Müslim, Mesâcid 49. Ayrıca bk. Nesâî, Mesâcid 30
1699 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1698. Âişe radıyallahu anhâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem bir keresinde mescidin kıble duvarında sümük veya tükrük ya da balgam görmüş, hemen onu bir taş parçasıyla kazımıştır.
Buhârî, Salât 33, Ezân 94; Müslim, Mesâcid 50. Ayrıca bk. Nesâî, Mesâcid 51
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.






1699. Enes radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bu mescidler, abdest bozmak ve sair tiksinti verecek şeyler için yapılmış yerler değildir. Buralar ancak Allah Teâlâyı zikretmek, (namaz kılmak) ve Kur‘ân okumak içindir."
Râvî, "Yahut da Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in buyurduğu gibi" demiştir.
Müslim, Tahâret 100. Ayrıca bk. İbni Mâce, Tahâret 78
Açıklamalar
Cami ve mescidler müslümanların topluca ibadet ettikleri, zikir yaptıkları ve Kur‘an okudukları mâbedlerdir. Bir başka deyişle Allah'a secde edilen yerlerdir . O halde bu yerlerin daima en temiz şekilde bulunduru lması gerekir. Ancak insanın girip çıktığı, belli sürelerle de olsa bulunduğu ve yaşadığı yerlerin bir şekilde kirlenmes i, havasının bozulması da tabiîdir. Ne var ki temizliğine en çok itina gösterilmesi gereken bu yerler yine de kasıtlı - kasıtsız kirletile bilmekted ir. İşte burada okuduğumuz üç hadîs-i şerîf, mescidler in tükrük, sümük, balgam, salya ve sidik gibi insanların irâdî olarak çıkardıkları tiksinti verici pislikler den uzak bulunması, bulunduru lmasının lüzûmunu ifade etmektedi r.
Birinci hadis, işin kuralını koymakta ve bir hüküm bildirmek tedir: "Mescide tükürmek bir günahtır." Bunun mescidin tabanına veya duvarına yapılmış olması arasında fark yoktur. Sümkürmek ve balgam atmak da tükürmek gibidir. Mescide hakâret etmeyi aklından bile geçirmeden oraya tükürmek günah olmakla beraber, hakâret etmek kasdıyla tükürmek küfürdür.
Hadisimiz mescide hakâret kasdı olmaksızın tükürme günahının kefâretini de "Onu ortadan kaldırmaktır" diye bildirmek tedir. Gömmek, hiç şüphesiz zemini kum ve taşlık olan mescidler için söz konusudur . Zemini beton veya halı kilim gibi sergi kaplı mescidler de o pisliğin oradan, izi kalmayaca k şekilde silinip atılması, duvarda ise, oradan iyice kazınması demektir. O pisliğin bulunduğu yerden bir şekilde kaybedilm esi onun defni anlamındadır.
Namaz içinde olsun, dışında olsun mescidde bulunurke n insanın sümkürmesi veya tükürmesi gerekebil ir. Bu ihtiyaç kağıt veya bez mendiller vasıtasıyla giderilme lidir. Ancak hâlâ dünyanın her köşesinde çok çeşitli örf, âdet ve kültürde insanların müslüman olduklarını düşünecek olursak, her türlü kaba, katı ve uygun olmayan davranışların olabileceğini de kabul etmemiz gerekir. Bu sebeple bu tür konuların bilinmesi ve ihtiyaç duyuldukc a cemaata anlatılması gerekir.
İkinci hadiste geçen kelimeler den nühâme, balgam; muhât, sümük; busâk veya büzâk ise tükrük ve salya demektir. Bu hadiste Âişe vâlidemiz, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mescidin kıble duvarında gördüğü bu tür bir pisliği bizzat kendisini n bir taş parçasıyla kazıdığını bildirmek tedir. Efendimiz bu tavrıyla, bu gibi durumlard a ne yapılması gerektiğini, pisliği ilk gören kişinin onu bulunduğu yerden bir şekilde gidermesi nin uygun olacağını fiilen göstermiş olmaktadır. Yani Peygamber Efendimiz, mescid temizliği konusunda sadece sözlü tavsiye ile kalmamış, bizzat kendisi fiilen de bu tavsiyesi nin gereğini yapmıştır. Böylece müslümanlara örnek olmuştur.
Kıble tarafındaki duvarda bulunan bir pislik ibadet edecekler in karşısına geleceği için onları çok daha fazla rahatsız edecektir . Onu hemen gidermek lâzımdır. Bu sözlerimizden diğer yerlerde ve duvarlard aki pislikler bir süre kalabilir anlamı çıkarılamaz. Onların da görüldükleri zaman hemen temizlenm eleri gerekir. Ancak kıble tarafının önceliği de inkâr edilemez. Hatta buraya alınmayan Nesâî'nin bir rivayetin de (Mesâcid 35), mescidin kıble duvarında böyle bir pislik gördüğü zaman Peygamber Efendimiz'in çok kızdığı, yüzünün rengi değiştiği, durumu farkeden Medineli hanımlardan birinin kalkıp o balgamı temizleyi p yerine güzel koku sürdüğü, bunun üzerine Efendimiz'in "Bu ne güzel oldu" diye takdir ve memnûniyetini bildirdiği kaydedilm ektedir.
Üçüncü hadis, aslında Zülhuveysıra adında bir bedevînin mescidde küçük abdest bozması olayı üzerine Efendimiz'in o bedevîyi ikaz ve irşad için söylediği sözlerdir. Hz. Enes'in anlattığına göre olay şöyle cereyan etmiştir:
"Biz, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem ile birlikte mescidde bulunuyor duk. Ansızın bir bedevî çıkageldi ve mescidin içinde küçük abdestini bozmaya başladı. Bunun üzerine ashâbdan bazıları; " Hey, Heey!" diye bağırıp mani olmak istediler . Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem:
- "Dokunmayın, serbest bırakın adamı!" buyurdu. Adam işini bitirdi. Sonra Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem bedevîyi yanına çağırarak kendisine:
 "Bu mescidler, abdest bozmak ve sair tiksinti verecek şeyler için yapılmış yerler değildir. Buralar ancak Allah Teâlâyı zikretmek, namaz kılmak ve Kur‘ân okumak içindir" buyurdu. Daha sonra cemaatten birine emretti, o da bir kova su getirerek bedevinin abdest bozduğu yere döktü.
Tabiatıyla bu olay karşısında Efendimiz'in takındığı tavır, insan ve cemaat eğitimi bakımından son derece önemlidir. Efendimiz'in tavır ve açıklaması genelde bütün müslümanlar özelde cami görevlileri ve cemaat önderleri için derin bir kavrayış, esnek bir tavır ve hoşgörü örneğidir.
Efendimiz'in bu tatlı-sert uyarısında, mescidler in zikir, ibadet ve eğitim gibi temel işlevlerini bulmaktayız: "Bu mescidler Allah Teâlâyı zikretmek, namaz kılmak ve Kur'an okumak için yapılmıştır." Hadisimiz in asıl kaynaklarında "ve'ssalâti" kaydı bulunmasına rağmen, nasılsa Riyâzü's-sâlihîn'deki metinde bu kayıt yer almamakta dır. Biz, kaynaklar daki bu kaydı dikkate aldık.
Zikir, aslında Kur'an okumayı, ilim öğrenmeyi ve cemaata vaaz ve nasihat etmeyi de içine alan genel anlamlı bir terimdir. Kur'an okumanın ayrıca zikredilm iş olması, özel olarak ehemmiyet ine dikkat çekmek için olmalıdır. Namaz da farz ve nâfile bütün namazları içine alır. Bu üç ana işlev, zikir, ibadet ve eğitim kapsamı içine girmeyen işlerin mescidler de icra edilmeye kalkışılması, buraların yapılış amacının dışına taşmak olur.
Ayrıca hadis, Peygamber Efendimiz'in ne şartlarda ve kimleri nasıl eğittiğini göstermesi bakımından da son derece dikkat çekici bir niteliğe sahiptir.
Üçüncü hadisin sonunda gördüğümüz "ev kemâ kâle Resûlullah : ya da Resûlullah'ın buyurduğu gibi.." cümlesi, ravînin, Efendimiz'in beyanının tam bu kelimeler le mi yoksa bu mânada başka kelimeler le mi olduğu konusunda tereddüt içinde olduğunu gösterir. Efendimiz'e eksik ya da fazla bir şey nisbet etmiş olmamak için durumu bu veya buna benzer ihtiyat cümleleriyle bildirmek dînî ve ilmî bir hassasiye t ve edebtir. Pek tabiî olarak bu ifade, hadisin lafzan değil, mâna ile rivayet edilmiş olduğunun da işâretidir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Mescidler hiç bir şekilde kirletilm emelidir. Kirletilm iş ise derhal temizlenm elidir.
2. Cami ve mescidler e tükürmek, orayı kirletmek bir günahtır, kefâreti onun ortadan kaldırılmasıdır. Tükürme fiilinin vebâlinden kurtulmak için ayrıca tövbe etmek gerekir.
3. Peygamber Efendimiz mescidin temizliği ile bizzat meşgul olmuştur.
4. Kötü bir iş görüldüğü zaman derhal emir bi'l-ma‘rûf ve nehiy ani'l-münker görevi yerine getirilme lidir. Nitekim ashâb-ı kirâm, Efendimiz'in yanında bedevîye müdahale etmişler, Efendimiz'in müdahalesini beklememişlerdir.
5. Câhillere anlayış göstermek, onları kırmadan eğitmek lâzımdır.
6. Cami ve mescidler e kasıtlı olarak tükürmek, pislik atmak ve oraların zarar görmesine çalışmak küfürdür.
7. Cami ve mescidler i zikir, ibadet ve ilim (eğitim) gibi ana görevlerinden uzak tutmaya çalışmak en büyük zulümdür..

















MESCİDDE GÜRÜLTÜ YAPMANIN KERÂHETİ
MESCİDDE TARTIŞMAK, YÜKSEK SESLE KONUŞMAK, YİTİK
SORUŞTURMAK, MAL ALIP SATMAK, EV KİRALAMAK GİBİ BİRTAKIM FAALİYETLERDE BULUNMANI N MEKRUH OLDUĞU
Hadisler



1700. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işitmiştir:
"Kim, mescidde yitiğini soruşturan bir kimseyi duyarsa, ‘Allah onu sana buldurmasın’ desin. Zira mescidler yitik araştırmak için yapılmamıştır."
Müslim, Mesâcid 79. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 21; İbni Mâce, Mesâcid 11
1704 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1701. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Mescidde mal alıp satan kimseyi gördüğünüz zaman, ‘Allah kazandırmasın’ deyiniz. Mescidde yitik soruşturanı gördüğünüzde de ‘Allah sana onu buldurmasın’ deyiniz."
Tirmizî, Büyû' 75. Ayrıca bk. Muvatta', Sefer 92
1704 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.






1702. Büreyde radıyallahu anh şöyle dedi:
Bir adam mescidde yitiğini soruşturuyor ve "Kırmızı devemi gören var mı?" diyordu. Bunun üzerine Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem:
"Bulamaz ol! Mescidler ne için yapılmışlarsa ancak o maksatlar la kullanılacak mekanlardır" buyurdu.
Müslim, Mesâcid 80, 81. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mesâcid 11
1704 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.





1703. Amr İbni Şuayb'ın babası aracılığı ile dedesinde n rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem, mescidde alış-veriş yapmaktan, yitik soruşturmaktan ve şiir okumaktan insanları menetmiştir.
Ebû Dâvûd, Salât 214, Tirmizî, Büyû' 75. Ayrıca bk. Nesâî, Mesâcid 22; İbni Mâce, Mesâcid 5
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.









1704. Ashâbtan es-Sâib İbni Yezîd radıyallahu anh şöyle dedi:
Mesciddey dim, biri bana taş attı. Baktım Ömer İbni'l-Hattâb radıyallahu anh. Yanına varınca bana:
- Git şu iki kişiyi bana getir! dedi. Gidip adamları getirdim. Onlara:
- Nerelisin iz? diye sordu.
- Tâifliyiz, dediler. Bunun üzerine:
- Eğer Medineli olsaydınız, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in mescidind e sesinizi yükselttiğiniz için canınızı yakmıştım, dedi.
Buhârî, Salât 83
Açıklamalar
Mâbedler dünyanın en huzurlu, emniyetli ve sâkin yerleri olmalıdır. Kulun Allah Teâlâ ile ruhî açıdan başbaşa olduğunun bilinci içinde ibadet edeceği bu yerlerin uhrevî havasına aykırı düşecek tavır ve işlerin oralardan uzak tutulması, mâbedlerin kendine has havası içinde kalabilme leri bakımından son derece gereklidi r. Burada okuduğumuz beş hadis, cami ve mescidler in nelerden korunması lâzım geldiği konusunda çok çarpıcı ve açık bilgi ve uyarılar ihtivâ etmektedi r.
Birinci hadis, kaybettiği bir mal veya eşyayı mescidin içinde yüksek sesle soruşturan kimsenin yaptığı bu münasebetsizlik ve uygunsuzl uğa karşı, Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Allah onu sana buldurmasın!" diye beddua ediyor. Gerekçesini de "Mescidler kayıp araştırmak için yapılmamıştır" diye açıklıyor. Efendimiz bu sözüyle, dinî kurumların ve bilhassa mâbedlerin asıl kuruluş amaçları dışında kullanılmasına karşı ne kadar hassas olduğunu ve titiz davranılması gerektiğini ortaya koyuyor. Bu, günlük dünya meşgalelerinin zikir, ibâdet ve ilim merkezi demek olan mescidler e biraz da hoyratça taşınmasına, oraların da sokak ve çarşı-pazar yerleri haline dönüştürülmesine karşı çıkmak demektir.
Bu hadîs-i şerîf'in, Medine İslâm toplumu gibi, mescidin herşey demek olduğu bir ortamda söylendiği düşünülecek olursa, konuya ait nezâket ve hassasiye t daha iyi anlaşılır. Günümüzde cuma namazlarında gördüğümüz manzara, o gün vakit namazlarında görülüyordu. Yani orada yapılacak bir duyuru veya ilânın hedefine ulaşma şansı çok yüksekti. Buna rağmen Efendimiz, mescidin içinde kayıp ilânlarının yapılmasını yasaklama kla, ne pahasına olursa olsun mescidler in kendi yapım amaçları dışında kullanılmasına müsaade etmemiş olmaktadır.
İkinci hadiste, cami ve mescid içinde yitik araştırma yasağına, alış-veriş yapma yasağının da ilâve edildiğini görüyoruz. Mescidde ticaret yapmaya kalkışan biri görüldüğü zaman da Efendimiz, hem alan hem de satana yönelik olmak üzere "Allah kazandırmasın!" diye tepki gösterilmesini tavsiye ediyor.
Üçüncü hadiste, kayıp olan kırmızı devesini gören olup olmadığını mescidde yüksek sesle soruşturan bir kişiye bizzat Sevgili Peygamber imiz'in, "Bulamaz ol!" diye tepki gösterdiğini ve mescidler in ne için yapılmışlarsa o işlerde kullanılması gerektiğini hatırlattığını görmekteyiz. Yani Efendimiz'in önceki iki hadiste ashâbına yaptığı tavsiyeyi burada bizzat ve bilfiil kendisini n yerine getirdiği görülmektedir. Bu, onun sözü ile fiili arasındaki uyumun göstergesi olmanın yanında, yapılan münâsebetsizliğin affedilec ek gibi olmadığını da göstermektedir. Çok nâdir hallerde beddua ettiğini bildiğimiz Efendimiz'in bu olaydaki tavrı, dinin temel müessesesi camiye verilmesi gereken önemin farklı bir şekilde ortaya konulması demektir.
Dördüncü hadiste, mescidler de yapılmaması gereken yüksek sesle yitik soruşturma, alış-veriş yapma yasağına şiir okumanın da dahil edildiğini görmekteyiz. Özellikle dinî içerikten yoksun şiirlerin mescid içinde yüksek sesle okunması kesinlikl e doğru değildir.
Bu dört hadiste sözü edilen yitik soruşturma, alış-veriş yapma ve şiir okuma faaliyetl erinde ortak olan nokta bunların genellikl e yüksek sesle, bağıra - çağıra yapılan işler olmasıdır. Mescidde her an namaz kılan, Kur'an okuyan, zikir ile meşgul olan insanlar bulunabil ir. Bu insanları rahatsız edecek şekilde gürültü yapmak yasaklanmıştır. İbadetle, Kur'an okumakla meşgul olan kimse olmasa bile yine de mescidde gürültü yapmak yasaktır. Çünkü mâbedler, sokak çığırtkanlıklarının sergilene ceği yerler değildir.
Esasen Kur'an okurken ve zikir yaparken dahi mescidde gereksiz yere sesi yükseltmek hoş karşılanmamaktadır. Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem mescidde itikâfta iken, sahâbilerin yüksek sesle Kur'an okuduklarını duymuş, perdeyi kaldırıp "Hepiniz Rabbinize sesleniyo rsunuz. Birbirini ze eziyet etmeyin, sesinizi yükseltmeyin!" uyarısında bulunmuştur (bk. Ebû Dâvûd, Tatavvu' 25). Bir başka rivayette de "Okurken birbirini ze karşı sesinizi yükseltmeyin!" buyurmuştur (bk. İbni Mâce, Mesâcid 5).
Abdullah İbni Mes'ûd radıyallahu anh de mescidde yüksek sesle salavât getirip, lâ ilahe illallah diye tehlil getiren bir gruba rastlamış ve onlara "Biz Resûlullah zamanında böyle şey yapmazdık. Siz bid'atçisiniz!" diye çıkışmıştır (bk. el-Menhelü'l-azbi'l-mevrûd, IV, 89).
Muhtelif fıkıh kitaplarında mescidde namaz kılmakta olanın zihnini meşgul edecek şekilde yüksek sesle Kur'an okumanın haram olduğuna bile işaret edilmekte dir. Hatta imamın sesini gereğinden fazla yükseltmesi bile hatalı görülmektedir.
Bütün bunlar cami ve mescidler de Kur'an okurken ihtiyaç olmadığı halde sesi yükseltmenin, yüksek sesle zikir yapmanın, bağırıp çağırmanın câiz olmadığını, bid'at olduğunu ortaya koymaktadır. Hele hele büyük gruplar halinde üstelik bazı çalgı âletleri eşliğinde yüksek sesle zikir yapıyoruz diye mescidler de gösteri yapmaya kalkışmak tamamen yersiz bir tavır ve bid'attır.
Aynı şekilde gereksiz yere boğazını patlatırcasına bağıran vâizler, hatipler mevlidhan lar, korolar ve okuyucula r, rahmetli bir düşünürümüzün ifadesiyl e söyleyecek olursak tüm "mabed artistler i" ne yaptıklarını bir iyice düşünmek ve kendileri ne kesinlikl e çeki - düzen vermek zorundadırlar. Murakıplık hizmetler inin bu yönlere kaydırılması, herhalde cami hizmetler inin mescidler e yakışır bir şekilde icra edilmesin i sağlayacaktır.
Saflar arasında dolaşılarak sessizce yardım toplamanın câiz olduğu genel kabul gören bir husustur. Ayrıca namaz vakitleri dışında halkın genelini ilgilendi ren hususların cami hoparlörü ile minareden duyurulma sında da bir beis görülmemektedir. Özellikle bu durum köylerimiz gibi başkaca duyuru imkanı bulunmaya n yörelerde zarûret mertebesi ndedir. Belediye teşkilatı bulunan yerleşim birimleri nde bu tür ilân ve duyuruların belediye hoparlöründen yapılması elbette daha uygun olur.
Beşinci hadiste, Hz. Ömer'in mescidde yüksek sesle konuşan iki kişiyi, nasıl sorguladığını, Tâifli yani bir anlamda taşralı olduklarını öğrenince ikaz etmekle yetindiğini görmekteyiz. Bu olayda iki nokta dikkat çekicidir. Birincisi Hz. Ömer'in, olayı bize nakleden Sâib İbni Zeyd'i, seslenere k değil, küçük bir çakıl taşı atarak yanına gelmesini sağlaması ve gidip gürültü yapan kişileri kendisine getirmesi ni emretmesi ...Burada Hz. Ömer, önce kendisi mescidin sükûnetini bozmamaya dikkat ediyor. Yanına getirttiği kişileri de kısa bir soruşturmadan sonra, Medineli olmadıklarını anlayınca sözlü olarak uyarmakla yetiniyor . "Eğer Medineli olsaydınız, yüksek sesle konuşmanızdan dolayı canınızı yakacaktım" demek sûretiyle, mescidde yüksek sesle tartışılmayacağını, konuşulmayacağını öğrenmiş olması gerekenle rin, bu konudaki ihmalleri nin kabul edilemez olduğunu bildirmek tedir.
Yıllarca camiye cemaata devam edip de camiye nasıl girilir, nasıl çıkılır ve camide nasıl davranmak gerekir bunu öğrenmemiş olanların kulakları çınlasın.. Tabiî bu tür cemaatı olan cami imamlarının ve görevlilerinin de...
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Cami ve mescidler, zikir, ibadet ve Kur'an okumak gibi tamamen dînî işler için yapılmışlardır.
2. Cami ve mescidler i kuruluş amaçlarının dışında kullanmak doğru değildir.
3. Cami ve mescidler de yüksek sesle yitik soruşturmak, alış-veriş yapmak ve şiir okumak câiz değildir. Bazı âlimlere göre cami içinde dilenciye sadaka vermek bile caiz değildir.
4. Mescidde yapılmaması gereken işleri yapmaya kalkışanlara o yaptığı işte başarıya ulaşmaması için beddua etmek câizdir.
5. Mescidler in mâbed kutsiyeti ve sukûneti her zaman korunmalıdır.
6. Cami hizmetler inin yerine getirilme si sırasında da gereksiz yere yüksek sesle bağırmak çağırmak, konuşmak ve okumak doğru değildir.
7. Cami dışında yapılacak işler içeriye taşınmamalıdır.







KÖTÜ KOKULARLA MESCİDE GELME YASAĞI
ZARÛRÎ HALLER DIŞINDA, SARMISAK, SOĞAN, PIRASA VE BENZERİ KÖTÜ KOKULU ŞEYLER YİYEN KİMSENİN KOKU KAYBOLMAD AN MESCİDE GİRMESİNİN NEHYEDİLDİĞİ
Hadisler


1705. İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem sarmısağı kastedere k şöyle buyurdu:
"Kim şu bitkiden yemişse, mescidimi ze yaklaşmasın!"
Buhârî, Ezân 160, Et'ime 49; Müslim, Mesâcid 68
1708 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.



1706. Enes radıyallahu anh' den rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kim şu bitkiden yemişse, yanımıza yaklaşıp bizimle beraber namaz kılmasın!"
Buhârî, Ezân 160, Et'ime 49; Müslim, Mesâcid 70. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Et'ime 40; Tirmizî, Et'ime 13; Nesâî, Mesâcid 16; İbni Mâce, Edâhî 2
1708 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.








1707. Câbir radıyallahu anh den rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kim sarmısak veya soğan yemişse, bizden ve mescidimi zden ayrılsın! (Evinde otursun)."
Buhârî, Ezân 160, Et'ime 49 İsti'zân 24; Müslim, Mesâcid 73. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Et'ime 40; Tirmizî, Et'ime 13; Nesâî, Mesâcid 16, 17
Müslim'in bir başka rivayetin de (Mesâcid 74)  "Kim sarmısak, soğan, pırasa yemişse, mescidimi ze yaklaşmasın. Çünkü insanoğlunun rahatsız olduğu şeyden melekler de rahatsız olur" buyurulur .
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.






1708. Ömer İbni'l-Hattâb radıyallahu anh bir cuma günü irad ettiği hutbede şöyle dedi:
 Sonra ey müslümanlar! Siz, kokusu hoş olmadığını bildiğim şu iki bitkiyi (sarmısak-soğan) yiyorsunu z. Gerçekten ben, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'i, mescidde bir kimsede bunların kokusunu duyduğu zaman emredip o kişiyi Baki kabristanına kadar uzaklaştırdığını gördüm. Bu sebeple kim bunları yiyecekse, pişirerek kokusunu gidersin!"
Müslim, Mesâcid 78. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Et'ime 40; İbni Mâce, İkâmet 58, Et'ime 59
Açıklamalar
 Mescidler e tükürmek, oralarda yüksek sesle konuşup gürültü yapmak gibi olumsuzlu kları nehyeden hadislerd en sonra, şimdi de soğan sarmısak, pırasa, turp gibi çiğ olarak yenilmele ri halinde başkalarını rahatsız edecek bir kokusu olan sebzeleri yedikten sonra cemaate gelmeyi yasaklaya n bir çok rivayette n dört tanesini okuduk.
Dinimizin temel müessesesi olan cami ve mescidler in, her türlü rahatsızlık âmillerinden arındırılmış olması konusunda tam bir dikkat ve titizlik gerektiğini belgeleye n bu hadisler, aynı zamanda İslâm muâşeret edeblerin in ne kadar medenî ve çağdaş esaslar üzerine kurulmuş olduğunu da göstermektedir.
Konuyla ilgili hadisleri n genelini dikkate aldığımız zaman soğan, sarmısak, pırasa ve turp gibi bitki ve sebzeleri yemiş ve kokusu henüz ağızlarından kaybolmamış olan insanların, ibadet etmek için müslümanların topluca bulundukl arı mescidler e gelmemele ri, cemaate iştirak etmemeler i, onlarla beraber namaz kılmamaları, evlerinde oturmaları ısrarla tenbih ve tavsiye edilmekte dir. Bazı rivayetle rde de bu kısıtlamanın gerekçelerine yer verilmekt edir. Bunlar arasında, "bize eziyet vermesin, bizi rahatsız etmesinle r," "insanların incindiği şeylerden melekler de incinir, rahatsız olur" gibi gerekçeler dikkat çekmektedir.
Soğan-sarmısak gibi şeyleri yedikleri nden dolayı müslümanların rahatsız olmaması için mescidler e gidemeyec ek olanların, bayramda namazgâhlara, cenâze ve düğün gibi toplantı yerlerine, ilim meclisler ine, dersanele re, konferans salonlarına, tekke - dergâh gibi zikir meclisler ine gitmeleri de nehyedilm iş demektir. Sokak, çarşı-pazar bu nehyin dışında tutulmuştur. Çünkü oralar mescid hükmünde değildir. Ancak yediği sarmısağın kokusunu gidermede n evden dışarı çıkmamak herhalde daha uygundur. Özellikle büyük şehirlerde toplu taşıt vasıtalarında böyle bir kişinin çevresindekileri rahatsız edeceği kuşkusuzdur.
Kâdî İyâz bu nehyin, aralarında sarmısak yememiş olan kimseleri n bulunduğu yerler hakkında geçerli olduğu, herkesin sarmısak yemiş olduğu bir toplantıya katılmakta kerâhet olmayacağı görüşündedir. Bu tıpkı herkesin sigara içtiği yerde sigara içmek gibi bir durumdur. Kimsenin bir başkasından rahatsız olması söz konusu değildir. Ama sigara içmeyenlerin de bulunduğu yerde sigara içmek, içmeyenleri rahatsız edecektir . Nitekim son zamanlard a, dünyadaki genel eğilim doğrultusunda memleketi mizde de beş kişinin bulunduğu kapalı mekânlarda sigara içenlere para cezası getiren kanun çıkarılmıştır.
Müslüman için cemaata devam etmek, namazlarını cemaatle birlikte mescidde edâ etmek büyük bir coşku, görev ve sorumlulu ktur. Hele ashâb-ı kirâm için Hz. Peygamber'in mescidind e onun cemaatı olarak arkasında namaz kılmak ne büyük şeref ve bahtiyarlıktır. Soğan, sarmısak gibi kötü kokusu giderilem emiş bir yiyecekte n dolayı müslümanların cami ve cemaattan uzak kalmaları, değme para cezalarının çok üstünde hak ve sevap mahrumiye ti getiren son derece etkili bir cezadır. Ne yazık ki devrimizd e mânevî değerlerden uzaklaşan toplum hayatında cezalar da giderek tamamıyla maddîleşmektedir. Pek tabiî olarak etkisi de işte o kadar olmaktadır.
İslâm bilginler i, sarmısak yemiş olanlara kıyas ederek ağzı kokanların, yarası veya üstü başı yaptığı işten dolayı ağır kokan kimseleri n de camiye cemaate devam etmemeler ini öngörmüş bu yönde fetvâ vermişlerdir. Hatta Abdullah İbni Ömer radıyallahu anhümâ, diliyle insanları rahatsız eden kötü huylu kimseleri n de cemaate devam etmemesi lâzım geldiği görüşündedir.
Bir kez daha belirteli m ki, soğan, sarmısak, pırasa ve turp gibi rahatsız edici kokusu bulunan sebzeleri yiyenleri n cami ve cemaate iştirak edememesi bunların kokusunun kaybolmamış olması şartına bağlıdır. Yoksa bunları yemek haram ve yasak değildir. Kokusunu, meselâ maydonoz çiğnemek suretiyle veya daha başka bir şekilde kaybettik ten sonra mescidler e rahatlıkla gelinir. Onun için son hadiste Hz. Ömer, "Onları bari pişirmek sûretiyle kokularından arındırın" tavsiyesi nde bulunmuştur. Pişirmek, bu tür yiyecekle rin kokusunu büyük ölçüde giderir. Pişmiş halde yenmiş olmasına rağmen koku hissedili yorsa, nehiy ve kerâhet hükmü de devam eder.
Efendimiz'in sarmısak yememesin in kendisine özgü gerekçesi vardır. "Sizin baş başa kalmadıklarınızla ben başbaşa kalıp konuşuyorum" diye kendisine gelen melekleri n hukukunu gözettiğini, onları rahatsız etmek istemediğini bildirmiştir. Bu hususu da dikkate alan bazı âlimler, soğan-sarmısak yiyenleri n, melekleri n bulunacağı gerekçesiyle mescidler boşken bile oralara girmeleri nin nehyedilm iş olduğu görüşündedirler.
Burada yer almayan bir hadiste, Efendimiz in "Sarmısak ve benzerler ini yiyenleri n mescidimi ze gelmesin" beyanını duyan bazı sahâbîler, "Haram kılındı, haram kılındı" diye söylenmeye başlayınca Efendimiz, Allah-Peygamber ve Kitap-Sünnet ilişkisini belirleye n son derece açık bir ifadeyle şu sözleri söylemiştir: "Allah'ın bana helâl kıldığı bir şeyi haram kılmak ne haddime! Ben, onun kokusunda n hoşlanmıyorum o kadar!"
Dinimizde Hz. Peygamber de dahil herkesin bir yetki ve sorumlulu k alanı vardır. Herkes bu alan içinde yaşamaya mecburdur .
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Çiğ sarmısak yiyip mescide gelmek mekruhtur . Pişmiş sarmısak yemek ise mekruh değildir.
2. Çiğ yenildikl eri takdirde soğan, pırasa, turp gibi kötü kokan sebzeler de aynı hükümdedir. Bunlara çemen, sigara, püro ve pastırma gibi kokusu başkalarını rahatsız eden şeyleri de katmak mümkündür.
3. Kokusu başkalarını rahatsız eden yiyecekle ri yemiş olarak mescide gelen kişinin ağız kokusu duyulduğu takdirde mescidden çıkarılabilir.
4. Müslümanlar arasına çıkarken her yönden tertemiz olmak gerekir. Özellikle cami ve mescidler e gidileceği zaman daha fazla dikkatli ve temiz olmaya çalışmalıdır.
5. Kötü kokularda n insanlar gibi melekler de rahatsız olur.
6. Hz. Peygamber'in herhangi bir helâli haram, haramı helâl kılma yetkisi yoktur.

















HUTBE OKUNURKEN DİZLERİNİ
DİKİP OTURMANIN KERÂHETİ
CUMA GÜNÜ İMAM HUTBE OKURKEN, UYKU GETİRECEĞİ, HUTBEYİ DİNLEMEYE ENGEL OLACAĞI VE ABDESTİN BOZULMASI NA VESİLE OLACAĞI ENDİŞESİ SEBEBİYLE DİZLERİ DİKİP ELLERİ DİZLER ÜZERİNE BAĞLAYARAK OTURMANIN MEKRUH OLDUĞU
Hadis


1709. Muâz İbni Enes el-Cühenî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem, cuma günü imam hutbe okurken dizleri dikip oturmakta n nehyetmiştir.
Ebû Dâvûd, Salât 228; Tirmizî, Cum'a 18
Açıklamalar
Hibve (veya İhtibâ), dizleri yukarıya dikip ellerle dizleri kavramak suretiyle oturmak demektir. Bu oturuş tarzının uygun görülmemesinin sebepleri, - Nevevî'nin konu başlığında belirttiği gibi - uyuklamay a sebep olması, dolayısıyla hutbeyi dinleme vecibesin den kişiyi alıkoyması ve en kötüsü de abdestin bozulması ihtimalid ir. Bir de Arabistan gibi erkekleri n de entari giydiği sıcak iklim bölgelerinde dizleri yukarı dikince avret yerlerini n açılma ihtimali vardır. Bu ise, cami ve cemaat edebine hiç uymayan son derece çirkin bir durumdur. Müslümanların imkânlarının oldukca sınırlı ve kısıtlı olduğu İslâm'ın ilk yıllarında böyle durumların meydana gelmesi çok daha muhtemeld i.
Ayrıca minberde hutbe irâd eden hatib, karşısındaki cemaatin böyle son derece serbest bir vaziyette olduğunu görmekten olumsuz etkilenir . Bu konu, öyle sanıyoruz ki, her din görevlisinin bildiği bir husustur. Ciddi görünümlü bir cemaata hitabetme k, büyük bir zevktir.
İşte bu gibi sebeplerd en dolayı Efendimiz, ibadet saati olan hutbe dinleme zamanında bu oturuş şeklini sakıncalı bulup nehyetmiştir.
Ebû Dâvûd'un buraya alınmayan bir rivayetin de sahâbîlerden bazılarının hutbe dinlerken dizlerini dikip oturdukla rına dair bilgiler verilmekt edir. Bu rivayetle rin, nehiy bildiren bizim bu hadisimiz den daha sağlam senede sahip olduğu da bildirilm ektedir. Bu sebeple bazı âlimler, "Avret mahallini n açılmasına sebep olan oturuş nehyedilm iştir, böyle bir ihtimalde n uzak olan ihtibaya ise müsaade edilmiştir" diye her iki rivayet grubunun arasını birleştirmişlerdir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Hatibi uyanık ve ciddî bir şekilde dinlemek lâzımdır. Mescidde bulunmanın, oturup kalkmanın mescidin ve müslümanın nezâhet ve ciddiyeti ne yakışır halde olması gerekir.
2. Uyku getireceği, hutbe dinlemeyi engelleye ceği ve avret yerlerini n açılmasına vesile olabileceği gibi sebeplerl e imam hutbe okurken, dizlerini yukarıya dikip elleriyle de dizlerini tutarak oturmak (ihtibâ) mekruhtur .
3. Müslüman her zaman ve her yerde her türlü çirkinlikten uzak kalmaya çalışmalıdır.


KURBAN KESMEK İSTEYEREK ZİLHİCCE AYININ ONUNA ULAŞAN KİMSENİN KURBANI KESİNCEYE KADAR SAÇINDAN VE TIRNAKLAR INDAN BİR ŞEY
ALMASININ NEHYEDİLMİŞ OLDUĞU
Hadis



1710. Ümmü Seleme radıyallahu anhâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kimin kesecek kurbanı varsa, zilhicce ayı (nın hilâli) girince kurbanını kesinceye kadar saçından ve tırnaklarından hiç bir şey kesmesin."
Müslim, Edâhî 42. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Dahâyâ 3
Açıklamalar
Zilhicce ayının onu kurban bayramının birinci günüdür. Konu başlığına göre zilhiccen in onuncu günü girdikten sonra, hadîs-i şerîf'in metnine göre zilhicce ayının hilâlinin görülmesinden yani başından itibaren, kurban kesecek olan bir müslümanın, kurbanını kesinceye kadar tıraş olması, saçını kısaltması, vücudunun herhangi bir yerindeki kılları yolup koparması ve tırnaklarını kesmesi nehyedimiştir. Tabiî burada herkesin kurbanını, kurban bayramının birinci günü keseceği düşünülmemelidir. Bu sebeple "kurbanını kesinceye kadar" kaydı, bayramın üçüncü günü akşamına kadar geçerlidir.
 İmam Şâfiî'ye göre zilhiccen in onu girdikten sonra kurban kesecek olan kimsenin kurbanını kesmeden saç veya tırnaklarını kesmesi tenzihen mekruhtur . Ebû Hanîfe'ye göre ise, mekruh değildir.
Bu nehyin sebebinin, o günlerde ihramda bulunan hacılara eşlik etmek, onlar gibi davranmak olduğunu söyleyenler vardır. Ayrıca keseceği kurban sebebiyle müslümanın cehennemd en kurtulacağı ümit edilmekte dir. Bu kurtuluşta vücudunun bütün unsurlarının tam olması hedeflenm iş de olabilir. Gerçek sebebi ve hükmü ne olursa olsun, bu nehiy kurban kesecek müslümanlar içindir. Kurban kesmeyece k olanların saç tıraşı olmalarına ve tırnaklarını kesmeleri ne hiç bir mani yoktur. Yani bu nehiy onları ilgilendi rmemekted ir.
Bu da gösteriyor ki hadisimiz deki nehiy ile, dünyanın neresinde olursa olsun kurban kesecek müslümanların, o günlerde haccetmek te oldukları için ancak kurbanlarını kestikten sonra tıraş olarak veya saçlarını kısaltarak ihramdan çıkabilecek olan hacılarla aynı anda aynı şeyleri yapmak suretiyle âdeta hactaki ortamı paylaşmaları hedeflenm iştir. Bu gerçekten çok güzel ve pek anlamlı bir hedef ve uygulamadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. İhramda bulunan hacılar kurbanlarını kesmedikçe tıraş olup ihramdan çıkamadıkları gibi, memleketl erindeki müslümanların da zilhicce ayının onuncu günü girdikten sonra kurbanlarını kesinceye kadar saç ve tırnak kesmemele ri uygun olur.
2. Müslümanlar arasındaki inanç birliğinin, mümkün olduğunca evrensel çapta davranış birliği şeklinde kendini göstermesi pek güzel olup bir bakıma "tebliğ" niteliği taşır.

ÜZERİNE YEMİN EDİLMESİ YASAKLANA NLAR
PEYGAMBER, KÂBE, MELEKLER, GÖKYÜZÜ, ECDAT, HAYAT, RUH, BAŞKAN, SULTANIN HAYATI, SULTANIN NİMETİ, BİR KİMSENİN
TÜRBESİ VE EMANETE YEMİN ETMENİN YASAK OLUŞU
Hadisler




1711. İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Şüphesiz ki Allah Teâlâ sizin babalarınızın adı ile yemin etmenizi yasakladı. Yemin etmek isteyen kimse Allah'ın adı ile yemin etsin veya sussun."
Buhârî, Eymân 4; Müslim, Eymân 3. Ayrıca bk. Buhârî, Edeb 74, Tevhîd 13; Ebû Dâvûd, Eymân 4; Tirmizî, Nüzûr 9; Nesâî, Eymân 4; İbni Mâce, Keffârât 2
Müslim'in Sahîh'indeki bir rivayet şöyledir: "Kim yemin edecekse Allah'ın adı ile yemin etsin veya sussun."
Müslim, Eymân 3
Bir sonraki hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1712. Abdurrahm an İbni Semüre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Putlara ve babalarınıza yemin etmeyiniz ."
Müslim, Eymân 6. Ayrıca bk. Buhârî, Eymân 5; Nesâî, Eymân 10; İbni Mâce, Keffârât 2
Açıklamalar
Yemin kelimesi lugatta kuvvet ve sağ el anlamına gelir. Şeriat örfünde, verilen haberin bir tarafını, yani olduğunu veya olmadığını üzerine yemin edilen şeyle kuvvetlen dirmektir . Yemin, bir işi yapmak veya yapmamak hususunda karara ve iddiaya kuvvet vermek için ya Allah Teâlâ'ya kasem veya talak gibi bir şeye bağlı olarak yapılan bir akittir. Buna Türkçe'de ant denir. Meselâ, "Vallahi ben şu işi yaptım" veya “yapmadım” demek bir yemindir. "Ben şu işi yaparsam" veya "yaptıysam karım benden boş olsun" demek de bir şarta bağlı olarak yapılmış yemindir. Yemin ne üzerine yapılırsa, ona tâzim ifade eder. Tâzime, yüceltmeye lâyık olan yegane varlık ise Allah Teâlâ'dır. Bu sebeple Allah'tan başkası adına yapılan yeminler yemin sayılmaz. Şu kadar var ki, Allah'tan başkasını tâzim, büyültüp yücelterek herhangi bir kimse veya eşya üzerine yemin etmek, İslâm âlimlerinin bir kısmı tarafından kesin olarak haram kabul edilir.  Başka bir kısım âlim ise, yemin eden kimse, üzerine yemin ettiği şeyi tâzim ve yüceltme inancına sahip olmadığı takdirde haram değil, mekruh olduğunu kabul eder.
Kasem suretiyle olan yemin ya, vallahi, billahi, tallahi denilmesi gibi Allah Teâlâ'nın zât ismine, ya, Rahmân, Rahîm gibi mübarek isimlerin den birine, veya izzet-i ilâhiye, kudret-i ilâhiye gibi zâtî sıfatlarından biri üzerine ant içmekle yapılır. Kasem ederim, yemin ederim, Allah'a andolsun, üzerime yemin olsun, şehâdet ederim, üzerime ahdolsun gibi sözler de birer yemin sayılır. Peygamber lere, Kâbe'ye, mahlûkattan birinin başına veya hayatına yemin edilmesi câiz olmaz; bunlar da yemin sayılmaz. Nelerin yemin sayılıp sayılmadığı fıkıh kitapları ile, ilmihal kitaplarında etraflıca ele alınır.
Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'de Tîn, Zeytin, Semâ, Tûr, Târık gibi mahlûkatından bir çok şeye yemin etmiştir. Bu yeminler ya o şeylerin şerefinin yüksekliğine dikkat çekmek içindir; ya da ibarede adı zikredilm emiş bir şey vardır. Yani bu gibi yeminler, Tîn'in Rabbi hakkı için, Târık'ın Rabbi hakkı için takdirind edir.
Hadisimiz de özellikle babanın zikredilm esi, bu şekilde yemin etmenin Arap toplumund a, evlâtlar ve insanlar arasında yaygın olması sebebiyle dir. Yemin etmek mecburiye ti varsa Allah'a yemin edilmeli, aksi takdirde susmak daha hayırlıdır. Hadisin yukarıda zikredile n kaynaklarında onun çeşitli rivayet tarikleri yle ve farklı şekillerde nakledild iğini görürüz. Nevevî'nin tercih ettiği rivayet, her birinin ortak noktasını teşkil etmektedi r. Câhiliye devrinin etkili olan âdetlerinden biri de putlar üzerine yemin edilmesi idi. Putperest liğin şirk olduğu ve dinimizin bunu şiddetle yasakladığı bilinen bir gerçektir. İslâm, putlarla ilgili her türlü inanış, davranış ve yaklaşımı tamamen yasaklayıp ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla putlar üzerine yapılan yeminleri n hiçbir kıymeti olmadığı ve asla yemin sayılmayacağını Peygamber Efendimiz kesin bir şekilde ifade etmiştir. Çünkü putlara yemin edenler onları yüceltmiş, büyük tanımış ve kutsamış olmaktadırlar. Bu tavrın en büyük şirk ve küfür olduğunda hiç tereddüt yoktur.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Yemin, yemin edileni tâzim ve yüceltme olduğu için, sadece Allah'ın adına veya Allah'ın sıfatlarına yapılabilir.
2. Babalar veya başka yaratılmışlar üzerine yapılan yeminler geçersiz olup, tâzim ve yüceltilmeye lâyık olan sadece Allahtır.
3. Putlar ve benzeri batıllar üzerine yemin etmek haram kılınmış olup, onları yüceltmek küfürdür.



1713. Büreyde radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Emanete yemin eden kimse bizden değildir."
Ebû Dâvûd, Eymân 6
Açıklamalar
Hadisimiz de emanet sözüyle, Allah'ın kulları üzerine yazdığı farzlar kastedilm iştir. Namaz, oruç, zekât, hac ve benzeri farzlar birer emanettir . Bunlar, Allah'ın isim ve sıfatlarından olmayıp, sadece mü'minlerin yerine getirmele ri gerekli emirlerdi r; dolayısıyla bunlar üzerine yemin edilmesi câiz değildir. Şayet edilirse, bu yemin sayılmaz ve kefâret gerekmez. Ancak Ebû Hanîfe, bir insanın farzlar üzerine değil de "Emânetullah'a yemin ederim" demesinin yemin sayılacağını ve kefâret gerekeceğini söyler. Çünkü eminlik Allah'ın sıfatlarından biridir. Ona göre, "Allah'ın kudretine yemin ederim" veya "ilmine yemin ederim" demekle bunun arasında bir fark yoktur. İmâm Muhammed'in açıklamasına göre, Ebû Hanîfe insanların emanete yemin ettikleri ni görmekteydi; durumun kendisine sorulması üzerine bunun bir yemin olduğuna hükmetmiştir. Çünkü Ebû Hanîfe'ye göre emanete yemin etmek "Vallâhi'l-Emîn" demek gibidir; bu ise "Vallahi'l-Azîm" veya benzeri bir yemin lafzından farksızdır. Fakat ulemânın büyük çoğunluğu "Allah'ın emanetine yemin ederim" demenin yemin sayılmayacağı ve kefâret de gerekmeye ceği kanaatind edirler. İbni Melek'in belirttiğine göre, Peygamber Efendimiz'in emanete yemin edilmesin i yasaklama sı, bunun Allah'ın isim ve sıfatlarından olmaması sebebiyle dir. Görüldüğü gibi ulemânın emanetten anladığı anlamlar farklılık arzetmekt e, hüküm de bu anlayış farklılıklarına göre değişiklik göstermektedir. "Böyle yemin eden bizden değildir" denilmesi, bizim yolumuzun ehli veya sünnetimize uyanlarda n değildir anlamındadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Emanet, Allah'ın mü'minler üzerine yazdığı farzlar anlamına gelir. Farzlar Allah'ın ismi ve sıfatı değildir.
2. Allah'ın ismi ve sıfatlarından olmayan bir şey üzerine yemin etmek câiz değildir; edilirse yemin sayılmaz.
3.  Ebû Hanîfe, emaneti farzlar mânasına almayıp eminlikle ilgili gördüğü ve eminliği Allah'ın sıfatlarından saydığı için, emanete yemin etmeyi "Vallâhi'l-Emîn" anlamıyla ele almış ve ona göre hüküm vermiştir.





1714. Yine Büreyde radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Ben İslâm'dan uzağım diye yemin eden kimse, eğer bu sözünde yalancı ise, söylediği gibidir. Eğer sözünde doğru ise, o kişi inancından bir şey kaybetmed en İslâm'a dönemez."
Ebû Dâvûd, Eymân 9. Ayrıca bk. Nesâî, Eymân 8; İbni Mâce, Keffârât 3
Açıklamalar
Halkımız arasında bir kısım câhil insanların şu işi yaparsam veya şöyle yapmazsam "dinden çıkmış olayım", "dinsiz imansız olayım", "dinimi reddetmiş olayım", "dinden dönmüş olayım" veya "kâfir olayım" gibi sözlerle yemin ettikleri ne şahit oluruz. Bu çeşit sözler sarfetmek, bunlarla yemin etmek çirkin ve uygun olmayan bir davranış kabul edilir. Bazı âlimlerimiz bu nevi sözleri birer yemin kabul ederek kefâret gerektiğini söylemişlerse de, ulemânın çoğunluğu yemin olarak değerlendirmemiş, ancak böyle sözler söyleyenlerin günahkâr olduklarını, kendileri ne tövbe ve istiğfar gerektiğini söylemişlerdir. Bir insan böyle sözler söylerken kâfirliği göze alırsa ve maksadı bu ise, gerçekten kâfir olur. Eğer maksadı ve gayesi bu değil de uygun tarzda bir yeminden kaçınmak ise o takdirde çok kötü bir iş yapmış ve ağır bir söz söylemiş olur ki, tövbe ve istiğfar etmesi gerekir. Yeminlerd e niyetlere değil lafza bakanlara göre, böyle sözler söyleyenlerin durumu daha da büyük tehlike arzetmekt edir. Peygamber imiz'in bu hadisi, böyle sözler sarfeden ve benzeri sözlerle yemin edenlere bir tehdit ve uyarı niteliği taşır. Bu çeşit sözler söyleyen bir kişinin niyeti dinden çıkmak ve kâfirliği benimseme k olmasa bile, bu sözleri sarfettiği için büyük hata işlemiş olur. Böyle bir günahkâr da kâmil mü'min olma özelliğini kaybetmiş demektir. İnancından bir şey kaybetmed en İslâm'a dönemez denilmekl e kastedile n mâna da budur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Şu işi yaparsam veya yapmazsam İslâm'dan uzak olayım, dinden çıkmış olayım, kâfir olayım  gibi sözlerle yemin etmek doğru ve câiz değildir.
2. Bu ve benzeri sözlerle yemin edenler, bir kısım ulemâya göre kefâret öderler; bazı âlimlere göre ise onları mal cinsinden bir kefâret kurtarmaz, çünkü onların zararı dinlerine dir; dolayısıyla tövbe ve istiğfar etmeleri, imanlarını yenilemel eri gerekir.
3. Hanefîlere göre yukarıdaki lafızlar ve benzerler iyle yemin edenlerin kefâret ödemesi icab eder; Şâfiî mezhebine göre ise bu sözler yemin sayılmadığından kefâret ödemezler, ancak sözleri sebebiyle günahkâr olurlar.





1715. İbni Ömer radıyallahu anhümâ, hayır, Kâbe hakkı için, diye yemin eden bir adamı işitmişti. Bunun üzerine o, adama şöyle dedi:
Allah'tan başkasının adına yemin etme. Çünkü ben Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'i şöyle buyururke n işittim:
"Allah'tan başkası adına yemin eden kimse küfre veya şirke düşmüş olur."
Tirmizî, Nüzûr 8
Açıklamalar
Allahtan başkası adına yemin edenin kâfir veya müşrik olması sözüyle, onun  gerçekten küfre veya şirke düştüğü kastedilm emektedir . Bu tehdit ifadesiyl e, yasaklana n o davranışın çok ağır bir suç teşkil ettiği ve mutlaka sakınılması gerektiği anlatılmaktadır. Tıpkı riyânın şirk olduğunu ifade eden hadiste olduğu gibi. Çünkü bir insanı küfre ya da şirke düşüren şeylerin neler olduğu Kur'an'ın açık ifadeleri yle belirlenm iştir. Başlangıçtan beri izah etmeye çalıştığımız üzere, Allah'tan başkası adına yemin etmek, kişiyi günahkâr kılar; fakat işlenilen her günah insanı dinden çıkarmaz.
Allah adına yemin etmesi ve sadece O'nu tâzim edip yüceltmesi gereken kimse, Allah'tan başkası adına yemin etmekle yeminine başka birini veya bir nesneyi ortak kılmış olur. Bu yüzden insanın babasını, anasını, Kâbe'yi veya herhangi bir kişiyi veya eşyayı yüceltmesi ve bunlar üzerine yemin etmesi yasaklanmış ve böyle sözler yemin sayılmamıştır. Sadece Kur'an üzerine yemin edilmesi insanlar arasında yaygınlık kazanmış olduğu için Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed tarafından sahih bir yemin kabul edilmiş ve kefâret gerektiğine hükmolunmuştur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Allah'ın isimleri ve sıfatları dışında herhangi bir kimseye veya eşyaya yemin edilmesi yasaklanmıştır.
2. Mukaddes sayılan mekânlara, peygamber lere, sâlih kişilere ve benzerler i üzerine yemin edilmesi câiz değildir.
3. Allah'tan başkası üzerine yemin edilmesin i yasaklaya n hadisleri n ilk bakışta anlaşılan mânalarına göre hükmeden âlimler, bunlarda Allah'tan başkasını yüceltme itikadı bulunduğu için, böyle yemin edenlerin küfre düşeceklerini söylemişlerdir. Ulemânın çoğunluğu ise bu ve benzeri hadisleri küfre düşmek olarak değil, şiddetli sakındırma olarak yorumlamıştır.


















BİLEREK YALAN YERE YEMİN ETMENİN
BÜYÜK GÜNAH OLUŞU
Hadisler




1716. İbni Mes'ûd radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Müslüman bir kimsenin malını elinden almak için yalan yere yemin eden kimse, Cenâb-ı Hakk'ın gazabına uğramış olarak O'nun karşısına çıkar." İbni Mes'ûd der ki:
Sonra Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem, Azîz ve Celîl olan Allah'ın Kitabı'ndan kendisini n bu sözünü tasdik eden şu âyeti okudu:
"Allah'a karşı verdikler i sözü ve yeminleri ni az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların âhirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayaca k ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azâb vardır" [Âl-i İmrân sûresi (3), 77].
Buhârî, Eymân 11, 17; Müslim, Îmân 220, 222. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Eymân 2; Tirmizî, Büyû‘ 42; Nesâî, Âdâbü'l-kudât 36; İbni Mâce, Ahkâm 7
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.






1717. Ebû Ümâme İyâs İbni Sa'lebe el-Hârisî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Yalan yere yemin ederek bir müslümanın hakkını gasbeden kimseye Allah cehennemi vâcip, cenneti de haram kılar." Bunun üzerine bir kişi:
Eğer o hak önemsiz bir şey ise yine böyle midir, yâ Resûlallah? diye sordu. Peygamber imiz:
"Misvak ağacından bir dal parçası olsa bile böyledir" buyurdu.
Müslim, Îmân 218. Ayrıca bk. Nesâî, Âdâbü'l-kudât 30; İbni Mâce, Ahkâm 9
Açıklamalar
Rivâyetlerin bazısında açıklandığına göre, Yemen'de, sahâbî Eş'as İbni Kays ile bir başka adam arasında münakaşalı bir yer vardı. Eş'as, adamı Resûl-i Ekrem'e şikayet etti. Peygamber imiz ona:
- "Herhangi bir delilin var mı?" diye sordu. Eş'as:
- Hayır, diye cevap verdi. Hz. Peygamber:
- "O halde hasmının yemin etmesi lâzım" dedi. Eş'as:
- Yemin istenirse o kişi yemin eder, diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz bu hadisi söyledi ve âyet de bu olay üzerine nazil oldu.
Bazı rivayetle rde, Eş'as'ın bir arazi veya kuyunun mülkiyeti konusunda münakaşa ettiği kişinin amcasının oğlu Cerîr olduğu, bazı rivayetle rde ise bir yahudi olduğu belirtili r.
Eş'as İbni Kays, şikâyet ettiği adamın yalan yere yemin edebileceğini söylemişti. Nitekim hadisin çeşitli rivayetle rinde bu yemin "fâcir" ve "sabr" kayıtlarıyla nakledilm ektedir ki, her ikisi de yalan yere yemin demektir. Fâcir kelimesi fücûrdan alınmış olup burada yalancı anlamına gelmekted ir. Sabır kelimesin in anlamı ise hapsetmek tir. Yemin eden kimse kendisini yemin için hapsettiği veya gerektiğinde hâkim o kişiyi yemini için hapsettiğinden dolayı bu ad verilmiştir. Yalan yere yemine fıkıh kitaplarımızda "yemîn-i gamûs" adı verilir. Bu çeşit yemin en büyük günahlardan biridir. Çünkü böyle bir yeminde haramı helâl, bâtılı hak göstermek gâyesi vardır ki, bu şeriatın hükmünü değiştirmek anlamına gelir.
Peygamber Efendimiz'in "müslüman bir kimsenin malı" sözüyle, gayri müsliminin malını helâl saydığı gibi bir anlam çıkarmak asla doğru değildir. Malı haksız yere elinden alınan kim olursa olsun, onu alan kimse haram yemiş sayılır ve  cezası da müslüman veya gayri müslime göre değişmez. Alınan malın mutlaka aynî ve maddî bir varlık olması da şart değildir. Bir kimseye iftira eden, mânevî şahsiyetine tecavüzde bulunan ve onu küçük düşüren de aynı şekilde bir hakka tecavüz etmiş sayılır. Dinimiz, maddî mânevî her türlü hakkın korunmasına özel bir önem verir. Haksızlık ve çalmak veya gasbetmek açısından alınan malın az veya çok olması da farketmez . Nitekim Peygamber imiz "misvak ağacından bir dalcık bile olsa" buyurmak suretiyle buna işaret etmişlerdir.
Allah'ın bir kimseye kızması, ona azâb etmesi demektir. Allah'ın azâbı kıyamet gününde o kişiyi cehenneme koyması suretiyle gerçekleşir. Nitekim ikinci hadiste bu açıkça belirtilm iştir. Bir insan mü'min de olsa büyük günah işlemişse cehenneme girmeyi hak eder. Ancak günahı sebebiyle ebediyen cehennemd e kalmayıp, cezasını çektikten sonra neticede cennete girer.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Az olsun çok olsun, maddî olsun mânevî olsun başkasının hakkına tecavüz etmek şiddetle haram kılınmıştır.
2. Dâvada önce dâvacı, sonra dâvalı dinlenir; gerekirse yemin ettirilir .
3. Bir dâvada delil getirmek dâvacıya aittir. 
4. Yalan yere yemin etmek en büyük günahlardan ve haramlard andır.
5. Büyük günahlardan birini işleyen mü'min de cehenneme girer; fakat ebediyen orada kalmaz.









1718. Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Büyük günahlar şunlardır: Allah'a ortak koşmak, ana babaya itaatsizl ik etmek, haksız yere bir kimseyi öldürmek ve yalan yere yemin etmek."
Buhârî'nin bir rivayeti şöyledir: Bir bedevî, Nebî sallallah u aleyhi ve sellem'e gelerek:
- Yâ Resûlallah! Büyük günahlar nelerdir? diye sordu. Peygamber imiz:
- "Allah'a şirk koşmaktır" buyurdu.
Sonra hangisidi r, dedi?
- "Yemîn-i gamûs" buyurdu. Hadisin ravisi Abdullah İbni Amr der ki:
- Ben, yemîn-i gamûs nedir, diye sordum? Resûl-i Ekrem:
"Bir müslümanın malından bir parça almak için yalan yere yapılan yemindir" buyurdula r.
Buhârî, Eymân 16, Diyât 2, İstitâbetü'l-mürteddîn 1. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre(4) 6; Nesâî, Tahrîm 3, Kasâme 48
Açıklamalar
Hadisimiz in birinci kısmı daha önce "Ana Babaya Karşı Gelmenin ve Akraba İle İlişkiyi Kesmenin Haramlığı" konusunda 339 nolu hadis olarak da geçmişti. Peygamber Efendimiz, sahâbe-i kirâmın çeşitli soruları üzerine büyük günahları saymıştır. Şüphesiz büyük günahlar burada sayılanlardan ibaret değildir. Onların neler olduğu Kur'an ve Sünnet'te belirtilm iş ve bu konuya tahsis edilen müstakil kitaplard a hem sıralanmış, hem her biri hakkında bilgi verilmiştir. Allah'a ortak koşmaktan daha büyük günah ve haram olmadığı ve Resûl-i Ekrem Efendimiz'in zamanında şirk çok yaygın olduğu için, hemen bütün hadislerd e Allah'a şirk koşmak büyük günahların en başında sayılmıştır. Ayrıca şirkin hiçbir şekilde affedilme yecek olması da onun ilk sırada yer almasının önemli sebepleri nin başında gelir. Allah'a itaattan sonra en önemli vazifenin ana babaya iyilik olduğu Kur'an'ın sarih hükümlerindendir. "Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti" [İsrâ sûresi(17), 23]. Ana babaya iyiliğin zıddı onlara itaatsizl ik olup büyük günahlardandır. Belki bu sebeple Peygamber Efendimiz onu büyük günahların ikinci sırasında saymıştır.
Allah'ın haram kıldığı şeylerden biri de haksız yere bir insanı öldürmek, onun hayatına son vermektir . Bilindiği gibi bir tek insanı haksız yere öldürmek, bütün insanları öldürmek gibidir. Ayrıca bu, büyük bir fitne olup sonu gelmeyen kan davalarının da sebebidir . Toplumda şiddetin ve terörün sebebi her türlü haksızlık ise de "kana kan" yolunun açılması milletler i güçsüz bırakır; birliğini ve beraberliğini bozar; kardeşler arasında husumetle rin ve ardı arkası kesilmeye n çatışmaların kaynağını teşkil eder. İslâm toplumlarının tarih boyu uğradığı felâketlerin başında iç çatışmalar ve kardeş kavgaları ilk sırayı alır. İşte bu yolu açmak en büyük günahlardan ve şiddetle kaçınılması gereken haramlard an biridir.
Yalan yere yemin etmek, aynen yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmak gibi büyük günahlardan sayı

Çevrimdışı musluman

  • Musluman
  • ADMINISTRATOR
  • *
  • İleti: 11017
    • Rabbım duası kabul edilenlerden eylesin.
Ynt: 7.CILD
« Yanıtla #9 : 03 Temmuz 2005, 08:26:55 »
SÖZ ARASINDA SÖYLENEN YEMİN LAFIZLARI NIN
YEMİN SAYILMADIĞI VE  KEFÂRET GEREKMEDİĞİ
YEMÎN-İ LAĞVIN BAĞIŞLANDIĞI VE ONDAN DOLAYI KEFÂRET
GEREKMEDİĞİ; YEMÎN-İ LAĞVIN, YEMİN KASTEDİLMEKSİZİN
KONUŞURKEN VALLAHİ EVET, VALLAHİ HAYIR GİBİ ÇOK
SÖYLENEN BİR YEMİN OLUŞU
Âyet




"Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminleri nizden dolayı sizi sorumlu tutmaz; fakat bilerek yaptığınız yeminlerd en dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da kefâreti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisind en on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminleri nizin kefâreti işte budur. Yeminleri nizi koruyup gereğini yerine getirin."
Mâide sûresi (5), 89
Yeminler üç çeşittir:
1. Yemin-i lağv: Lağv, önemsiz söz anlamına gelir. Lağv yemini de, içinde yalan kastı bulunmaya n yemindir. Yanlışlıkla veya doğru olduğu zannıyla yapılan yemindir de denilebil ir. Bir insanın konuşurken söz arasında "hayır vallahi", "evet vallahi" gibi sözünü pekiştirmek için kullandığı yemin lafızları böyle olup, bunlardan dolayı kişiye kefâret gerekmez. İşte âyetteki "kasıtsız olarak ağızdan çıkıveren yeminlerd en" maksat budur.
2. Yemin-i gamûs: Kalp ve kafada, niyet ve düşüncede kararlaştırılarak, şuurlu bir şekilde  bile bile yalan yere yapılan yemindir. Meselâ, borcunu ödememiş bir kimsenin ödemediğini bilerek, "Vallahi ben borcumu ödedim" diye yemin etmesi böyledir. Bu şekilde yemin etmek çok büyük bir günah ve haram olup, kefâreti yoktur. Böyle bir yeminin günahından kefâret ile kurtulma imkânı bulunmama ktadır. Bu şekilde yapılan  bir yemin yalancıları ve ailelerin i perişan, yurtları ve evleri viran eder. Böyle bir yemini yapan kimse, hakkını gasp ettikleri nin hakkını ödeyip onlardan helâllik almalı, sonra da yaptığı bu işten pişmanlık duyarak Allah'a tövbe istiğfar etmelidir . İmam Şâfiî, yemin-i gamûstan dolayı da kefâret icap ettiğini söyler.
3. Yemin-i mün'akide: Gelecekte bir şey yapmaya veya yapmamaya karar verilerek, yerine getirilme si mümkün olan bir şey hakkında ileriye yönelik söz vermektir . "Vallahi şu işi yarın yapacağım", "Vallahi filan kimseyle bundan sonra konuşmayacağım" gibi yeminler böyledir. Böyle bir yemine riayet edildiği sürece kefâret verilmez. Fakat yemin bozulduğu, verilen söz yerine getirilme diği takdirde kefâret ödenir. Böyle yemin edildikte n sonra, daha hayırlı olan bir şey görülünce yemini bozup hayırlı olanı yapmak müstehap kabul edilir. Bozulması ve dönülmesi halinde kefâret ödenen yeminler sadece bunlardır.
Bu âyet-i kerîmede mün'akide yeminleri n kefâreti de sıralanmıştır. Bir önceki bahiste de ifade ettiğimiz gibi bu kefâret, sırasıyla bir köle veya câriye azat etmek veya on fakiri giydirmek ya da on fakiri sabah akşam doyurmak, bunların hiçbirine güç yetiremez se üç gün peş peşe oruç tutmaktır.
Yeminleri korumakta n maksat, öncelikle her şeye yemin etmemekti r. Yemin edileceks e o yeminin şeklini iyi belirleme k ve yeminini unutmamak gerekir; günah olmayan ve bir hayrın yapılmasını engelleme yen yeminlerd e sebat edip onları bozmamak icap eder. Meselâ içki içmemeye, kumar oynamamay a veya herhangi bir kötülüğü, bir günahı işlememeye yemin eden kimse bu yemininde sebat etmeli, onu asla bozmamalıdır. Netice itibariyl e yeminini bozmuşsa, kefâretini vererek yeminin değerini böylece korumalıdır.
Hadis



1723. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
"Allah kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminleri nizden dolayı sizi hesaba çekmez" [Mâide sûresi (5), 89] âyeti, bir kimsenin yalanı kasdetmek sizin söylediği "hayır vallahi", "evet vallahi" gibi sözler söylemesi hakkında nâzil oldu.
Buhârî, Eymân 1, Tefsîru sûre (5) 8, Keffârât 1, 6
 Açıklamalar
Hz. Âişe'nin bu rivayeti mevkûf bir hadistir. Yani sahâbenin açıklamaları cümlesindendir. Biraz önce muhtevasına kısaca temas ettiğimiz âyetin nüzul sebebini bildirmek tedir. Bugün de bir çoğumuzun sıkça kullandığı gibi, muhtemele n o günlerde de insanlar bir olay veya bir iş hakkında "Vallahi o iş şöyledir" veya "Vallahi o olay öyle değildir" tarzında birtakım yemin lafızları kullanıyorlardı. Yeminle ilgili âyetler inince ve Resûl-i Ekrem Efendimiz de yemin konusunda ashâbın dikkatini çekince, onlar, kullandıkları bu yemin lafızlarının hükmünün ne olduğunu soruyorla r veya bu konudaki endişelerini dile getiriyor lardı. Çünkü insanın dilinin alıştığı bazı sözleri bir anda terketmes i mümkün olmaz. İşte böyle muhtemel sorulara bu âyet-i kerîme cevap teşkil etti ve onların zihinleri nde hasıl olan tereddütleri ortadan kaldırdı.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Bir önceki âyetin hükmüyle birlikte ifade edecek olursak, üç çeşit yemin vardır: Yemin-i lağv, yemin-i gamûs, yemin-i mün'akide. Yemin-i lağva kefaret gerekmez, yemin-i gamûsa kefâret fayda vermez, ancak tövbe istiğfar gerekir; yemin-i mün'akideye ise bozulduğu takdirde kefâret gerekir.
2. İnsanların günlük konuşmalarında yalan söyleme kastı olmaksızın kullandıkları "evet vallahi", "hayır vallahi" tarzındaki sözleri yemin-i lağv sayılır.













DOĞRU BİLE OLSA ALIŞ VERİŞTE
YEMİN MEKRUHTUR
Hadisler


1724. Ebû Hüreyre radıyallahu anh, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'i şöyle buyururke n işittim dedi:
"Yemin, malın sürümünü artırır; fakat kazancın bereketin i giderir."
Buhârî, Büyû‘ 26; Müslim, Müsâkât 131. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Büyû‘ 6; Nesâî, Büyû‘ 5
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1725. Ebû Katâde radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Alış verişte çok yemin etmekten sakınınız. Yemin mala sürüm kazandırır; fakat sonra mahveder."
Müslim, Müsâkât 132. Ayrıca bk. Nesâî, Büyû‘ 5; İbni Mâce, Ticârât 30
Açıklamalar
Alış veriş esnasında esnafın ve tüccarın malını satmak için veya kendi malının daha kıymetli olduğunu isbat etmek için başvurduğu yollardan biri yemin etmektir. Doğru bile olsa yemin etmek dinimizde mekruh kabul edilir. Yalan yere yemin etmenin günah olduğunu ise bilmeyeni miz yoktur. Alıcının en çok kandığı şeylerden biri satıcının malı ile ilgili yaptığı yemindir. Dolayısıyla yalan yere yemin ederek malını satan ve sürümünü artıran kimse karşısındakini kandırmış olmaktadır. İnsanları kandırmak ise büyük günahlardan ve haram olan davranışlardandır. Çok yemin etmekten sakındırmak, az yeminin câiz olduğu anlamına gelmez. Tıpkı âyette kat kat fâiz yemekten sakınılması emrinin az fâiz yemenin câiz olacağı anlamına gelmediği gibi.
Yalan yere yapılan yemin belki malın satılmasına ve ona rağbet edilmesin e sebep olabilir. Fakat böyle bir kazancın bereketi olmadığı gibi, uzun vadede sahibine hayrı da olmaz. Bu hayrın olmayışı hem dünya hem de âhiret hayatı ile ilgili olarak düşünülmelidir. Bir mal hırsızlık, yangın, sel felâketi, devletin el koyması, çaresiz hastalıklara yakalanma gibi kişinin iradesi dışındaki sebeplerl e telef olabilir, kötü bir mirasçıya kalabilir; hayırlı işlere nasip olmaz; o kimse âhirette de bu mal sebebiyle bir sevaba nâil olamaz. Dürüst bir insana yakışan, malını meşrû ve helâl yollarla satmak, kimseyi kandırmamak, aldatmama k, dünyada kazancına haram karıştırmamak, âhirette ise sevaptan mahrum kalmamaktır.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Alış veriş başta olmak üzere, insanlarl a muamelele rimizde doğru bile olsa yemin etmemeliy iz.
2. Yalan yere yapılan yeminler, insanları kandırıp aldatmaya ve yanıltmaya yönelik olduğu için haram kılınmıştır.
3. Alış verişte yemin malın sürümünü artırsa bile bereketin i azaltır; kişiye ne bu dünyada hayır sağlar, ne de âhirette sevap kazandırır.
4. Alış verişte doğru da olsa yemin etmek mekruh, yalan yere yemin etmek ise kefâreti olmayan yemin-i gamûs cinsinden bir haramdır.

ALLAH RIZASI İÇİN İSTEMEK
ALLAH RIZÂSI İÇİN CENNETTEN BAŞKA BİR ŞEY İSTEMENİN
MEKRUHLUĞU, İSTEMESİNE ALLAH'I VESİLE KILARAK ALLAH ADI İLE İSTEYEN KİMSEYİ GERİ ÇEVİRMENİN HOŞ GÖRÜLMEYİŞİ
Hadisler


1726. Câbir radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Allah'ın rızâsı adına sadece cennet istenileb ilir."
Ebû Dâvûd, Zekât 37
Açıklamalar
Allah'ın adı anılarak ve O'nun rızâsına nâil olma temenni edilerek sadece cennet istenilme lidir. Cenâb-ı Hakk'ın zâtına has olan ismi, onunla dünyalık bir mal, bir meta istenilme yecek kadar yücedir. Allah'ın adı ile bir şey isteyecek kişi "Allahümme innâ nes'elüke bivechike'l-kerîmi en tedhulenâ cennete'n-naîm = Allahım! Senden, senin kerîm olan adın hürmetine bizi naîm cennetine katmanı dileriz" gibi dua edebilir. Fakat insanlard an bir şey isterken, "A'tinî şey'en bivechill ahi: Allah rızâsı için bana bir şeyler ver" gibi istekte bulunması ise câiz değildir. Cennet, bir mü'minin Allah'tan isteyeceği şeylerin en üstünüdür. Cenneti temenni eden kişi, Allah'ın bu dünyada kendisine iyi işler ve rızâsına uygun ameller nasip etmesini istemiş olur. Çünkü cennete gitmenin yolu bu dünyada iyi ve güzel işler yapmak, haramlard an ve günahlardan uzak bir hayat sürmektir. İslâm âlimleri, istemeye mecbur olan ve hiçbir çaresi kalmayan kimsenin, başka türlü isterse insanların vermeyeceğini, ancak Allah'ın adı ile isterse verecekle rini bilmesi durumunda bu şekilde istemesin in câiz olduğunu söylerler. Bu ise zaruret halidir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Dünyalık bir mala ve metâa sahip olmak veya insanlard an bir şey istemek için Allah'ın adını anmak, Allah rızâsı için demek câiz görülmemiştir.
2. Allah'ın adını anarak veya rızâsına nâil olmayı temenni ederek cenneti ve âhiret saadetini istemek câizdir.







1727. İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Allah'a sığınan kimseyi koruyup himaye ediniz. Allah için isteyene veriniz. Sizi dâvet edenin dâvetine uyunuz. Size iyilik yapana siz de iyilik yapınız. Şayet verecek bir şey bulamazsa nız karşılık vermek istediğinizi göstermek üzere kendisine dua ediniz."
Ebû Dâvûd, Zekât 38; Nesâî, Zekât 72
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz'in bu hadîs-i şerîflerinde önemli insânî prensiple re yer verilmiştir. Bir kimse, karşısındaki muhatapta n veya bir başkasından gelebilec ek şerlere, kötülüklere karşı Allah'a sığınır ve bu yönde kendisine yardım edilmesin i isterse, o kişiye yardım etmek, onu müdafaa edip savunmak ve dâvetine icabet etmek gerekir. Böyle bir kimseye yardım etmemek, onu savunmasız bırakmak insanlık anlayışı ve müslümanlıkla bağdaşmaz. Çünkü bu durumdaki bir insan sahipsiz, düşkün ve çaresizdir. Böylelerine sahip çıkmak ve onu himaye etmek dinî bir vecibedir .
Allah'ın adını anarak ve rızâsına nâil olmamız temennisi nde bulunarak bizden din veya dünya ile ilgili, küçük veya büyük, az veya çok bir şey isteyen kimse, başkaca çaresi kalmaması yüzünden isteğine Allah'ı vesile ve vasıta kılmış bir insan olarak kabul edilir. Böyle bir kimseye de yardım edilmesi ve ihtiyacının giderilme si gerekir. Bu şekilde hareket eden bir insan sahtekârlık yapıyor veya gerçek olmayan bir beyanda bulunuyor sa, bunun günahı ve vebâli ona aittir.
Yapılan dâvetlere icabet etmek dinimizin önemli prensiple rinden biridir. Bu dâvetlerden bazılarına katılmak farz, bazıları sünnet ya da müstehaptır. Şer'î açıdan mahzurlu olan ve câiz olmayan dâvetlere katılmak ise haram ve günahtır. Daha önce çeşitli vesileler le bu konuda bilgi verilmişti. Özellikle 240 ve 268 numaralı hadisleri n açıklamalarına bir kere daha bakılabilir.
Dinimizin önemli prensiple rinden biri, iyiliğe iyilikle, hatta daha fazlasıyla  karşılık vermektir . Bu davranış aynı zamanda insanlığın gereğidir. Buna karşılık, kötülüğe kötülükle karşılık verilmesi asla tasvip edilmemiş, esas iyiliğin; kötülüğe karşı da iyilikle mukabele edilmesi olduğu İslâm'ın bağlılarına önerdiği bir düstur olmuştur. Kur'an'ın bu yöndeki tavsiyele rinden bazıları şöyledir: "İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey midir?" [Rahmân sûresi (55), 60]. "Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilik et" [Kasas sûresi (28), 77]. "İyi ve güzel davrananl ara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır" [Yûnus sûresi (10), 26]. Kur'ân-ı Kerîm'de bunlar dışında ihsanı ve iyiliği emreden pek çok âyet vardır. Yapılan bir iyiliğe misliyle mukabeled e bulunma, verilen bir şeye karşılık aynını veya daha çoğunu verme imkânı olamayabi lir. O takdirde iyilik yapana dua etmek ve "Allah sana bu yaptığın iyiliğin mükâfatını versin, seni rızâsına nâil eylesin" demek de bir iyilik ve karşılıktır. Hiçbir şey yapamayan kimse samimiyet le bu şekilde dua ederse, görevini yerine getirmiş olur. Çünkü dua en çok muhtaç olduğumuz şeylerden biri ve ibadetin özüdür.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Bir kötülük ve şerden kendisini n Allah için korunmasını isteyen kimseyi korumak dînî ve insânî bir görevdir.
2. Allah'ın adını anarak ve rızâsını dileyerek bir şey isteyene yardımcı olmak gerekir.
3. Esasen dinimizde Allah'ın adı anılarak dünyalık bir şey istemek hoş karşılanmaz. Ancak isteyenin çaresiz kaldığına hükmedilerek isteği reddolunm az.
4. Meşrû dâvetlere icabet etmek gerekir.
5. İyiliğe iyilikle, hatta daha fazlasıyla mukabele etmek dinimizin önemli prensiple rinden biridir. Kötülüğe ise kötülükle karşılık verilmez.
6. İyilik yapana iyilikle karşılık verme imkânı yoksa, ona dua etmek de bir karşılıktır. Çünkü dua insanın en çok muhtaç olduğu şeylerden biridir.







SULTANA VE BAŞKALARINA ŞEHİNŞAH
DEMENİN HARAM OLUŞU
SULTANA VE DİĞER YÖNETİCİLERE ŞEHİNŞAH DEMENİN HARAM
KILINDIĞI, ÇÜNKÜ BUNUN ANLAMININ MELİKLER MELİKİ DEMEK
OLDUĞU VE BUNUNLA YÜCE ALLAH'TAN BAŞKASININ
NİTELENDİRİLEMEYECEĞİ
Hadis



1728. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Azîz ve Celîl olan Allah katında en kötü isim, Melikü'l-emlâk (melikler meliki) diye isimlendi rilen kimsenin adıdır."
Buhârî, Edeb 114; Müslim, Âdâb 20. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 62; Tirmizî, Edeb 66
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz, sahâbîleri çocuklarına koyacakla rı isimler hususunda uyarır, yeni doğan çocukların adlarını bazı kere kendisi koyar, bazı kere de konulmasını tavsiye ettiği isimleri onlara bildirird i. Câhiliye döneminde konulan ve İslâm nazarında makbul olmayan isimlerin çocuklara verilmeme sini ister, sahâbeden câiz olmayan isimlerle anılanların önceki adlarını uygun olanlarıyla değiştirirdi. Bu hadiste ad olarak konulması yasaklana n Melikü'l-emlâk'in anlamı, bütün mülklerin sahibi demektir. Mülkün tamamı Allah'ın olduğu için bir insana böyle ad verilmesi dinimizde câiz görülmemiş, haram kılınmıştır. Farsça'da bunun karşılığı şehinşâh (şâhinşâh) tır. Müslim'in bir başka rivayeti şöyledir: "Kıyamet gününde Allah Teâlâ'nın en fazla gazap edeceği en pis ve en kindar adam Melikü'l-emlâk adını alan kimsedir. Allah'tan başka melik yoktur" (Müslim, Âdâb 21). Sadece bu ad değil, Rahman, Kuddûs, Hâlık, Cebbâr, Müheymin gibi Allah'a mahsus adların konulması da yasaklanmıştır. Çünkü böyle adlarda kula yakışmayan bir büyüklük vardır. Ancak Abdurrahm an, Abdülkuddüs, Abdülhâlık, Abdülcebbâr ve Abdülmüheymin gibi isimler konulması hem câiz hem de tavsiye edilmiştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Allah'tan başkasının adlandırılması câiz olmayan isimleri mahlûkattan birine vermek haram kılınmıştır.
2. Allah'a mahsus adları insanlara isim olarak vermemek gerekir.
3. Çocuklara Abdülmelik, Abdurrahm an, Abdülkuddûs ve benzeri isimler konulması câiz olup bu adlar Peygamber Efendimiz tarafından teşvik edilmiştir.






FÂSIK, BİD'ATÇI VE BUNLAR GİBİLERİNE SEYYİD
VE BENZERİ ADLARLA HİTAP EDİLMESİNİN
YASAKLANM ASI
Hadis



1729. Büreyde radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Münafıka, 'efendi' demeyiniz . Eğer onu efendi sayacak olursanız, Azîz ve Celîl olan Rabbinizi n kızgınlığını çekmiş olursunuz ."
Ebû Dâvûd, Edeb 83. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, V, 346
Açıklamalar
Bilindiği gibi münafıklık gerçekte kâfirliğin bir türüdür. Kâfir, Allah'ın dinini ve hidayetin i, emirlerin i ve yasaklarını kabul etmeyen, Allah'a ve peygamber ine inanmayan kişidir. Münafık ise kalbiyle inanmadığı halde zahiren inanmış gibi görünen ve küfrünü gizleyen kimsedir. Kâfirlik İslâm nazarında bir üstünlük değil, bir aşağılık ve zillettir . Efendilik ise üstünlük ifade eden bir vasıftır. Bayağı ve değersiz insanlara üstün nitelikle r verilmesi ve onların değerli, kıymetli gösterilmesi dinimizde câiz görülmemiştir. İnsanı üstün kılan imanı ve Allah'a olan saygısıdır. Allah katında değersiz olan birine üstünlük verilmesi Cenâb-ı Hakk'ın gazabına, kızgınlığına sebep olur. Bu sebeple münafıklara, günahlarında ısrar eden fâsıklara, dinde aslı olmayan şeyler ortaya çıkaran, inanç ve ibadetler i bozmaya çalışan bid'atçılara değer ve kıymet verilmesi, onlara seyyid (efendi, bey, beyefendi, sayın) gibi üstünlük ifade eden vasıflarla hitap edilmesi İslâm'da yasaklanmıştır. Eğer münafıklar, fâsıklar ve bid'atçılar efendi kabul edilecek olursa, onlara saygı gösterilmesi, itaat edilmesi ve emirlerin in dinlenilm esi gerekir. Böyle bir davranış ise müslümanın izzetine ve şerefine yakışmadığı gibi, onun günahkâr olmasına, âhirette cezalandırılmasına ayrıca Allah'ın gazabına sebep olur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Münafıklık bir zillet ve aşağılık olup, münafıkları saygı ve hürmet ifade eden sözlerle nitelendi rmek câiz değildir.
2. Münafıkları, fâsık ve fâcirleri, bid'atçıları efendilik ve benzeri sıfatlarla nitelendi rmek Allah'ın gazabına sebep olur.
3. Efendilik ve benzeri nitelikle r, Allah'a ve Resûlüne inanan ve onlara saygılı olanlara lâyıktır. Çünkü efendi ve benzeri nitelikle re sahip olanlara saygı gösterilmesi ve itaat edilmesi gerekir.







ATEŞLİ HASTALIKL ARA SÖVMENİN MEKRUHLUĞU
Hadis




1730. Câbir radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem Ümmü Sâib veya Ümmü Müseyyeb'in yanına geldi ve:
–"Ey Ümmü Sâib veya Ümmü Müseyyeb! Sana ne oldu, titriyors un?" diye sordu. Ümmü Sâib:
–Sıtmaya yakalandım! Allah hayrını vermesin! dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:
–"Sıtmaya sövme; çünkü o, körüğün demirin kirini ve pasını giderdiği gibi insanoğlunun hata ve günahlarını giderir" buyurdu.
Müslim, Birr 53
Açıklamalar
Sıtma diye tercüme ettiğimiz humma esasen Arapçada bütün ateşli ve vücuda nöbetler halinde titreme hissi veren hastalıklar için kullanılır. Fakat ateşli ve nöbetli hastalıkların en yaygını ve ıstırap vereni sıtmadır. Bazı ateşli hastalıklar insanın şuurunu geçici olarak etkiler; bazıları daha kalıcı arızalar bırakabilir; bazıları ise ölümle sonuçlanabilir. Özetle ifade edecek olursak ateşli ve nöbetli hastalıklar her zaman için insanları korkutmuş, onları bu hastalıklara karşı çareler aramaya sevketmiştir. Bütün tedbirler e baş vurulmasına rağmen birtakım hastalıklara şifa bulunamay abilir. O zaman insana düşen görev, Allah'a sığınmak ve hastalığın sıkıntılarına sabretmek tir. Çünkü hastalığı veren de şifa ihsan eden de Allah'tır. Bu sebeple hastalığa sövmek yasaklanmış, sabırla karşılanması durumunda kişinin hata ve günahlarına kefâret olacağı bildirilm iştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Hastalıklar ve bu sebeple çekilen elem ve kederler, sabredilm esi halinde kişinin hatalarına ve günahlarına kefâret olur.
2. Hastalıklara şifa ve çare aramak, tedâvi yollarına baş vurmak kulun üzerine düşen bir görevdir.
3. Hastalık da sağlık da Allah'tandır. Bu sebeple hastalığa sövmek câiz değildir.








RÜZGÂRA SÖVMENİN YASAKLIĞI VE
RÜZGÂR ESTİĞİNDE NE DENİLECEĞİ
Hadisler




1731. Ebû Münzir Übey İbni Kâ'b radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Rüzgâra sövmeyiniz. Hoşunuza gitmeyen bir rüzgâr gördüğünüzde: Allahümme innâ nes'elüke min hayri hêzihi'r-rîhi ve hayri mâ fîhâ ve hayri mâ ümirat bihi. Ve neûzü bike min şerri hêzihi'r-rîhi ve şerri mâ ümirat bihi: Allah'ım! Senden bu rüzgârın hayrını, onun içinde olanların hayrını ve emrolunduğu şeyin hayrını isteriz. Bu rüzgârın şerrinden, içinde bulunanla rın şerrinden ve emrolunduğu şeyin şerrinden sana sığınırız, deyiniz."
Tirmizî, Fiten 65. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 29
1733 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.



1732. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Rüzgâr, Allah'ın kullarına bir nimetidir . Bazan rahmet, bazan da azap getirir. Rüzgârı gördüğünüz zaman ona sövmeyiniz. Onun hayrını isteyiniz; şerrinden de Allah'a sığınınız."
Ebû Dâvûd, Edeb 104
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.






1333. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem, rüzgâr şiddetli estiğinde şöyle dua ederdi:
"Allahümme innî es'elüke hayrahê ve hayra mâ fîhê ve hayra mâ ürsilet bihî; ve eûzü bike min şerrihê ve şerri mâ fîhê ve şerri mâ ürsilet bihî: Allahım! Senden bu rüzgârın, onun içinde bulunanın ve onunla gönderilenin hayrını isterim. Bu rüzgârın şerrinden, içinde bulunanın ve onunla gönderilenin şerrinden sana sığınırım."
Müslim, İstiskâ 15
Açıklamalar
Rüzgârın esmesi, durması, fırtına ve kasırgaya dönüşmesi, her şey Allah Teâlâ'nın gücü ve kudreti dahilinde dir. Diğer bir söyleyişle rüzgâr Allah'ın emrindedi r. Bu sebeple rüzgâra sövmek yasaklanmış ve câiz görülmemiştir. Bunun aksine, rüzgârların esmesi ve rahmetler getirmesi Allah'a hamd ve şükredilmesine, bazı kere felâketler getirmesi de Allah'a tövbe edilmesin e ve ibret alınmasına vesile kılınmalıdır. Cenâb-ı Hak rüzgârlarla bulutları sevkeder ve o bulutlar yeryüzünün muhtelif mıntıkalarına yağmur taşır; bazı meyveler ve bitkiler rüzgârların taşıdığı tohumcukl ar ve aşılama maddeleri sayesinde yetişir veya meyve verir; havadaki kirleri ve zehirli maddeleri rüzgârlar alıp götürür; denizdeki gemilerin bir kısmı rüzgârlar sayesinde seyreder; bütün bunlar birer rahmettir . Bazı rüzgârlar fırtına ve kasırga şeklindedir; evleri yıkar, ağaçları söker, insanları önüne katıp sürükler veya helâk eder; bu da bir azâb ve cezalandırmadır. Nitekim Hz. Âişe yukarıdaki rivayetin in devamında şöyle der: "Hava bulutlandığı vakit Hz. Peygamber'in yüzünün rengi değişir, yerinde duramayıp içeri girer dışarı çıkar, öteye beriye gider gelirdi. Yağmur yağdığı vakit ise rengi açılırdı. Ben bunu onun yüzünden anlardım. Kendisine sebebini sorduğumda:
"Yâ Âişe! Belki bu bulut Âd kavminin dediği gibi bir azâb olur"  derdi. Bu durum Kur'an'da şöyle anlatılır: "Nihayet onu, vadilerin e doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce: Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur, dediler. Hayır! O, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde acı azâb bulunan bir rüzgârdır!" [Ahkâf sûresi (46), 24]. Âd kavminin "sarsar" denilen rüzgâr ile helâk olduğu Kur'an'da açıklanmıştır: "Biz onlara dünya hayatında zillet azâbını tattırmak için o uğursuz günlerde soğuk, kasıp kavuran bir rüzgâr gönderdik. Âhiret azabı elbette daha çok rüsvay edicidir. Onlara yardım da edilmez" [Fussilet sûresi (41), 16]. Uğursuz günlerden maksat, gönderilen şiddetli fırtınanın ardı arkası kesilmede n devam ettiği ve bu yüzden kavmin helâk olduğu günlerdir. Yoksa günlerin bizzat kendisind e bir uğursuzluk yoktur. Sahih rivayetle rde bildirild iğine göre bu rüzgâr yedi gece sekiz gün aralıksız olarak esmiştir. Hûd aleyhisse lâm ile kendisine iman edenler rüzgârın girmediği bir kuytuya sığınmışlar, kendileri ne o rüzgârın ancak serinlik ve ferahlık verecek kadarı geliyormuş. Konuyla ilgili bir başka âyet de şöyledir: "Âd kavmi ise, uğultulu, kasıp kavuran bir fırtına ile mahvedild iler" [Hakka sûresi (69), 6]. Rüzgârın sekiz çeşidi olduğu söylenir. Bunlardan dördü rahmet, dördü de azap içindir. Rahmet için olanlar: Nâşirât, zâriyât, mürselât ve mübeşşirâttır. Azap için olanlar ise: Âsıf, kâsıf, sarsar ve akîmdir. Azap için olanlarda n ilk ikisi denizde, diğer ikisi de karada eser. (Bk. Aliyyü'l-Kârî, Mirkât, III, 626). Bir şey hem rahmet hem azap olur mu  şeklinde bir soru akla gelebilir . Allah Teâlâ, çeşitli şeyleri rahmetine ve azâbına vesile kılmıştır. Rüzgâr da bu vesileler den biridir. Bazı kere zâlim bir toplum için azâb, mü'min bir toplum için rahmet olmaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Böylece zulmeden toplumun kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur" [En'âm sûresi (6), 45] buyurarak, bazı kere ibret olmak üzere zâlim bir toplumun, bir milletin veya bir ırkın kökünü kuruttuğunu beyan buyurur. Bunu gören başkaları onların halini ve başlarına geleni görerek, kendileri nin kurtulmal arı sebebiyle Allah'a hamd eder ve hallerini düzeltirler.
Rüzgâra sövmek değil, Peygamber Efendimiz'in duasında açıklandığı gibi, onun da hayırlısını istemek ve azap getirenin den Allah'a sığınmak, O'ndan gelen her şeyi hamdin, şükrün, tövbe ve istiğfarın vesilesi saymak bir mü'mine yaraşan ve yakışan davranışlardır.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Rüzgâra sövmek câiz değildir. Çünkü rüzgâr Allah'ın emrindedi r.
2. Rahmet vesilesi olan rüzgârlar olduğu gibi, azâb ve helâk vesilesi olan rüzgârlar da vardır.
3. Geçmiş kavimlerd en bazıları azâb rüzgârları ile helâk olmuşlardır.
4. Cenâb-ı Hak'tan rüzgârın hayırlısını istemek, felâket getirenin den ise Allah'a sığınmak gerekir.
5. Rüzgâr esmesi, gök gürlemesi, şimşek çakması ve benzerler i gibi Allah'ın emrinde olan olaylar esnasında dua etmek müstehaptır.




HOROZA SÖVMENİN MEKRUH OLUŞU
Hadis

1734. Zeyd İbni Hâlid el-Cühenî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Horoza sövmeyiniz. Çünkü o namaz için uyandırır."
Ebû Dâvûd, Edeb 115. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV, 115; V, 193
Açıklamalar
Horozu başka hayvanlar dan ayıran en önemli özellik, onun gecenin zaman dilimleri ni insanı şaşırtacak derecede hissedip ötmek suretiyle haber vermesidi r. Bu o kadar ölçülü bir tarzda olmaktadır ki, mevsimler in değişmesi, gecelerin uzayıp kısalması esnasında da bu denge aynı şekilde korunmakt a, ne önce ne sonra, tam zamanında ötmek suretiyle insanlara âdeta gecenin hangi saatinde olduğunu haber vermekted ir. Cenâb-ı Hak bu özelliği horoza insanların hayrına olmak üzere bahşetmiştir. Çünkü bu, geceleyin teheccüd namazına kalkmak, oruç tutmak için sahur vaktinde uyanmak, sabah namazını vaktinde kılmak veya gecenin bir saatinde yolculuğa çıkmak isteyen insanlar için en büyük nimetlerd en biridir. Özellikle Anadolumu zun kasaba ve köylerinde yaşayan insanlarımızın en büyük uyarıcısı ve uyandırıcısı horozlardır. Bu sebeple her hane sahibi, evinde iyi ve vaktinde öten bir horoz bulundurm ayı âdeta vazgeçilmez bir prensip edinmiştir.
Horozun kıymeti ile ilgili daha başka sahih hadisler de vardır. Bunlardan birinde Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurur: "Horozun öttüğünü işittiğiniz vakit, Allah'tan lutfunu ihsan etmesini isteyiniz; çünkü o bir melek görmüştür. Eşeğin anırmasını işittiğiniz vakit de şeytandan Allah'a sığınınız; çünkü o bir şeytan görmüştür."  (Buhârî, Bed'ü'l-halk 15; Müslim, Zikr 82; Ebû Dâvûd, Edeb 115; Tirmizî, Daavât 56). Kâdî İyâz, horoz öterken Allah'tan dilek ve temennide bulunmanın ve dua etmenin sebebi, yapılan duaya melekleri n âmin demesi ve istek sahibi hakkında Cenâb-ı Hakk'ın bağışlamasını dilemeler inin ümit edilmesid ir, der.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Horoza sövmek câiz değildir. Çünkü o, Allah'ın izniyle öter ve insanları namaz için uyandırır ve uyarır.
2. Horoz insanları uykudan uyandırmak, teheccüd ve fecir vakitleri ni haber vermekle diğer hayvanlar dan ayrı bir özelliğe sahiptir.
3. Horozun ötmesinden ve sesini dinlemekt en sıkıntı duymak mekruhtur .
4. Müslüman bir kişi, Allah'a itaata davet eden ve bu yönde kendisini uyaran her şeye değer verir.





İNSANIN "ŞU YILDIZ SAYESİNDE YAĞMURA
KAVUŞTUK" DEMESİ YASAKLANM IŞTIR
Hadis





1735. Zeyd İbni Hâlid el-Cühenî radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem, Hudeybiye'de geceleyin yağan yağmurdan sonra bize sabah namazı kıldırdı. Namazı bitirince yüzünü cemaate döndü ve:
– "Rabbiniz ne buyurdu biliyor musunuz?" diye sordu. Sahâbîler:
– Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:
– "Buyurdu ki: Kullarımdan bir kısmı bana iman ederek, bir kısmı da kâfir olarak sabahladı. Allah'ın fazlı ve rahmeti sayesinde yağmura kavuştuk diyenler bana iman etmiş, yıldızlara iman etmemiştir. Filan ve filan yıldızın batıp doğması sayesinde yağmura kavuştuk diyenler ise beni inkâr etmiş, yıldızlara iman etmiştir" buyurdu.
Buhârî, Ezân 156, İstiskâ 28, Megâzî 35; Müslim, Îmân 125. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tıb 22; Tirmizî, Tefsîru sûre (56) 4; Nesâî, İstiskâ 16
Açıklamalar
Bu hadis, mânası Cenâb-ı Hakk'a, ifade edilişi Resûl-i Ekrem Efendimiz'e ait olan bir kudsî hadistir. Bu sebeple "ben" diye ifade edilen zamirler Allah Teâlâ'ya aittir. Olayın geçtiği yer Mekke yakınlarında bir köy olan Hudeybiye'dir. Hadisin lafzından anladığımız mâna, filan yıldızın batması veya doğması ile yağmura kavuştuk demenin küfür olduğudur. Böyle bir söz insanı dinden çıkarır. Çünkü yağmuru yağdıran Cenâb-ı Hak'tır.
Câhiliye devri Arapları yağmuru yağdıranın yıldızlar olduğuna inanırlardı. Şayet yağmuru yağdıranın yıldızlar olduğuna inanılmaz, ama bir yıldızın batmasının veya doğmasının yağmurun yağmasına bir alâmet olduğuna inanılırsa, böyle bir söz küfrü gerektirm ez; ancak tenzihen mekruhtur . Hadiste geçen "nev‘" kelimesi, ayın menziller inden biri demektir. Ayın menziller i yirmi sekiz olup, her menzilde bir gece kalır. Bu menziller den her biri, o sema sahasında bulunan yıldızlardan birinin adıyla anılır. Bu yıldızların on dördü geceleyin daima ufkun üstünde, diğer on dördü ufkun altındadır. Hangisi batıdan batarsa, "rakib" denilen yıldız doğudan doğar. İlk on dört menzil kuzey menziller i, sonrakile r güney menziller idir. Bu yıldızlar birbiri ardından on üçer gün ara ile battığında ve rakibleri doğduğunda, o süre içinde yağmur, rüzgâr, soğuk, sıcak, bereket, kıtlık her ne olursa batan yıldıza izafe edilirdi. Araplar, filan şey filan yıldızın batması veya doğmasında meydana geldi derlerdi. İşte Resûl-i Ekrem Efendimiz cereyan eden olaylarla yıldızlar arasında irtibat kurmanın ve olanları yıldızlara izafe etmenin câiz olmadığını belirtere k bu alâkayı kesmiştir. Çünkü böyle bir inanış bâtıldır. Şu kadar var ki, yıldızların doğup batmasını bekleyere k, 'Allah'ın kanunu ve sünneti budur; bu sıralar yağmur yağar, kar yağar veya soğuk olur, sıcak olur' diye beklemekt e bir sakınca yoktur. Bu sebeple takvimler de yazılan fırtına, rüzgâr, soğuk ve sıcak olacağı ile ilgili bilgiler böyle tecrübelerin eseridir. Çok kere bunlar beklenild iği gibi aynen vuku bulur. Halkımız arasında kullanılan "sayılı gün" tabiri de bu tecrübî gerçeğin ifadesind en ibarettir .
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Kâinatta cereyan eden hadiseler de gerçek fâil Allah Teâlâ'dır. Dolayısıyla yağmur, kar, soğuk, sıcak gibi olayları Allah'a nisbet etmek gerekir.
2. Allah Teâlâ her şeye bir sebep yaratmıştır; dolayısıyla insanlar hükmü o sebebe dayandırırlar. Fakat gerçek fâil, sebebleri yaratan Cenâb-ı Hak'tır.
3. Yağmur yağdırmayı, rüzgâr estirmeyi ve benzeri hadiseler i Allah'tan başkasına nisbet etmek câiz değildir. Bunun böyle olduğuna gerçekten inanılırsa insan kâfir olur; inanılmadığı halde böyle ifade edilmesi ise harama yakın mekruhtur .










MÜSLÜMANA KÂFİR DEMENİN HARAM OLUŞU
Hadisler



1736. İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir adam din kardeşine, ey kâfir derse, bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylenildiği gibi ise söz doğrudur; yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu söz söyleyene geri döner."
Buhârî, Edeb 73; Müslim, Îmân 111. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 16
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.





1737. Ebû Zer radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kim bir adamı ey kâfir diye çağırır veya ona ey Allah'ın düşmanı derse, o adam da böyle değilse, bu söz, söyleyenin kendisine döner."
Buhârî, Edeb 44; Müslim, Îmân 112
Açıklamalar
Bir müslümana kâfir demek yasaklanmış olup, böyle bir sözü söylemek câiz olmadığı gibi, bu şekilde inanmak en büyük günahlardan sayılır. Bu sebeple ulema bu hadisi müşkil, anlaşılması ve bazı rivayetle rle uzlaştırılması zor hadislerd en sayar.
Çünkü büyük günah işleyen, insan öldüren, zina yapan kimse bile kâfir sayılmaz. İslâm dinini kabul etmeyen, bâtıl sayan ve dalâlet ehlinden olanlar dışında müslüman olduğunu söyleyen hiç kimse kâfir olarak nitelendi rilmez. Bu sebeple hadisin ifade ettiği mâna, din kardeşine kâfir demeyi helâl sayan kimse olarak yorumlanmıştır. Çünkü bir müslümana kâfir demeyi câiz gören kendisi küfre düşmüş olur. Daha insaflı bir yaklaşım ise, din kardeşine isnad ettiği noksanlık ve ona kâfir demenin günahı kendisine döner, şeklindedir.
Günümüz müslümanlarının bir kısmında da gördüğümüz gibi, tarih boyunca müslüman kişileri tekfire meraklı olan ve bu sorumsuzl ukları yüzünden toplumda birlik ve beraberliğin, kardeşlik ve dostluğun yaygınlaşmasını önleyen, bu bilgisizl ikleri ve kindarlıkları sebebiyle İslâm düşmanlarına hizmet ettikleri nin farkında olmayan bir kısım müslümanlar varolagel miştir.
Çünkü müslüman bir insana kâfir demek, o kişiyi İslâm toplumund an dışlamak anlamına gelir. Kendisine böyle bir söz söylenilen kişi, bu sebeple müslümanlardan uzaklaşıp  kâfir sayılan insanlara yaklaşabilir. Bütün bunlara vesile olan insan da büyük vebâle girmiş olur. Müslümanın vazifesi, müslümanım diyen bir insanı dışlamak değil, hata ve günahı varsa onu kardeşçe ve İslâm âdâbına uygun bir tarzda uyarmak, hata ve günahlarından kurtulmasına vesile olmaktır. İşte Peygamber Efendimiz'in bu hadisiyle bizden istediği hassasiye t, müslüman bir kimseye asla kâfir denmemesi, kendine kâfir denilen kimse gerçekten kâfir değilse, o sözün kendisine geri döneceğini bilmesidi r.
1809 numaralı hadis de bu konuyla ilgilidir .
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Müslüman bir kimseye kâfir denilmesi veya küfürle ilgili bir vasıfla nitelendi rilmesi câiz değildir.
2. Bir müslümana kâfir diyen ve bu şekilde inanan kimse kendisi kâfir olur.
3. Müslümanlar birbirler ini tekfir ederek birlik ve beraberli klerini, kardeşliklerini ortadan kaldırmamalı, bilerek veya bilmeyere k düşmanlara hizmet etmemelid ir.













KÖTÜ SÖZ VE FENA KONUŞMANIN YASAK OLUŞU
Hadisler


1738. İbni Mes'ûd radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Mü'min; insanları kötüleyen, lânetleyen, kötü söz ve çirkin davranış sergileye n kimse değildir."
Tirmizî, Birr 48. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, I, 405, 416
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz bu hadisleri nde bir müslümanda bulunmama sı gereken   çirkin ve kötü özellikleri saymıştır. Bunları sırasıyla kısaca ifade edecek olursak:
* İnsanları kötülemek kâmil mü'min olmaya manidir. Başkalarının ayıplarını araştıran, birtakım kusurlarını ifşâ eden, soyuna sopuna dil uzatan bir insan kâmil bir mü'min olamaz.
* Lânetçi bir kimse olmak da kâmil mü'min sayılmanın önündeki engellerd en biridir. Lânet, Allah'ın rahmetind en kovulmak demektir. Bundan dolayı şeytana mel'ûn yani Allah'ın rahmetind en kovulmuş denir. İnsanları lânetlemek, onları Allah'ın rahmetind en uzak saymak ve kendisini herkesten üstün görmek İslâm ahlâkı ile bağdaşmaz.
* Sözde ve davranışta haddi aşmak, kötü söz ve çirkin davranışlar sergileme k iyi bir mü'mine yakışmaz. Arap dilinde fuhuş kelimesin in ifade ettiği mâna, dilimizde kullanılan anlamından farklı ve daha geneldir. Bu sebeple hayâ duygusuna yakışmayan her söz ve davranış fuhuş olarak adlandırılır.
Bu sayılan kötü hasletler bir toplumda yaygınlaşırsa, insanlar arasında saygı, sevgi, dostluk ve kardeşlik ortadan kalkar. Böyle bir toplum, birlik ve beraberli k ruhunu kaybeder; herkes birbiriyl e uğraşır, aralarına kin ve düşmanlık girer, insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı bir ümmet ve örnek bir toplum olması gereken mü'minler, özlenen vasıfları taşımaz hale gelirler. Oysa kâmil, yani daha iyi mü'min olmaya özen göstermek ve iyilikte her gün bir adım daha ileriye gitmek her mü'minin üzerine düşen görevlerden biridir. 
Bu hadis daha önce 1559 numara ile de geçmiştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Kâmil bir mü'min olmak için kötü ahlâk ve çirkin huylardan uzak durmak, iyi ahlâk ve güzel huylarla süslenmek gerekir.
2. İnsanları kötülemek, lânetlemek, çirkin söz ve davranışlar sergileme k bir mü'mine yakışmaz. Bunlar imanın kâmil olmadığına delil teşkil eder.




1739. Enes radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir işte çirkinlik bulunması onu lekeler; bir işte hayâ duygusunu n bulunması ise onu süsler."
Tirmizî, Birr 47. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 17
Açıklamalar
İslâm, müslümanlara her hususta iyilik ve güzelliği ön plânda tutmalarını, çirkinliğin her çeşidinden uzak durmalarını öğütler. Çirkinlik neye bulaşırsa onu lekeler, kirletir ve sevimsiz hale getirir. Konunun mahiyetin i iki küçük misâlle açıklayacak olursak, meselâ konuşma anında aşırı sertlik, uygun olmayan kelimeler kullanmak, yalan söylemek, iftira ve gıybet etmek sözlerimizi lekeler, sevimsiz hale getirir. Böyle sözler dinlenils e bile, dinleyeci ler üzerinde iyi etki bırakmaz. Çünkü insanlara kötülük yapan biri dahi, aynı şeyin kendisine yapılmasını istemez. Meselâ alış verişinde dürüst olmayan bir tüccarın bu tavrı, onu lekeler ve insanlar nezdinde sevimsiz kılar. Çünkü yaptığı iş kötü ve çirkin bir iştir. Hiçbir toplumda bu çeşit davranışlar tasvip edilmez ve hoş görülmez. İnsan tabiatı, kendisi bizzat yapsa bile kötülük ve çirkinliklerden nefret eder; işte bu sebeple kötülük işleyenler o davranışları alenî değil, gizli saklı yaparlar. Hayâ dediğimiz utanma duygusu kötü ve çirkin sayılan şeylerden uzak durmak, tavır ve davranışlarında ölçülü olmak, herhangi bir işte haddi aşmamaktır. Hayâ duygusu bütün hayırların temeli, her türlü kötülük ve çirkinliklerin zıddıdır. İnsan tabiatı hayâdan hoşlandığı gibi, dinimiz de bu üstün faziletin fertler arasında ve toplumda yayılması ve yerleşmesi için her türlü teşviki yapar ve her tedbire başvurur. Çünkü hayâ, nerede bulunursa orayı süsler ve güzelleştirir. Hayâ ile ilgili olarak, kitabımızın özellikle 682-685 numaralı hadisleri nin açıklaması okunabili r.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Her türlü çirkinlik ve kötülük, bulunduğu yeri lekeleyip kirletir. Bu sebeple kötülük ve çirkinliklerin her çeşidinden uzak durmak gerekir.
2. Hayâ, en üstün faziletle rdendir. Hayânın hâkim olduğu her iş tasvip görür ve sevilir. Kötülük ve çirkinliği engelleme nin yolu hayâ ile süslenmektir.
KONUŞMADA DİKKAT EDİLMESİ
GEREKEN ÖZELLİKLER
AĞZINI YAYARAK, KENDİNİ SANATLI KONUŞMAYA ZORLAYARA K, HALKIN ANLAYAMAY ACAĞI KELİMELER KULLANARA K, DİL BİLİMİN İNCELİKLERİNDEN BAHSEDERE K KONUŞMANIN MEKRUH OLDUĞU
Hadisler


1740. İbni Mes'ûd radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem :
"Sözde ve işte ince eleyip sık dokuyan, haddi aşan kimseler helâk oldular" buyurdu ve bu sözü üç defa tekrarladı.
Müslim, İlim 7. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 5
Açıklamalar
Hadîs-i şerîf, sözlerinde ve işlerinde haddi aşan, ileri giden ve taşkınlık yapan kimseleri n bu dünyada sıkıntıdan kurtulama yacaklarını, âhirette de cezayı hak edecekler ini göstermektedir. Hadiste kullanılan "mütenattiûn" tabirinin anlamı oldukça kapsamlıdır. Ondan nelerin anlaşıldığını özetlemeye çalışacağız. Ağzına ve aklına gelen her şeyi önünü ardını, ilerisini gerisini düşünmeden ve sorumlulu k hissetmed en konuşan insanlar, dillerini n cezasını hem dünyada hem de âhirette çekeceklerdir. Kendileri ni ilgilendi rmeyen konulara girenler, akıllarının ermediği meseleler e dalanlar, bilmedikl eri konularda söz söyleyenler başkaları karşısında gülünç duruma düşerler. İnsanlara karşı büyüklük taslamak için ağızlarını doldurara k konuşan, lugat paralamay a kalkan, dinleyenl erin anlayamay acağı sözler veya günümüzde bazılarının yaptığı gibi yabancı kelime ve terimlerl e konuşanlar, güzel konuşuyor dedirtmek için çalışanlar da bu hadisin kapsamına girerler. Tabiî konuşma şeklini ve seyrini değiştirerek, boğazını ve gırtlağını zorlamak suretiyle  sesine başka şekiller ve tonlar vermeye çalışanlar ve bütün bunları insanlara karşı gösteri maksadıyla yapanlar da hoş görülmez, kınanırlar. İnsanlar, böyle kimseleri sevmez, onlar çok kere toplumdan dışlanırlar. Fakat böyleleri suçu kendileri nde arayacak yerde insanları suçlar ve onların kendileri ni anlayacak seviyede olmadıklarını iddia ederler. Oysa sözün ve konuşmanın gayesi, kişinin düşüncelerini, duygularını, telkin ve tavsiyele rini karşısındakilere en güzel, en kolay ve en faydalı şekilde ulaştırmaktır.
Sadece sözde ve konuşmada değil, her türlü hareket ve davranışta haddi aşmak ve taşkınlık yapmak dinimizde hoş karşılanmamıştır. İslâm, her işte itidali korumayı, ifrat ve tefritten sakınmayı tavsiye eder ve insana dengeli bir hayat sürmenin yollarını, prensiple rini öğretir. Hem fertlerin hem toplumun sağlıklı olması için bu esaslara riayet edilmesi büyük önem taşır. Dünyalık cezalar kişinin dışa akseden söz ve davranışlarına göre olduğu için, ölçüyü kaçıranlar, haddi aşıp taşkınlık yapmalarının cezasını ya toplumdan dışlanarak, ya hapishane köşelerinde veya daha başka bir şekilde hayatlarını zindana çevirerek çekerler.
Hadisi daha önce 146 numara ile de okumuştuk.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Sözde ve davranışta haddi aşmamak, taşkınlık yapmamak İslâm'ın temel prensiple rinden biridir.
2. İnsanların anlayamay acakları tarzda, bilinmeye n kelimeler ve yabancı sözcüklerle konuşmak dinimizde mekruh kabul edilmiştir.
3. Kişi ağzına ve aklına gelen her sözü konuşmamalı, iyice düşünüp taşınarak faydalı şeyleri, anlaşılacak tarzda konuşmalıdır.
4. Dışa akseden sözlerimiz ve hareketle rimiz sebebiyle dünyalık cezalara çarptırılacağımızı unutmamak gerekir.






1741. Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Şüphesiz ki Allah Teâlâ, sığırın otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi, sözü ağzında evirip çevirerek lugat paralayan erkeklere buğz eder. "
Ebû Dâvûd, Edeb 94; Tirmizî, Edeb 72
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.







1742. Câbir İbni Abdullah radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"İçinizde en çok sevdiğim ve kıyamet günü bana en yakın mesafede bulunacak kimseler güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Güzel konuşuyor dedirtmek için uzun uzun konuşanlar, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire lafedenle r ve bilgiçlik etmek için lugat paralayan lar ise en sevmediğim ve kıyamet günü bana en uzak mesafede bulunacak kimselerd ir."
Tirmizî, Birr 71
Açıklamalar
1740 numaralı hadisin açıklamasında da işaret edildiği gibi, sözü ağızda evirip çevirerek, ne kadar güzel konuşuyor dedirtmek için lugat paralamak insanların anlayamay acağı tarzda konuşmak dinimizde hoş görülmemiş ve böyle davrananl ar kınanmıştır. Peygamber Efendimiz onların bu halini sığırın ot yerken ağzını evirip çevirmesine benzetere k, bu gibi durumlara düşmekten bizleri sakındırmıştır.
Güzel ahlâka, edep ve hayâya dinimizin verdiği önem bu kitabımızın ilgili bölümlerinde ve konuyla alâkalı hadisleri n geçtiği her yerde ele alındı. Özellikle güzel ahlâk konusu 622-632 numaralı hadisler arasında genel anlamda açıklanmıştı.
Güzel konuşmakla, yapmacık konuşmayı birbirine karıştırmamak gerekir. Güzel konuşma, her şeyden önce muhatabın anlayabil diği, ahlâk ve edep kurallarına uygun, anlatılmak istenen konunun mümkün mertebe eksiksiz ortaya konulduğu, konuşulan dilin kâidelerine riayet edilerek yapılan konuşmadır. Bu yasaklanmış değil, bilakis teşvik edilmiştir. Özellikle insanlara dini öğretenlerin bu sayılan noktalara çok dikkat etmesi gerekir. Çünkü onlar inanan insanları Allah'ın dini konusunda bilgilend irmek, inanmayan ları İslâm'a çağırmakla görevlidir. Tebliğlerini en güzel şekilde yapmaları gerekir. Bu konuda da yegane örneğimiz ve rehberimi z Resûl-i Ekrem Efendimiz dir.
Yapmacık konuşmalar, özentiler, insanların anlayamadıkları kelimeler le onlara hitap ederek kendini farklı gösterme gayretler i, başkalarına karşı bilgiçlik taslama gibi davranışlar İslâmî edebe aykırı kabul edilip yasaklanmıştır. Çünkü bunların her biri karşısındakine karşı saygısızlık anlamına gelir. Ayrıca, böyle davranan kişi kibir ve kendini başkalarından üstün görme duygusunu da yansıttığı için, Allah'ın hoşlanmadığı kötü huylarla vasıflanmış bir kişilik sahibi olduğunu ortaya koyar. Başkalarının hoşuna gidecek tarzda konuşanlar, bulundukl arı yere ve kendileri ni dinleyenl ere göre düşüncelerini değiştirir, gerektiğinde hakkı ve hakikati söylemekten uzaklaşırlar. Çünkü böylelerinin gayesi Allah'ın rızâsını kazanmak olmayıp, insanların hoşnutluğunu elde etmektir. Bu ise bir nevi münafıklıktır. İşte bu nitelikte ki kötü huylu kimseler, kıyamet gününde Resûl-i Ekrem'in hiç sevmediği ve meclisind en en uzak mesafede bulunanla r olacaktır.
1742 numaralı hadis daha önce 632 numara ile de geçmiştir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Konuşma esnasında insanların anlama imkânı olmayan birtakım kelimeler, anlamsız sözler sarfetmek, ağzını doldurara k lugat paralamak, bilgiçlik taslamak yasaklanmış olup, bunlar Allah'ın kızgınlığına sebep olur.
2. İnsanlara karşı büyüklük taslamak, ne güzel konuşuyor dedirtmek için bulunduğu yerin havasına kendini uydurmak suretiyle olduğundan başka görünmek câiz olmayıp, münafıklık alâmeti sayılır.
3. Müslüman kimse konuşmasıyla da seçkinliğini göstermeli ve Allah'ın rızasına uygun hareket etmelidir .
4. Güzel ahlâk ve iyi huylu olmak kıyamet gününde Resûl-i Ekrem'in sevgisine lâyık olmanın ve ona yakın bulunmanın vesilesi olduğu gibi, kötü ahlâk ve çirkin huylu olmak da ondan ve onun sevgisind en uzak kalmaya sebep olur.





"NEFSİM MURDAR OLDU" DEMENİN MEKRUH OLUŞU
Hadis


1743. Âişe radıyallahu anhâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Sizden biriniz 'nefsim pis ve murdar oldu' demesin; fakat nefsim yaramazlaştı desin."
Buhârî, Edeb 100; Müslim, Elfâz 17. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 76
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz konuşma esnasında kötü ve çirkin kelimeler in kullanılmasını istemezdi . Eğer bir mânayı ifade etmek için aynı anlama gelen farklı kelimeler kullanma imkânı varsa, bunlar arasında edebe en uygun olanın kullanılmasını tavsiye ederdi. Nitekim bu hadiste geçen "habuse" ile "lakise" aynı anlama gelen kelimeler dir. Fakat Efendimiz "habuse" kelimesin in kullanılmasını hoş karşılamamıştır. Sahâbîlerine insanların beğenip güzel bulduğu kelimeler kullanmal arını, çirkin görülen kelimeler den uzak durmalarını öğütlemiştir. Bu prensip, İslâm'ı başkalarına anlatmak isteyenle r için çok büyük önem taşır. Çünkü konuşma esnasında kullanılan yersiz bir kelime, bütün olumlu düşünce ve gayretler i boşa çıkarabilir.
Bir mü'minin nefsini pis ve habislikl e nitelendi rmesini Peygamber imiz doğru bulmamıştır. Çünkü gerçek anlamda kâmil bir mü'mine pislik, murdarlık, kötü ahlâk ve çirkin huyluluk yakışmaz. Fakat nefsine yenik düşmüş ve onun esiri olmuşsa, bundan kurtulmak için elden gelen gayreti sarfeder. Zira mü'mine hiç yakışmayan bir özellik; kötü ve çirkin olduğunu bildiği şeylerde ısrar etmesi, iyiye ve güzele yönelmeye gayret etmemesid ir. Bu sebeple müslüman kişi önce niyetini, sonra sözünü, sohbetini ve bütün işlerini düzeltmeli, Allah'ın hoşnut olacağı bir hayatı benimseme lidir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Müslüman çirkin kelime ve sözler kullanmak tan sakınmalıdır.
2. Allah Teâlâ müslüman olan kişiye bir üstünlük bağışlamıştır. Bu sebeple bir müslümanın kendisini kötü sıfatlarla nitelendi rmesi mekruhtur .
3. Konuşmalarımızda güzel kelimeler kullanmak ve çirkin olan sözlerden sakınmak İslâm edebinin gerekleri nden biridir.








ÜZÜME KERM DEMENİN MEKRUH OLUŞU
Hadisler




1744. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Üzümü kerm diye isimlendi rmeyiniz; çünkü kerm müslimdir."
Buhârî, Edeb 101; Müslim, Elfâz 6-10. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 74
Müslim'in bir rivayetin de: "Kerm, ancak mü'minin kalbidir" denilmiştir.
Buhârî ve Müslim'in bir başka rivayetle rinde: "(Üzüme) kerm diyorlar; oysa kerm ancak mü'minin kalbidir" denilmiştir.
Bir sonraki hadis ile birlikte açıklanacaktır.


1745. Vâil İbni Hucr radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Siz kerm demeyiniz; fakat yaş üzüm ve üzüm asması deyiniz."
Müslim, Elfâz 12
 Açıklamalar
Hadislerd e geçen "ıneb", "kerm" ve "habele" kelimeler inin her üçü de üzüm anlamına gelir. Araplar "ıneb" kelimesin i yaş üzüm ve üzüm çubuğu, "habele" kelimesin i üzüm bağı anlamında kullandıkları gibi, "kerm"i de hem üzüm, hem bağ, hem de şarap anlamında kullanırlardı. Şarap insanı cömertliğe sevkettiği için ona "kerm" adı verildiği söylenir. Çünkü "kerm", cömertlik anlamına gelen "kerem"le aynı kökten türemiştir.
İşte Peygamber Efendimiz'in üzüme "kerm" adı verilmesi ni hoş görmemesi ve yasaklama sının sebebi, bazı kimseler bu kelimeyi duyunca akıllarına şarap gelebilir, nefisleri ne yenik düşerek onu içmeye yönelebilirler endişesidir. Çünkü şarap Allah'ın emri ile haram kılınmış ve içilmesi kesinlikl e nehyedilm iştir. Şu bir gerçektir ki, bütün kötülüklerin anası kabul edilen içki, insanın aklını karıştırır, görüş ve düşüncesini bozar, malı telef eder, aileyi yıkar ve nesilleri çürütür. Toplumda onu özendirici, hatırlatıcı ve teşvik edici her etkeni ortadan kaldırmak gerekir. 
Efendimiz "kerm" ifadesine ancak mü'minin kalbinin veya müslüman kişinin kendisini n lâyık olduğunu hatırlatmıştır. Mü'minin kalbine veya müslümana bu adın veriliş sebebi, kalbinde iman, takvâ, nur, hidâyet, doğruluk ve bu isimlendi rmeyi hak eden benzeri nitelikle r bulunmasıdır. Resûl-i Ekrem bu tavsiyele riyle insanların zihinleri nde kötü ve çirkin çağrışımlar uyandıracak kelime ve sözlerin kullanılmasını hoş karşılamadığını ortaya koymuştur.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. İnsanlar işittiği zaman zihinleri nde kötü ve çirkin çağrışımlar uyandıracak kelime ve sözleri kullanmak mekruhtur .
2. Güzel şeyler ifade eden kelimeler i, kötü ve çirkin şeyler için kullanmam ak gerekir.
3. Peygamber Efendimiz, toplumda iyilikler in yaygınlaşması, kötülük ve çirkinliklerden uzaklaşılması için gereken her tedbire başvurmuştur.
4. Şarap içilmesini, dinimiz kesinlikl e yasaklamıştır.



Çevrimdışı musluman

  • Musluman
  • ADMINISTRATOR
  • *
  • İleti: 11017
    • Rabbım duası kabul edilenlerden eylesin.
Ynt: 7.CILD
« Yanıtla #10 : 03 Temmuz 2005, 08:27:41 »
BİR KADININ GÜZELLİĞİNİ
BİR ERKEĞE ANLATMANI N YASAK OLUŞU
BİR KADININ GÜZELLİKLERİNİ BİR ERKEĞE ANLATMANI N
YASAKLAND IĞI ANCAK O KADINI NİKAHLAMAK GİBİ ŞERİATA
UYGUN BİR MAKSATLA BUNA İHTİYAÇ DUYULURSA
ANLATILMA SINA İZİN VERİLDİĞİ
Hadis


1746. İbni Mes'ûd radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir kadın, başka bir kadınla çıplak vücutları birbirine temas ederek yatmasın. Sonra o kadını kocasına anlatır da, kocası sanki o kadına bakıyormuş gibi olur."
Buhârî, Nikâh 118. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Nikâh 43; Tirmizî, Edeb 38
Açıklamalar
İmam Nevevî'nin "müttefekun aleyh" tir diye naklettiği bu hadis Müslim'in Sahih'inde yer almamakta dır. Ancak Buhârî dışındaki bir çok kaynakta da sahih bir rivayet olarak çeşitli senedler ve farklı lafızlarla nakledilm iştir.
Peygamber Efendimiz, toplumda fitne ve huzursuzl uk kaynağı olması muhtemel, aynı zamanda kişinin günaha girmesine vesile olacak ve edep kurallarına aykırı düşen davranışlara müsamaha göstermemiştir. Çünkü böyle bir tavır daha büyük musibetle rin ortaya çıkmasına, tamiri imkânsız birtakım hataların işlenilmesine sebep olabilir.
Bu hadiste anılan husus bunların önemlilerinden biridir. Esasen Peygamber Efendimiz, bir erkeğin başka bir erkekle, bir kadının da başka bir kadınla bir örtü altında ve vücutları birbirine temas edecek şekilde yatmalarını yasaklamıştır. Bir kadının aynı yatakta yattığı bir başka kadının birtakım güzelliklerini veya nitelikle rini kocasına anlatması yasaklanmışsa, bir erkeğin de başka bir erkeğin özelliklerini ve nitelikle rini kendi hanımına anlatması yasaklanmıştır. (Bu konuda bazı rivayetle r için bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, I, 304, 314, 440, 460; II, 326, 447, 497; III, 348, 356, 395; Tirmizî, Edeb 38). Çünkü bir yabancı kadını bir erkeğe, bir erkeği bir kadına meşrû bir sebep olmaksızın tavsif edip anlatmak, sanki onu görüyormuş veya ona bakıyormuş gibi günah sayılır. Her şeyden önce bir başkasının vücudu ile ilgili gizli olması gereken mahrem bilgileri başkalarına anlatmak dinimizde yasaklanmış olup câiz değildir. Bir başka kadının veya erkeğin câzip yönleri kendileri ne anlatılan eşler, anlatılana özlem duyarak birbirind en soğur, nefret eder, neticede kendi yuvalarının yıkılmasına sebep olabilirl er. Böyle olmasa dahi başkasının mahremiye tini dinlemek İslâm edep ve ahlâkıyla hiç bağdaşmayan çirkin bir davranıştır. Bu sebeple de Peygamber imiz tarafından yasaklanmıştır. Sözlü olarak anlatmanın yasak olduğu bu gibi durumların açıktan medyada teşhiri elbette öncelikle yasaktır. Teşhircilik, toplumun ahlâkını, aile bağlarını olumsuz etkileyic i ve yaygın huzursuzl uklar üreticidir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Bir kadının başka bir kadınla, bir erkeğin başka bir erkekle vücutları çıplak olarak birbirine değecek şekilde yatmaları yasaklanmış olup, câiz değildir.
2. Bir kadının, yabancı bir kadının vücudunu ve güzelliğini kendi kocasına anlatması câiz değildir.
3. Bir kadını nikâhlamak ve onunla evlenmek isteyen bir erkeğe o kadının güzelliğini ve özelliklerini anlatmakt a bir sakınca yoktur.
4. İslâm, doğması muhtemel tehlikele rin tedbirler ini önceden almaya özen gösterir.
5. Kadını teşhir aracı yapmak kesinlikl e yasaklanmıştır.

















İNSANIN DUA EDERKEN, "ALLAHIM DİLERSEN BENİ
BAĞIŞLA" DEMESİNİN MEKRUHLUĞU VE İSTEĞİNİ
KESİN BİR DİLLE İFADE ETMENİN GEREKTİĞİ
Hadisler




1747. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Sizden biriniz dua ederken: Allahım! Dilersen beni bağışla; dilersen bana merhamet et, demesin. Dilediğini kesin bir dille istesin. Çünkü Allah'ı zorlayan hiçbir kuvvet yoktur."
Buhârî, Daavât 21, Tevhîd 31; Müslim, Zikr 9. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitr 23; Tirmizî, Daavât 77
Müslim'in bir rivayeti şöyledir: "Fakat kesin bir şekilde istesin ve isteğini büyük tutsun. Çünkü vereceği hiçbir şey Allah'a büyük gelmez."
Müslim, Zikr 8
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1748. Enes radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
"Sizden biriniz dua ettiği zaman kesin bir ifade ile dilekte bulunsun. Allahım! Dilersen bana ver, demesin. Çünkü Allah'ı zorlayan hiçbir güç yoktur."
Buhârî, Daavât 21; Müslim, Zikr 7
Açıklamalar
Allah'a dua ederken "dilersen bağışla" gibi sözler söylenilmesi ve duanın böyle şartlara bağlanması mekruhtur . Çünkü bu tarz ifadeler, bir başkası tarafından zorlanabi len, dilediğini rahatça yapamayac ak durumda olan kimseler hakkında kullanılır. Oysa Azîz ve Celîl olan Allah böyle şeylerden münezzehtir ve Cenâb-ı Hakk'ı bir şeye mecbur edecek hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Ayrıca böyle sözler, sanki kendini müstağni kabul etmek, "verirsen de olur vermezsen de" der gibi bir anlam ifade eder ki, Allah Teâlâ'ya karşı kullanılması asla affedilme z bir hitap tarzıdır. İsteğinin kabul edilip edilmeyec eğinden şüphe etme düşüncesi de yersizdir; zira Allah cimri değil cömerttir, kerîmdir; her isteyene istediğini verir. Bu sebeple duada kesin ifadeler kullanılmalı, samîmi ve ihlaslı olunmalı, istenilen şey kesin olarak ve kararlı bir şekilde Allah Teâlâ'ya arzedilme lidir. Çünkü O'nun vereceği hiçbir şey kendisine zor gelmez ve hiçbir şey O'nun nezdinde büyük değildir. Bir kudsî hadiste bu husus şöyle belirtili r: "Bütün insanlar düz bir arazide toplansal ar, herkes ne isteği varsa istese, ben de herkese istediğini versem, yine de mülkümden hiçbir şey eksilmiş olmaz." O, her şeye kâdirdir ve bütün mevcûdât O'nun emrinin altındadır. Bir insan bunları bilerek Allah'a yalvarıp yakarmalı ve dua etmelidir .
Dua, Allah'a duyulan tam güveni en iyi şekilde yansıtan bir üslupla yapılmalıdır.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Allah Teâlâ'ya dua ederken ve O'ndan bir şey isterken "dilersen", "istersen"  gibi şarta bağlı kelimeler le dua etmek câiz değildir.
2. Allah Teâlâ'ya dua eden ve dilekte bulunan kimse, kesinlik ifade eden cümlelerle talepde bulunmalıdır.
3. Allah Teâlâ'ya dua ve niyazda bulunan, Allah'ın duasına icabet edeceğine ve kendisine merhameti yle muamele yapacağına kesin olarak inanmalıdır.
4. Cenâb-ı Hak, dileyene dilediği şeyi verir; O'nu zorlayan hiçbir güç yoktur. Kesin ifadelele rle Allah'tan bir şey istemek asla O'nu zorlamak anlamına gelmez. Her şey Allah'ın elindedir ve verdiği O'nun mülkünden hiçbir şey eksiltmez .










"ALLAH VE FİLANCA DİLERSE"
DEMENİN MEKRUH OLUŞU
Hadis



1749. Huzeyfe İbni Yemân radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Siz, Allah dilerse ve filanca dilerse demeyiniz . Fakat, Allah dilerse sonra filanca dilerse deyiniz."
Ebû Dâvûd, Edeb 84
Açıklamalar
Söz söylemek, konuşmak insanın en önemli özelliğidir. İnsanın saâdeti de felâketi de öncelikle diline bağlıdır. Bu sebeple dinimiz konuşmalarımız için önemli kurallar koymuştur. Bu kurallara uymak, hata ve kusurlarımızı en aşağı seviyeye indirmemi ze vesile olur. Her dilin kendine has ifade özellikleri vardır. Arap dilinde "vav" atıf harfi, bir işte birlik ve müşterekliği ifade eder. Dilimizde "ve" bağlacı olarak kullandığımız bu harf, Türkçe'de de aynı işlevi görür. "Allah dilerse ve filanca dilerse" denildiği zaman, Allah Teâlâ ile yaratıklarından biri âdeta denk tutulmuş ve ortak kılınmış olur ki bu câiz değildir; çünkü Allah'ın dilemesin in bir başlangıcı ve sonu yoktur; yani O'nun dilemesi kadîm ve ezelîdir; dilediği her şey, O dilediği anda olur.  Kulun dilemesi ise başı ve sonu belirli ve imkân dahilinde olan bir arzu ve temennide n ibarettir; olması ya da olmaması Allah'ın gücü ve kudreti dahilinde dir. O'nun dilediği olur dilemediği olmaz. Dolayısıyla her ikisini bir görerek birbiri üzerine atfetmek, bağlamak câiz değildir. Böyle bir ifade kullanılacaksa, atfı "vav" harfi ile değil, Arapça'da başka bir atıf edatı olan "sümme"  ile yapmak gerekir. "Allah dilerse sonra filanca dilerse deyiniz" buyurulma sının sebebi budur. Çünkü sonra anlamına gelen "sümme" atıfta birliktel iği ve müşterekliği değil, farklılığı, zaman aralığını, tertibi ve sıralamayı  ifade eder. Peygamber Efendimiz bu hadisleri yle sahâbîlere ve ümmete söz söyleme edebini öğretmiş olmaktadırlar. Hatta Efendimiz, bizzat kendisini söz konusu ederek "Allah dilerse ve Muhammed de dilerse demeyiniz; fakat Allah dilerse sonra Muhammed de dilerse deyiniz" buyurmuştur  (İbni Mâce, Keffârât 13; Dârimî, İsti'zân 63; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, V, 72, 393).
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Bir istek, dilek ve temennide Allah Teâlâ ile O'nun yaratıklarını birlikte  ve müşterek anmak câiz değildir.
2. Allah Teâlâ bir şeyin olmasını dilerse, o şey dilediği anda olur; olmasını dilemediği bir şey ise ebediyen olmaz.
3. Bir şey kulun dilemesiy le değil; Cenâb-ı Hakk'ın dilemesiy le olur.
4. Dinimizde her şeyin olduğu gibi, konuşmanın ve söz söylemenin de bir edebi vardır. İnsan söz söylerken ve konuşurken çok dikkatli olmalı ve yanlış yapmamaya özen göstermelidir.




YATSIDAN SONRA KONUŞMANIN MEKRUH OLDUĞU
Nevevî şöyle demektedi r:
Bu başlıkla anlatılmak istenilen, diğer vakitlerd e konuşulan mübah sözler olup, bunları konuşmakla konuşmamak arasında bir fark yoktur. Bu vaktin dışında haram veya mekruh kabul edilen sözler ve sohbetler, yatsıdan sonra daha da şiddetle haram ve mekruhtur . İlim müzâkeresi, sâlihlerin hayat hikâyelerinin anlatılması, güzel ve üstün ahlâktan bahsedilm esi, misâfirlerle sohbet, muhtaç olanın ihtiyacının giderilme si ve benzeri hayırlı işler hakkında konuşmak mekruh değil müstehaptır. Herhangi bir mâzeret veya bir engel sebebiyle konuşmak da mekruh değildir. Andığım bu konuların her biri hakkında bir çok sahih hadis bulunmakt adır.
Hadisler


1750. Ebû Berze radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem, yatsı namazından önce uyumayı, yatsı namazından sonra da konuşmayı hoş karşılamazdı.
Buhârî, Mevâkît 23; Müslim, Mesâcid 236 . Ayrıca bk. Tirmizî, Mevâkît 11; Nesâî, Mevâkît 20; İbni Mâce, Salât 12
Açıklamalar
Kitabımızın namaz ve faziletle ri bölümünde yatsı namazıyla alâkalı bazı hususlara ana hatlarıyla temas edilmişti. Yatsı namazının ve onu cemaatle kılmanın ecri ve fazileti ile ilgili olarak özellikle 1073-1075 numaralı hadislerd e bilgi verilmişti. Ebû Berze'nin bu rivayetin den Resûl-i Ekrem Efendimiz'in yatsı namazından önce uyumayı, namazdan sonra da konuşmayı uygun bulmadığını öğrenmekteyiz. Hadis kitaplarımızın namaz bölümlerinde konuyla ilgili başka rivayetle r de vardır. Yatsı namazından önce uyumanın hoş görülmemesi, uyuyan kimsenin iyice uykuya dalıp  bir daha uyanamama tehlikesi oluşu, namazı faziletli sayılan vaktinde kılamayacak ve cemaat sevabına kavuşamayacak olmasındandır. Hadîs-i şerîflerde belirtild iği gibi sabah ve yatsı namazlarında cemaate devam etmenin fazilet ve önemi başka namazlard an daha  fazladır. Yatsıdan önce uyumaya müsamaha edilmesi, cemaate devam edilmemes i hatta yatsıyı kılmadan sabahlanılması gibi kötü bir sonuca sebep olabilir. İmam Tahâvî, yanında uyandıracak kimse bulunmak şartıyla yatsıdan önce uyumanın câiz olduğunu söyler.
Yatsı namazından sonra konuşmanın hoş karşılanmayışının sebebi ise, uykusuz kalınmasından dolayı fazileti çok olan gece namazı, hatta sabah namazına uyanamama tehlikesi dir. Ayrıca gece çok oturan ve uykusunu tam alamayıp dinleneme yen kimseler gündüz yapmaları gereken işleri tam ve verimli bir şekilde yapamazla r. Fakat hadiste tavsiye edilen bu husus bir yasaklama olmayıp, faydasız sözlerden, helâl olmayan eğlencelerden ve zamanı boşa geçirmekten sakındırmadır. Faydalı sözler, hayra yönelik sohbetler, ders müzâkeresi, misafir ağırlamak, çoluk çocuğu ile hasbihal etmek, sâlih kişilerin meclisler inde bulunmak, kısacası dinimizin iyi ve güzel bulduğu şeylerle meşgul olmak kınanmış veya yasaklanmış olmayıp bilakis müstehaptır. Nitekim bir sonraki hadiste göreceğimiz gibi, Resûl-i Ekrem Efendimiz bizzat kendisi yatsı namazını kıldırdıktan sonra ashâba hitap etmiş ve onları bilgilend irmiştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Uyanamama tehlikesi var veya kendisini uyandıracak bir kimse yoksa, yatsı namazını kılmadan uyumak mekruhtur .
2. Yatsı namazından sonra faydasız sözler ve meşrû olmayan eğlencelerle vakit geçirmek mekruhtur .
3. Yatsı namazından sonra faydalı sohbetler yapılması, misafir ağırlanması, çoluk çocuk ile hasbihal edilmesin de bir sakınca yoktur.
4. Gece namazına veya sabah namazına kalkamaya cak, bir sonraki gün işine engel olacak kadar uykusuz kalmak doğru değildir.
5. Müslümanlar zamanlarını namaz vakitleri ne göre ayarlamalı, her namazı vaktinde kılmaya özen göstermeli ve her işi zamanında yapmaya gayret etmelidir .






1751. İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  hayatının sonlarında cemaate yatsı namazını kıldırıp selâm verdikten sonra şöyle buyurdu:
"Bu geceyi görüyorsunuz ya! İşte bu geceden itibaren yüz sene sonra bugün yeryüzünde olanlarda n hiç kimse hayatta kalmayaca ktır."
Buhârî, İlim 41, Mevâkît 20, 40; Müslim, Fezâilü's-sahâbe 217
Açıklamalar
İmam Nevevî'nin bu hadisi bu konuya almasının sebebi, yatsı namazından sonra faydalı şeyler konuşmanın ve sohbet etmenin yasaklanmış olmadığını ortaya koymaktır. Bir önceki hadiste, yatsı namazından sonra konuşmanın hangi durumlard a ve şartlarda mekruh sayıldığını açıklamıştık. Dolayısıyla bu iki hadis arasında herhangi bir çelişki söz konusu değildir. Esasen faydasız ve boş sözler sadece yatsı namazından sonra değil, her zaman mekruhtur .Yatsı namazından sonrasının özellikle anılması, insanların işten güçten elini çektiği gece vaktinde sohbete daha düşkün olmaları sebebiyle dir. Nitekim günümüzde de oyun eğlence vakitleri daha çok gece saatlerid ir. Haddi aşacak derecede oyun ve eğlencelerin, haramların işlendiği toplantıların neticede nelere mal olduğunu her gün müşâhade etmek mümkün olmaktadır. Emniyet güçlerinin ve yerel yönetimlerin en büyük problemle rinden birinin bu konular olduğunu düşünürsek, İslâm'ın iman ve ahlâk boyutları içinde halletmey e çalıştığı bu meseleler de ne kadar başarılı olduğu daha iyi anlaşılır.
Peygamber Efendimiz'in bu konuşmalarını âhirete göçmelerinden bir ay kadar önce yaptığı belirtili r. Konuşmanın muhtevasından, Resûl-i Ekrem'in vefatından yüz sene sonra, o gün hayatta bulunanla rdan hiç kimsenin sağ kalmayacağını öğrenmiş bulunmakt ayız. Bu sebeple, Peygamber imiz'in ölümünden yüz sene geçtikten sonra sahâbî olduğunu iddia eden hiç kimsenin sözüne itibar edilmemiş, böyle bir iddiada bulunanla r yalancı kabul edilmiştir. Nitekim en son vefat eden sahâbî olduğu kabul edilen Ebü't-Tufeyl Âmir İbni Vâsile'nin ölüm tarihi hicrî 100-110 yılları arasıdır. Söz konusu yüz yıl sadece müslümanları değil, kâfirleri de kapsamakt adır. Çünkü Peygamber Efendimiz sadece müslümanlara değil, bütün insanlara gönderilmiştir. Şu kadar var ki, müslümanlar ümmet-i icâbet, kâfirler ise ümmet-i dâvet kabul edilir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Yatsı namazından sonra faydalı konuşmalar, hayırlı toplantılar ve sohbetler yapılması câizdir.
2. En son vefat eden sahâbî, Ebü't-Tufeyl Âmir İbni Vâsile olup hicrî 100-110 yılları arasında vefat etmiştir.
3. Peygamber Efendimiz'in vefatından yüz sene geçtikten sonra sahâbî olduğunu iddia edenlerin bu sözüne itibar edilmez. Çünkü Hz. Peygamber'in vefatı anında hayatta olan hiç kimsenin yüz seneden fazla yaşamayacağını Efendimiz haber vermişlerdir.





1752. Enes radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre sahâbîler Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem'in mescide gelmesini bekledile r. Neticede gece yarısına yakın bir zamanda onların yanına geldi ve yatsı namazını kıldırdı. Namazdan sonra bize bir konuşma yaptı ve şöyle buyurdu:
"Dikkatini zi çekerim! İnsanlar namazlarını kılıp ardından uyudular. Sizler ise namazı beklediğiniz sürece namaz sevabı kazandınız."
Buhârî, Mevâkît 25
Açıklamalar
Enes radıyallahu anh' den rivayet edilen bu hadis daha önce 1065 numara ile de geçmişti. Burada zikredilişinin sebebi, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in yatsı namazından sonra ashâba konuşmuş olmasıdır. Peygamber imiz yatsı namazını bazı kere vaktin evvelinde, bazan da geç vakitte kıldırırdı. Bu durum, mevsim ve hava şartlarına, cemaatin mescide gelişine göre farklılık arzederdi . Cami ve mescitler e erken gelenler, abdestli olarak namaz vaktini bekledikl eri sürece namazda imiş gibi sevap kazanmakt a idiler. Mescitte farz namazı cemaatle kılmayı beklerken, kazaya kalmış namazları kılmak, nafile namaz kılmak, Kur'an okumak, Allah'ın zikri veya dua ile meşgul olmak faziletli ameller olarak kabul edilir. Peygamber Efendimiz geç de olsa yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra bazı kere onlara konuşmuş, birtakım tavsiyele rde bulunmuş ve bunda bir sakınca görmemiştir. Şu halde yatsı namazından sonra her türlü konuşmanın yasaklanm ası diye bir şey söz konusu değildir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Peygamber imiz yatsı namazını bazan ilk vaktinde, bazan da geç vakitte kıldırmıştır.
2. Mescide erken gelip abdestli olarak diğer namaz vaktini beklemek sevaptır.
3. Yatsı namazından sonra cemaate konuşma yapmak, vaaz ve nasihatta bulunmak câizdir.

KADININ KOCASININ ÇAĞRISINA
UYMA ZORUNDA OLUŞU
DİNİ BİR ÖZRÜ BULUNMADIĞI SÜRECE BİR KADININ KOCASI
KENDİSİNİ ÇAĞIRDIĞI VAKİT ONUN YATAĞINA GİTMEMESİNİN
HARAM OLUŞU
Hadis





1753. Ebû Hüreyre radıyallah anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir erkek hanımını yatağına çağırır, o da gelmez ve kocası kendisine kızgın vaziyette gecelerse, melekler o kadına sabaha kadar lânet eder."
Buhârî, Bed'ü'l-halk 7, Nikâh 85; Müslim, Nikâh 122. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Nikâh 40
Buhârî'nin bir rivayetin de: "Kadın kocasının yatağına dönünceye kadar" buyurulur .
Açıklamalar
İslâm dini, toplumun en küçük çekirdeğini ve temelini oluşturan aileye büyük bir önem verir. Aile hayatında karşılıklı uyum içinde huzurlu bir ortamın oluşması, her şeyden önce karı ile kocanın birbirini n hak ve hukukuna saygılı olmalarına, sevgi ve şefkat esasına dayalı ilişkilerin düzenli bir şekilde devamına bağlıdır. Kadın ve erkek, bir elmanın iki ayrı yarısı gibi, birbirini tamamlaya n, biri diğerine muhtaç olan ve ilâhî hikmetin gereği bu duygularl a yaratılıp donatılmış iki farklı cinsiyett ir. Bu ikisinin birleşmesiyle ortaya çıkan aile hayatının uyumlu bir şekilde devam etmesi için Cenâb-ı Hak erkeği evin reisi yapmış, kadına da yuvanın huzuru açısından kocasıyla iyi geçinip ona itaat etmesini emretmiştir. Birden fazla insanın bulunduğu her yerde içlerinden birinin reis olması, diğerlerinin de ona uyması birlikte ve âhenkli bir şekilde yaşamanın zaruretle rindendir .
Bu açıdan bakılınca, dînî yönden yasak olmayan her hususta toplum içinde başkan mevkiinde bulunana, ailede reis olana uyulması gerekir. Kadın, kocasının meşrû olan emir ve istekleri ne karşı çıkmamalı, erkek de aynı şekilde hanımına asla zulüm etmemeli, onu üzmemeli, uygun olan arzu ve istekleri ni yerine getirmeli dir.
Kocanın meşrû olan istekleri nden biri de, hanımının onun cinsî duygularına değer vermesi ve bunun gereğini yerine getirmesi dir. Dinî ve meşrû bir mazereti olmadıkça kadının bu isteğe karşı çıkmaması ve kocasının arzusunu yerine getirmesi gerekir. Şüphesiz kadının bir robot olmadığı, onun da duyguları olduğu ve istenildiği anda kendisini eşiyle beraber olmaya arzulu hissetmey eceği düşünülebilir. Fakat bütün bunlar ona kocasını öfkelendirme, melekleri n lânetine hedef olma, hatta yuvasının bozulmasına sebep olacak bir ortam doğurma hakkı vermez.
Daha önce hadisimiz 283 numara ile de geçmiş, bu hususlara orada yeterince işaret edilmişti.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Dinimiz aile hayatına ve huzurlu bir aile ortamının oluşmasına büyük önem verir.
2. Kadın, kocasının beraber olma isteğini meşru bir mazereti olmaksızın geri çevirmemelidir.
3. Meşru mazeret, hastalık hali, hayız ve nifas durumu, Ramazan orucu tutmakta olması gibi bir farzı yerine getiriyor olmasıdır.
4. Kocasının birlikte olma isteğini yerine getirmeye n kadın hem kocasını günaha sokmuş, hem Allah'ın gazabını, hem de melekleri n lânetini üzerine çekmiş olur.

















KOCASI YANINDA BULUNAN BİR KADININ
ONUN İZNİNİ ALMADAN NAFİLE ORUÇ TUTMASINI N HARAM OLDUĞU
Hadis



1754. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kocası yanında iken onun iznini almadan bir kadının nafile oruç tutması  helâl olmaz. Kadın, kocasının izni olmadıkça, evine hiç kimsenin girmesine izin veremez."
Buhârî, Nikâh 86; Müslim, Zekât 84. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Savm 73; Tirmizî, Savm 64; İbni Mâce, Sıyâm 53
Açıklamalar
Dinimiz, karı ile kocanın birbirler inin hak ve vecibeler ine saygılı olmaları gereğini onlara çeşitli vesileler le hatırlatır. Karı koca, baba oğul, kardeşler arasında bile arzu ve istekleri n her zaman birbirine uymadığı görülür. Anlayış ve hoşgörü, sevgi ve saygı, hak ve hukuka riayet bütün meseleler in hallinde yegâne çaredir. Ailenin reisi olan kocanın hakkı, bir hanım için nafile oruç tutmaktan daha önce gelir.
Bu sebeple kadın, kocasının iznini almadan nafile oruç tutamaz. Bir kadının kocasının iznini almadan nafile oruç tutmasını Hanefî mezhebi ulemâsı haram saymıştır. Şâfiî mezhebind e ise bunun hükmü mekruhtur . Fakat izin almadan oruca niyet etmişse orucu sahih olup, tamamlama sı gerekir. Farz olan ramazan orucu bu iznin dışındadır. Çünkü ramazanda karı ve koca her ikisi de oruç tutmakla mükelleftir. Kazaya kalan ramazan orucunu tutmak farz olduğu için, farzın kazası da izin almayı gerektirm ez. "Kocası yanında iken" denilmesi nin sebebi, kocası yoksa onun iznini almadan oruç tutulabil eceği içindir. Kocaları yanında bulunan müslüman hanımlar hem haram işlememek hem de aile huzursuzl uğuna sebep olmamak için kocalarından izin almak suretiyle nafile oruç tutmalıdırlar. Dindar ve anlayışlı bir koca da bu gibi hususlard a hanımına anlayışlı davranmalıdır.
Kadınlar, kocalarının evlerinin bekçileri olup, onlar evde olmadığında sorumlulu k kendileri ne aittir. Fakat evin asıl sahibi ve emniyetin den mesul olan erkektir. Bu sebeple kadının evde yapacağı tasarrufl ar konusunda erkeğin izninin olması gerekir. Özellikle dedi koduya yol açacak ve aile huzurunu bozacak davranışlardan son derece sakınılması icap eder.
Bir hanımın dikkat edeceği hususların başında, kocasının izni olmadıkça yabancı kimseleri n eve girmesine hiçbir şekilde izin vermemesi gelir. Bir çok aile yuvasının yıkılmasının, hatta cinayetle r işlenmesinin ve ardı arkası kesilmeye n huzursuzl ukların ortaya çıkmasının en önemli sebebi, dinimizin yasakladığı ve asla câiz görmediği bazı tutum ve davranışlardır.
Bundan dolayı mü'min bir kadın, kocasının izin verdikler i dışında hiç kimseyi kocası yokken evine almamalıdır. Evine almaması gerekenle r sadece yabancı erkekler olmayıp, kocasının gelmesini istemediği kadınlar da aynı hükme tâbîdir. Ancak çok zarûri durumlar bu hükmün dışında tutulmuştur. Meselâ kiracı olarak oturulan bir evin sahibinin evi görmek için gelmesine izin verilmesi gibi.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Kocanın kadın üzerindeki hakkı nafile oruçtan önce gelir.
2. Kocası yanında olan bir kadının onun iznini almadan nafile oruç tutması haramdır.
3. Farz olan ramazan orucunu tutmak için kadının kocasından izin alması gerekmez.
4. Kadının kocasının izni olmaksızın yabancı bir erkeği veya kadını evine misafir olarak kabul etmesi câiz değildir.














İMAMA UYAN KİMSENİN İMAMDAN ÖNCE BAŞINI
RÜKÛ VE SECDEDEN KALDIRMAS ININ HARAM OLUŞU
Hadis



1755. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Sizden biriniz, imamdan önce başını (rükû veya secdeden) kaldırdığı zaman, başını Allah Teâlâ'nın merkep başına veya suretini merkep suretine çevirmesinden korkmuyor mu?"
Buhârî, Ezân 53; Müslim, Salât 114-116. Ayrıca bk. Tirmizî, Cum'a 56; Ebû Dâvûd, Salât 75; Nesâî, İmâmet 38; İbni Mâce, İkâme 41
Açıklamalar
Cemaatle namaz kılanlar bir imama uymaya niyet etmiş olurlar. İmama uyan kimse onu takip etmek ve yaptıklarını ondan hemen sonra yapmak zorundadır. Hem imama uymak, hem de uymamış gibi ondan önce hareket etmek câiz değildir. Kendisi imama değil de imam kendisine uyacakmış gibi davranan kimse ahmaklık etmiş olur. Böyle bir insanın merkebe benzetilişi işte bu ahmaklığı sebebiyle dir. Çünkü merkebin vasfı ahmaklık, basiretsi zlik ve inatçılıktır. Ulemanın bir kısmı bu hadisteki benzetmey i mecâzî bir anlatım olarak kabul ederken, bir kısmı hakikate hamledilm esinde bir sakınca görmezler. İbni Hacer, hadisi açıklarken Dımaşk'ta vuku bulmuş bir olaya dikkat çeker ve hadisteki bu benzetmen in gerçekleşmesini kabul etmeyerek imamdan önce rükû ve secde yapan bir hadis şeyhinin yüzünün tamamen merkep başına döndürüldüğünü gören kişilerin olaya şahit oluşlarını anlatır. İnsanın sûretinin hayvan şekline çevrilmesi olayına mesh denilmekt edir. Bazı âlimler mesh olayının Ümmet-i Muhammed için vukûunun câiz olmadığını ifade ederler. Fakat Peygamber Efendimiz'den rivayet edilen bir hadiste: "Bu ümmetin en son gelenleri nde hasf de, mesh de, kazf de olacaktır" (Ebû Dâvûd, Melâhim 10; Tirmizî, Fiten 21, 28; İbni Mâce, Fiten 29) buyurulur . Hasf, yerin açılıp üzerindekileri yutması; mesh, insanın hayvan suretine bürünmesi; kazf ise gök yüzünden taş yağması demektir.
Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem Efendimiz'in ardında namaz kılan bir kişi ondan önce rükûa varıp başını Peygamber imiz'den önce rükûdan kaldırmıştı. Namaz bitince Efendimiz:
– "Böyle yapan kim?"  diye sordu. O kişi:
– Benim yâ Resûlallah, deyince:
– "Namazın güdük olanından sakınınız. İmam rükûa vardığında rükûa varınız, başını kaldırdığında başınızı kaldırınız" buyurdula r.
Abdullah İbni Mes'ûd da, imamdan evvel davranan ve ondan önce rükû ve secde yapan bir kimseye:
"Sen ne yalnız kıldın, ne de imamına uydun" diyerek onu ikaz etmiştir. Hatta İbni Ömer'in böyle davranan bir kişiye namazını iade ettirdiği nakledili r. Fıkhî bir hüküm olarak böylesinin namazını iade etmesi gerekmediği kanaatine varılmışsa da, yapılan davranışın haram olduğunda ittifak edilmiştir. İçinde haram işlenilen bir ibadetin makbûliyeti ve ondan sevap beklenilm esi mümkün olmaz. Bu sebeple imama uyanların her hareketle rinde ona tabi olmaları ve ondan önce herhangi bir davranışta bulunmama ları gerekir. Peygamber imiz, ümmetine olan aşırı düşkünlüğü ve hudutsuz şefkati sebebiyle ahkâma taalluk eden sevabı ve cezayı da onlara açıklamıştır. Bu hadis onun örneklerinden biridir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Cemaatle namaz kılan kimse, namazda bütün fiillerin i imama uyarak yapmalı ve imamdan önce hareket etmemelid ir.
2. Namazın rükû, secde ve kıyam gibi herhangi bir rüknünde imamdan önce hareket etmek haramdır.
3. İmamdan önce hareket etmenin haram olduğunu bilmeyen kimsenin davranışı bu hükmün dışında tutulmuştur. Hükmünü bilerek, kasden böyle hareket edenler bu tehdide muhataptırlar.













NAMAZDA ELİ BÖĞÜRE KOYMANIN MEKRUH OLUŞU
Hadis


1756. Ebû Hüreyre radıyallahu anh' den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  namazda elin böğüre konulmasını yasaklamıştır.
Buhârî, Amel fi's-salât 17; Müslim, Mesâcid 46. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 172; Tirmizî, Salât 164; Nesâî, İftitâh 12
Açıklamalar
Namaz, müslümanlar için en disiplinl i günlük ibadettir . Bu sebeple namaz içinde namaza yakışmayan durum ve davranışların bir kısmı yasaklanmış, bir kısmı hoş görülmemiştir. Namazda eli böğüre koymak her şeyden önce ibadetin ciddiyeti ni zedeleyic i bir davranıştır. Elleri böğüre koymanın kibirlili k alâmeti ve kibirlile rin âdeti olduğu söylenir. Şeytan lânetlenmiş olarak yeryüzüne indiğinde bu şekil üzere durmuştu. Ayrıca bir kısım rivayetle rde eli böğüre koymak yahudiler in çok yaptığı işlerden biri olarak zikredilm ektedir. Bazı rivayetle rde ise eli böğüre koymanın cehenneml iklerin istirahat şekli olduğu belirtilm iştir. Felâkete uğrayan insanların da ellerini böğürlerine koyarak durdukları bilinmekt edir. İşte bütün bu iyi olmayan sebeplerd en dolayı namazda elin böğüre koyulması hoş karşılanmamış, mekruh kabul edilmiştir. Bazı âlimlere göre bu mekruhluk sadece namazla sınırlı olmayıp hayatımızın diğer alanlarını da kapsayıcı bir özellik taşır. Ağrı, sızı gibi zorunlu bir sebepten dolayı eli böğüre koymak ise bu hükmün dışında tutulmuştur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Namazda, namazın niteliğine uymayan hareketle rde bulunmak câiz değildir.
2. Namazda iken elin böğüre konulması mekruhtur .
3. Eli böğüre koymak, kibirlili k, şeytanın ameli, yahudi âdeti, cehennem ehlinin rahatlama hali olması gibi sebeplerd en dolayı mekruh sayılmıştır.












NAMAZ KILMANIN MEKRUH OLDUĞU HALLER
YEMEK HAZIRKEN VE CANI YEMEK ARZU EDERKEN, BÜYÜK VEYA KÜÇÜK ABDEST BOZMA SIKINTISI VARKEN NAMAZ KILMANIN
MEKRUH OLDUĞU
Hadis


1757. Âişe radıyallahu anhâ, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem' in şöyle buyurduğunu işittim, dedi:
"Yemek hazırken, büyük ve küçük abdest kişiyi zorlarken kılınan namazın kıymeti yoktur."
Müslim, Mesâcid 67. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tahâret 43
Açıklamalar
Namaz, kalp huzuru ve gönül hoşluğu içinde yapılması gereken bir ibadettir . Bu sebeple kalbin huzurunu bozacak hallerden sakınılması gerekir. Sofra hazırken veya büyük ve küçük abdest sıkıştırmış vaziyette yken namaz kılmanın mekruh olduğu birçok hadiste belirtilm iştir. Çünkü karnı aç olan bir insan, sofra ortada iken namaz kılmaya kalkarsa aklı fikri yemekte olur. Dolayısıyla kalp huzuru içinde ve huşû ile namaz kılabilmesi mümkün olmaz. Nitekim İbni Ömer'in rivayet ettiği bir hadiste Peygamber imiz: "Birinizin akşam yemeği konulmuş, namaz vakti de girmiş olursa, akşam yemeğiyle işe başlasın. Yemeği bitirmedi kçe de sakın acele etmesin" (Müslim, Mesâcid 66) buyurmuştur. Ulemanın birçoğunun görüşüne göre, yemeğin namazdan önceye alınması vaktin müsait olmasıyla ilgilidir . Eğer önce yemek yediğinde namaz vakti çıkacaksa o takdirde namazı öne geçirmek gerekir. İmam Ebû Hanîfe: "Benim için yemeğimin namaz olması, namazımın yemek olmasından daha makbuldür" diyerek, namazın değil yemeğin öne alınması gerektiğine işaret etmiştir.
Büyük ve küçük abdest bozmak en tabiî hallerden biridir. İnsanın zihnini ve gönlünü meşgul eden, ayrıca bekletilm esi sıhhî açıdan da  vücuda çok zarar veren şeylerden biri büyük ve küçük abdesti vaktinde yapmamaktır. Dolayısıyla büyük veya küçük abdesti kendisini zorlayan kimse önce bu ihtiyacını giderip sonra namaz kılmalıdır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Namaz, huzur ve huşû içinde edâ edilmesi gereken bir ibadettir . Bunu önleyen haller içinde namaz kılmak mekruhtur .
2. Yemek sofrası hazırken namaz kılınması mekruh olup, önce yemek yenilmeli dir. Ancak yemek yenildiğinde namaz vakti çıkacaksa, namazı önce kılmak gerekir.
3. Büyük ve küçük abdesti kendisini sıkıştıran kişinin bu halde namaz kılması da mekruh olup, önce bu ihtiyacını giderip, sonra abdest alarak namaz kılması gerekir.





NAMAZDA GÖZLERİ SEMAYA DİKMENİN
YASAK OLUŞU
Hadis



1758. Enes İbni Mâlik radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bazı kimselere ne oluyor ki, namazlarında gözlerini semaya dikiyorla r?" Sonra sözünü daha da şiddetlendirdi ve:
"Ya bundan vaz geçerler, ya da gözlerinin nuru alınır da kör olurlar" buyurdu.
Buhârî, Ezân 92. Ayrıca bk. Müslim, Salât 117; Ebû Dâvûd, Salât 163; Nesâî, Sehv 9; İbni Mâce, İkâme 67
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz, bir kimsenin veya birtakım insanların uygun olmayan davranışlarını gördüğünde, herhangi bir şahsın adını anmaksızın burada olduğu gibi dolaylı ifadeler kullanır; o hareketin doğru olmadığını ashâba ve ümmete açıklardı. Hatalı davranışlarda bulunan kimseleri toplum içinde ifşa etmeyi doğru bulmazlar dı. Efendimiz'in bu tutumu ve usulü vâiz ve hatipler için önemli bir örnek ve düstur olmalıdır. Müslim'in bir rivayetin de sadece namazda değil, dua esnasında da gözleri semaya dikmenin yasaklandığı belirtilm iştir. Oysa duanın kıblesinin sema olduğu ile ilgili hadisler bulunmakt adır. Hatta ulemanın çoğunluğu bu hadislerd en hareket ederek dua esnasında gözleri semaya dikmenin câiz olduğu kanaatind edirler. Fakat namazda gözleri semaya çevirmek bütün âlimlerin ittifakı ile mekruh kabul edilir. Ulemadan bazıları bu yöndeki hadisleri n bir tehdit ifade ettiğini söyleyerek, namazda gözleri semaya dikmenin haram olduğuna hükmetmişlerdir. Zâhirî mezhebi imamlarından İbni Hazm, namazda gözleri semaya dikmenin namazı bozacağı kanaatind edir. Namaz esnasında sağa sola bakmak huşûa aykırıdır. "Gerçekten mü'minler kurtuluşa ermiştir; onlar ki, namazlarında huşû içindedirler" [Mü'minûn sûresi (23), 1-2] âyeti nazil olduktan sonra ashâb namazda sadece önlerine bakmaya başlamışlar, gözleri secde yerinden öteye geçmez olmuştur. Semâya bakılmasının da huşûa aykırı olduğuna bu âyet delil gösterilir. Namaz kılanın kıbleye yönelmesi farzdır. Semaya veya sağa sola bakmak da bir dereceye kadar kıbleden ayrılmak kabul edilmiştir. Ayrıca bu davranış edebe de aykırı bulunmuştur. Bütün bu sebeplerd en dolayı namazda semaya bakmak câiz görülmemiş ve yasaklanmıştır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Peygamber Efendimiz, uygun olmayan davranışlarda bulunan kimseleri açıklamaz, genel ifadeler kullanara k yapılan hareketi duyurur ve düzeltilmesini isterdi. Bu bizler için de çok önemli bir örnek davranış teşkil etmektedi r.
2. Namazda gözleri semaya dikmenin mekruh olduğunda ulemâ görüş birliği içindedir.
3. Namaz esnasında gözleri semaya dikmek huşûa ve edebe aykırıdır.
4. Namaz dışındaki dualarda gözleri semaya çevirmeyi âlimlerin çoğunluğu câiz görürler.
BİR MAZERETİ OLMAKSIZI N NAMAZDA BAŞINI
SAĞA SOLA ÇEVİRMENİN MEKRUH OLUŞU
Hadisler



1759. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'e namazda başı sağa sola çevirmenin hükmünü sordum. Peygamber imiz:
"Bu, kulun namazından bir miktarını şeytanın kapıp aşırmasıdır" buyurdu.
Buhârî, Ezân 93, Bed'ü'l-halk 11. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 161; Tirmizî, Cum'a 59; Nesâî, Sehv 10
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1760. Enes radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Namazda sağa sola bakmaktan sakın. Çünkü namazda iken sağa sola bakmak helâk olmaya sebeptir. Sağa sola dönmekten kurtuluş yoksa, bari bu nâfilede olsun, farzda olmasın."
Tirmizî, Cum'a 59
Açıklamalar
Namazda gözleri semaya dikmenin yasaklandığı gibi, başı sağa sola döndürmenin huşûa aykırı olduğuna ve yasaklandığına yukarıda işaret etmiştik. Bu hadîs-i şerîflerden bunun ne kadar şiddetli bir yasak olduğunu anlamış olmaktayız. Ebû Zerr'in rivayet ettiği bir hadise göre, kul namazda iken Allah Teâlâ hep ona yönelmiş halde bulunur. Kul sağa sola bakınca Allah da kulundan yüz çevirir (Nesâî, Sehv 10). Peygamber Efendimiz bir hadisleri nde bu hususu şöyle açıklamışlardır: "Namazda iken sağa sola bakmaktan sakınınız. Çünkü sizden biriniz namaz içinde olduğu müddetçe Rabbine münâcat etmiş, yani gizli gizli O'nunla konuşmuş olur" (Heysemî, Mecmaü'z-zevâid, II, 80). Namaz kılan insan başını sağa sola döndürünce, şeytan bir zafer elde eder ve kulu meşgul etme imkânına kavuşmuş olur. Şeytanın meşgûliyetine kapılmış olan kul Allah'la olan bağını koparmış demektir. Bu sebeple namazında bazan unutkanlık hali kendisine galebe eder, kaç rekat kıldığını bilemez, bazan hataya düşer, okuduğunu şaşırır. Artık o anda kalbi de Allah ile meşgul değildir. Bu durum Allah'ın rızâsına ve hoşnutluğuna aykırı olduğu için, o andaki davranışı şeytana nisbet edilmiştir. Görüldüğü gibi namazda başını kıbleden başka cihete çevirmek hem huşûu bozuyor, hem Allah'a yönelmeyi ihlal ettiği için şeytanın vesvese vermesine vesile oluyor, hem de kulun namazdan kazanacağı ecir ve sevabı noksanlaştırıyor.
Namazda başı sağa sola çevirmenin tenzihen mekruh olduğunda ulemânın icmâı vardır. Fakat âlimlerden bazısı bunu haram görmüşlerdir. Zâhirî mezhebini n hükmü de böyledir. Fakat başı ile değil de, bedeni ile kıbleden dönerse ulemânın çoğunluğuna göre namaz bozulur. Boynunu döndürmeden göz ucuyla sağa sola bakmak mekruh değildir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Namazda başı sağa sola çevirmek tenzihen mekruhtur .
2. Namaz kılarken başı sağa sola çevirmek, kişinin Allah'la olan irtibatını koparır, şeytanın kendisini meşgul etmesine vesile olur. Çünkü şeytan kişinin namazdaki gafletini ganimet bilir.
3. Kişinin namaz esnasında sadece göz ucuyla sağa sola bakması namaza zarar vermez ve mekruh sayılmaz.
4. Namaz kılarken bedeni kıbleden ayrılacak derecede sağa sola dönmek namazı bozar.
5. Meşrû bir özürden dolayı namaz esnasında başı sağa sola çevirmek mekruh olmaz.
6. Nafile namazlard a başı sağa sola çevirmek, farz namazlard akinden daha az mekruhluk ifade eder. Çünkü farzlara ihtimam şeriatta nâfilelerden daha önceliklidir.










KABİRLERE DOĞRU NAMAZ
KILMANIN YASAK OLDUĞU
Hadis


1761. Ebû Mersed Kennâz İbni Husayn radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kabirlere doğru namaz kılmayınız ve kabirler üzerine oturmayınız."
Müslim, Cenâiz 97, 98. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 73; Tirmizî, Cenâiz 57; Nesâî, Kıble 11
Ebû Mersed Kennâz İbni Husayn
Daha çok Ebû Mersed künyesiyle bilinen Kennâz, meşhur sahâbîlerden biridir. İsminin Eymen olduğu da söylenir. Oğlu Mersed ile birlikte Bedir harbine iştirak etmişti. Kennâz, Resûl-i Ekrem'den iki hadis rivayet etmiştir. Onlardan biri Müslim'in Sahîh'ine aldığı bu hadistir. Ebû Mersed, Hz. Ebû Bekir'in sağlığında 12 (633) yılında 66 yaşında iken vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Müslümanların namaz kılarken yönelecekleri ve kıble edinecekl eri tek yön Kâbe'dir. Bunun dışında bir yeri ve yönü kıble edinmek câiz değildir. Herhangi bir kabri kıble edinerek ona karşı namaz kılmak ise yasaklanmıştır. Çünkü bir kimsenin kabrini kıble edinmek o kabirde medfun bulunanı veya onun kabrini tazim ve o kişiyi veya kabri ibadete lâyık görmek anlamına gelir. Eğer durum gerçekten böyle ise bu bir nevi küfürdür ve asla affedilme z. Kıble edinme gibi bir niyeti olmaksızın herhangi bir kabre karşı namaz kılmak da mekruhtur . Hanefîlerin ve diğer birçok ulemânın bu husustaki görüşleri kabre karşı namaz kılmanın mekruh olduğu yönündedir. İmam Şâfiî bu konuda şöyle der: "Yaratılmışlardan birinin kabrinin mescit edinilece k derecede tâzim olunmasını ben kerih görürüm. Bunun hem o kişiye hem de ondan sonra gelecek insanlara fitne olacağından korkarım." Şayet kabir ile namaz kılan kimse arasında duvar veya tahta bir bölme ya da herhangi bir engel varsa o takdirde böyle bir mekanda namaz kılmakta sakınca yoktur. Yasaklık, arada bir engel olmaksızın doğrudan doğruya kabre karşı namaz kılınmasıyla ilgilidir .
Peygamber Efendimiz, kabirleri n üzerine oturulmasını da yasaklamıştır. İmam Şafiî ve diğer bir çok ulemâya göre kabirler üzerine oturmak haramdır. Hanefî mezhebi ulemâsı kabirler üzerine oturmayı, kabirleri çiğnemeyi ve üzerlerinde uyumayı tenzihen mekruh görürler. 1770 numaralı hadisin açıklamasında bu konuya tekrar döneceğiz. Kabirler üzerine büyük ve küçük abdest bozmak gibi şeyler ise tahrimen mekruhtur . İnsanlar çok kere kabristan a bir ölü defnedili rken veya kabir ziyareti yaparlark en bu gibi günahları işlerler. Bir cenazenin defninde bulunmak ve kabir ziyareti yapmak faziletli ve sevap olan bir ameldir. Fakat bu ameli yerine getirirke n günah işlememeye özen göstermek gerekir. 
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Herhangi bir kimsenin kabrini kıble edinerek ona karşı namaz kılmak haramdır.
2. Kabirleri kıble edinmeden onlara karşı namaz kılmak mekruhtur .
3. Kabirleri n üzerine oturulması, çiğnenmesi veya üzerinde uyunması tenzihen mekruhtur .
4. Kabirler üzerine büyük veya küçük abdest bozmak harama yakın mekruhtur .



















NAMAZ KILAN KİMSENİN ÖNÜNDEN
GEÇMENİN HARAM OLUŞU
Hadis




1762. Ebû Cüheym Abdullah İbni Hâris İbni Sımme el-Ensârî radıyallahu anh' den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Namaz kılmakta olanın önünden geçen kimse ne kadar günah işlediğini bilmiş olsaydı, kırk şu kadar zaman yerinde durması onun için daha hayırlı olurdu."
Hadisin ravisi der ki: Kırk gün mü, kırk ay mı, kırk yıl mı dedi bilmiyoru m.
Buhârî, Salât 101; Müslim, Salât 261. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 108; Tirmizî, Mevâkît 134; Nesâî, Kıble 8; İbni Mâce, İkâme 37
Ebû Cüheym Abdullah İbni Hâris
Adının Ebû Cüheym İbni Hâris olduğu da söylenir. Babası Hâris de sahâbîdir. Ebû Cüheym, Ensâr'ın Mâlik İbni Neccâr oğullarına mensuptur . Muâz İbni Cebel'in erkek kardeşinin, Übey İbni Ka'b'ın da kız kardeşinin oğludur. Kendisind en sadece iki hadis rivayet edilmiştir. Diğer hadis de, Kur'an'ın yedi harf üzere nâzil olduğuna ve Kur'an hakkında münakaşa etmenin küfür sayılacağına dâir rivayetti r. Her iki hadis de Buhârî ve Müslim'in Sahih'lerinde yer alır. Ondan hadis rivayet edenler arasında Büsr İbni Saîd ile kardeşi Müslim İbni Saîd ve İbni Abbâs'ın âzatlı kölesi Umeyr vardır.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Namaz kılanın önünden geçmenin büyük bir günah olduğu ile ilgili rivayeti  Kütüb-i Sitte müelliflerinin hepsi kitaplarında zikretmiştir. Namaz kılanın önünden geçmemek için kırk gün, kırk ay veya kırk yıl mı beklenile ceği yönündeki  şüphe, hadisin ravilerin den biri olan Ebû Nadr'dan kaynaklan maktadır. Bu günah, açıkça anlaşılacağı gibi namaz kılanla değil, önünden geçenle alâkalıdır. Namaz kılana düşen görev ise önüne bir sütre koymaktır. Çünkü sütrenin önünden geçmekte bir sakınca yoktur. Geçmekte olan kimse namaz kılanın farkında değilse, onu uyarmak için Allahü ekber, sübhanellah gibi sözler söylemek veya sadece eliyle geçmemesi gerektiği yönünde ikaz işareti yapmak namaza engel teşkil etmez. Namaz kılmakta olan kimsenin önünden geçme hususunda cami ve mescit ile ev veya açık arazide namaz kılınması arasında bir fark yoktur. Şu kadar var ki, ulemâdan bir kısmı geçme mesafesin i mescitte secde yeriyle kayıtlandırırlar. Çünkü kişinin namaz kılarken gözünü dikmesi gereken yer secde mahalli olup oradan öteye bakmamalıdır. Mescit dışında açık bir alanda namaz kılanın önünden geçme mesafesi ise namaz kılanla onun sütresi arasından geçilmemesi olarak kayıtlandırılmıştır. Açık bir alanda namaz kılan ya bir ağacı veya duvarı, böyle bir imkân yoksa önüne dikeceği bir cismi, o da imkân dahilinde değilse çizeceği bir çizgiyi kendisine sütre edinmelid ir. Böylece sütre dışından geçen olsa bile kalp huzuru bozulmamış ve huşû halini devam ettirmiş olur. Çünkü kişinin önünden geçilmesinin günahlığı, onun Allah'la irtibatını koparma ve huşûuna mani olunmasındandır. Dolayısıyla namaz kılanın namazdaki huşûunu kaybetmes inin ve gönlüne başka şeyler gelmesini n günahı önünden geçen kimseye ait olur. İmam Nevevî, bu hadisi namaz kılanın önünden geçmenin haram kılındığına delil gösterir. Bir cemaate imam olanın önünden geçmekle tek başına namaz kılanın önünden geçmek arasında bir fark yoktur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Namaz kılan bir kimsenin önünden geçmek yasaklanmış olup, bu davranış günah kabul edilmiştir.
2. Namaz kılanın önünden geçmenin yasak hududu mescitler de secde mahalli, açık alanda ise kişi ile sütresinin arasıdır. Sütresi olmayanın önünden geçmek haram veya günah sayılmamıştır.
3. Hadisteki yasak bütün namaz kılanları kapsayıcı nitelikte olup, onu sadece imam olan ve münferiden namaz kılana tahsis etmek doğru değildir.











MÜEZZİN KÂMETE BAŞLAYINCA
NAFİLE KILMANIN MEKRUH OLUŞU
MÜEZZİN FARZ NAMAZ İÇİN KÂMETE BAŞLADIKTAN SONRA İMAMA
UYACAK KİŞİNİN O FARZ NAMAZIN SÜNNETİ BİLE OLSA NAFİLE
KILMAYA BAŞLAMASININ MEKRUH OLUŞU
Hadis


1763. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Namaz için kâmet getirilin ce, artık farzdan başka bir namaz kılmak  yoktur."
Müslim, Müsâfirîn 63, 64. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tatavvu‘ 5; Tirmizî, Salât 195; Nesâî, İmâmet 60; İbni Mâce, İkâme 103
Açıklamalar
Kâmet, sadece farz namazlar içindir. Sünnetler ve nâfile namazlar için kâmet getirilme z. Cemaatle namaz kılmak üzere kâmet getirildi kten sonra artık sünnet ve nâfile namaz kılmak câiz değildir. Kılınacak olan namazın revâtib denilen beş  vaktin sünneti ile herhangi bir nâfile namaz olması arasında fark yoktur. Hanefî mezhebi ulemâsına göre, sabah namazının sünnetini kılmayan bir kimse, farzın ikinci rekâtına yetişeceğinden emin olursa kâmetten sonra önce sünneti kılar. İmam Mâlik'in görüşü de ilk rekâta yetişmek şartıyla aynıdır. Bu istisna sadece sabah namazının sünneti ile ilgilidir . İmam Şâfiî ve Ahmed İbni Hanbel ise cemaat farza başlayınca, sünnet namaz kılınamayacağı görüşündedirler. Bunun sebebi, cemaat faziletin e namazın başından itibaren nâil olmanın daha faziletli olmasıdır. Çünkü farzı tamamlaya n şeyleri korumak, nâfile ile meşgul olmaktan daha önceliklidir. Ulemâdan bir kısmı, kâmet getirildi kten sonra herhangi bir sünnetin mescidin dışında kılınabileceğini, mescidin içinde kılınamayacağını söylerler. Bütün bu görüşler, mescidde sünnet ve nâfile namaz kılmanın uygun olmadığını iddia edenlere de bir cevap niteliğindedir. Kılınamayan sünnetler, farz namazlard an sonra kılınabilir. Kâmet getirildi kten sonra kılınan sünnet ve nâfile namazların kemâli ve sevabı yoktur; ama kılınan namaz sahihtir. Çünkü böyle bir namazın kazâsı emredilmiş değildir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Mescid veya cemaat bulunan bir yerde farz namaz için kâmet getirildi kten sonra sünnet veya nâfile namaz kılmaya başlamak câiz değildir.
2. Hanefî mezhebine göre, sabah namazının sünneti, farzın ikinci rekâtına yetişilebilecekse, kâmetten sonra mescidin dışında veya son cemaat mahallind e kılınabilir.
3. Sünnet ve nâfile namazlar mescid ve camilerde de kılınabilir.






ORUCU SADECE CUMA GÜNÜ TUTMANIN VE CUMA GECESİNİ NAMAZA AYIRMANIN MEKRUH OLUŞU
Hadisler



1764. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Geceler arasında sadece cuma gecesini namaz kılmaya ayırmayınız. Günler arasında da sadece cuma gününü oruç tutmaya tahsis etmeyiniz . Ancak, sizden birinizin tutmakta olduğu oruç cumaya rastlarsa, bunda bir sakınca yoktur."
Müslim, Sıyâm 148. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, VI, 444
1767 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.



1765. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem' i şöyle buyururke n işittim demiştir:
"Sizden biriniz, cumadan bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmadıkça, sadece cuma günü oruç tutmasın."
Buhârî, Savm 63; Müslim, Sıyâm 147. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Savm 50
1767 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.




1766. Muhammed İbni Abbâd şöyle dedi:
Câbir radıyallahu anh'den, Nebî sallallah u aleyhi ve sellem cuma günü oruç tutmayı yasakladı mı diye sordum? Câbir:
–  Evet, yasakladı, dedi.
Buhârî, Savm 63; Müslim, Sıyâm 146
Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.





1767. Mü'minlerin annesi Cüveyriye Binti Hâris radıyallahu anhâ'dan nakledild iğine göre, kendisi oruçlu iken bir cuma günü Peygamber-i Zîşan sallallah u aleyhi ve sellem onun yanına girmişti. Efendimiz:
– "Dün oruç tuttun mu?" diye sordu, Cüveyriye:
– Hayır, tutmadım, dedi.
– "Yarın oruç tutmak istiyor musun?" diye sordu.
– Hayır, tutmayacağım, dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
– "O halde orucunu boz" buyurdu.
Buhârî, Savm 63
Açıklamalar
Yukarıdaki dört hadis, sadece cuma günü oruç tutulmasının yasak kılındığı hususunda muhtevâ olarak birbirini tamamlayıcı nitelikte dir. Bu sebeple hepsini bir arada açıklamamız daha uygun olacaktır. Sadece bunlardan birinde cuma gecesinin ihyâ edilmesi ile ilgili hüküm de yer almaktadır. Birinci hadisten açıkça anlaşılacağı gibi, haftanın geceleri içinde sadece cuma gecesinin ihyâ edilmesi, o geceye has nâfile namaz kılınması, Kur'an okunması, zikir yapılması ve bu gecenin uyanık geçirilmesi Peygamber Efendimiz tarafından uygun görülmemiştir. İmam Nevevî, sadece cuma gecelerin in ihyâ edilmesin in bu hadisle gayet açık bir şekilde yasaklandığını ve bu konuda bütün âlimlerin görüşbirliği içinde olduklarını belirtir. İslâm âlimleri, bazı câhillerin iddia ettiği gibi özellikle cuma gecelerin e has "reğâib namazı" adı altında bir namazın bulunmadığını ve bunu bid'atçıların uydurduğunu belirtirl er. Hatta bazı âlimler bu namazın bir bid'at ve sapıklık olduğuna dair kitaplar yazmıştır. Bütün geceler Allah'a ibadetle ihyâ edilmeli, haftanın herhangi bir gecesi diğerinden ayırdedilmemelidir.
Sadece cuma günleri oruç tutmanın câiz olup olmadığı hususunda ulemâ ihtilaf etmişlerdir. Bir kısım âlimlere göre sadece cuma günü oruç tutmak kesin olarak mekruhtur . İbrahim en-Nehaî, Zührî, Şa‘bî, Ahmed İbni Hanbel ve İbni Abdülberr bu kanaatted irler. Onların bu yöndeki dayanakla rı Hz. Ali'nin cuma günü oruç tutmanın mekruh olduğu yönündeki görüşüdür. Sahâbeden Ebû Hüreyre, Selmân el-Fârisî ve Ebû Zer de aynı görüştedir. Çünkü cuma gününün müslümanların haftalık bayram günü olduğu sahih rivayetle rle bildirilm iştir. Bayram günü oruç tutmak câiz değildir. O gün dua, zikir, ibadet, gusül abdesti almak, namaza erken gitmek, namazı beklemek, hutbe dinlemek gibi faziletli davranışları zinde bir vaziyette yerine getirmek gerekir; oruç ise bu zindeliğe engel olur. Bir başka açıdan bu yasağın sebebi, o gün oruç tutma âdetinin yaygınlık kazanması halinde, bazı kimseleri n bu orucun farz kılındığını zannetmel eri endişesidir. Ayrıca yahudi ve hıristiyanlar haftanın sadece bir gününü, yahudiler cumartesi, hıristiyanlar da pazar gününü ibadete ayırdıkları için, müslümanlar onlara benzemekt en sakındırılmış, Allah'a kulluk vazifesin e sadece bir gün ayırmaları ve bir ibadet günü ihdas etmeleri yasaklanmıştır.
Bazı âlimlere göre ise cuma günü oruç tutmak kesinlikl e mübahtır. İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve İmam Muhammed bu kanaatte olup, onların bu yöndeki dayanakla rı da İbni Abbâs ile Muhammed İbni Münkedir'in görüşleridir. Çünkü onlara göre cuma günü oruç tutmak yasaklanmış değildir. O gün oruç tutma açısından haftanın diğer günlerinden biri gibi olup, cuma namazının ve hutbenin bulunması ve mü'minler için haftalık bayram olması oruç ibadetine engel teşkil etmez.
Bazı âlimlerin daha uzlaştırıcı buldukları ve Peygamber Efendimiz'in tavrına ve tavsiyesi ne daha uygun kabul ettikleri üçüncü bir görüş ise, sadece cuma günü oruç tutmanın mekruh, fakat ondan bir gün evvel veya bir gün sonrasıyla birlikte tutmanın mekruh olmadığıdır. Ebû Hüreyre, Muhammed İbni Sîrîn, Tâvûs ve Hanefîlerden İmam Ebû Yûsuf'un görüşü bu yöndedir. Bir rivayete göre İmam Şâfiî'nin de bunu câiz gördüğü nakledilm iştir. Nevevî'nin belirttiğine göre, Şâfiî ulemâsının çoğunluğu cuma günü oruç tutmanın mekruh olduğu görüşündedir.
Netice itibariyl e, oruç tutmak için sadece cuma günlerini kollamak ve özellikle o gün oruç tutup başka günler tutmamak hoş karşılanmamış, mekruh görülmüştür. Perşembe ile birlikte cuma, cuma ile birlikte cumartesi veya ayın başından, ortasından ve sonundan belli günleri oruçlu geçirmeyi âdet edinmiş olanlar için o günün cumaya rastlaması gibi durumlard a oruç tutmak sakıncalı veya mekruh kabul edilmemiştir.
Cenâb-ı Hak cuma günü mü'minlere cuma namazını farz kılmış ve onların haftanın sadece bu gününde büyük yerleşim merkezler inde bir araya gelerek öğle vaktinde bu namazı kılmalarını ve hutbe dinlemele rini emretmiştir. Bu, cuma gününü diğer günlerden farklı kılan en önemli özelliktir.  Sahih bir rivayette: "Cuma günü bayram günüdür. Bayram gününüzü oruç gününüz kılmayınız. Ancak bir gün önce ve bir gün sonradan oruç tutmanız müstesna"  (Hâkim, Müstedrek, I, 437; Zebîdî, İthâfü's-sâde, IV, 258) buyurulmuştur. Fakat cuma gününün çeşitli faziletle rinden bahseden bir çok hadîs-i şerîfler vardır. Kitabımızın "Cuma Gününün Fazileti" bölümünde, 1149– 1160 numaralar arasındaki hadislerd e biz bunları ele almış ve etraflıca açıklamaya çalışmıştık. Bilgi edinmek isteyenle r o bölümü bir kere daha okuyabili r.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Haftanın geceleri içinde sadece cuma gecelerin i ibadete ayırmak Peygamber Efendimiz tarafından hoş karşılanmamış olup, böyle bir uygulama mekruhtur .
2. Müslümanların yahudi ve hıristiyanlar gibi haftada sadece bir günü yoğun ibadet günü olarak özelleştirmeleri yasaklanmıştır. Müslümanlar için bütün günler ibadet günleridir.
3. Haftanın sadece cuma günlerini oruca ayırmak İslâm âlimlerinin çoğunluğu tarafından câiz görülmemiş, mekruh kabul edilmiştir.
4. Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve İmam Muhammed cuma günü oruç tutmayı sakıncalı görmemişler, Ebû Yûsuf ise bunu mekruh görmüştür.
5. Bir gün önce veya bir gün sonrasıyla birlikte cuma gününü oruçlu geçirmek câiz olduğu gibi, bir kimsenin âdeti üzere tutmakta olduğu oruç, cuma gününe rastlarsa o gün oruç tutmasında herhangi bir sakınca yoktur.







İFTAR ETMEDEN ORUCU BİRBİRİNE
EKLEMENİN HARAM OLUŞU
YİYİP İÇMEKSİZİN İKİ VEYA DAHA FAZLA GÜNÜN ORUÇLARINI
BİRBİRİNE EKLEMENİN HARAM OLUŞU 
Hadisler


1768. Ebû Hüreyre ve Âişe radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem iftar etmeden orucu birbirine eklemeyi yasakladı.
Buhârî, Savm 48, 49; Müslim, Sıyâm 59. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Savm 24
Aşağıdaki hadisle beraber açıklanacaktır.





1769. İbni Ömer radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem iftar etmeden bir günün orucunu öbür günün orucuna eklemeyi yasaklamıştı. Ashâb-ı kirâm:
– Yâ Resûlallah! Fakat sen ekliyorsu n? dediler. Peygamber imiz:
– "Şüphesiz ben sizin gibi değilim. Ben yedirilip içirilmekteyim" buyurdu.
Buhârî, Savm 48; Müslim, Sıyâm 56. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Savm 24; Tirmizî, Savm 62
Açıklamalar
İftar etmeden iki veya daha çok gün peşpeşe oruç tutmaya visâl denir. Peygamber Efendimiz'in ashâba ve ümmete bunu yasakladığı birçok hadiste açıkça belirtilm iştir. Sahâbe-i kirâmdan Hz. Ali, Ebû Hüreyre, mü'minlerin annesi Hz. Âişe, Abdullah İbni Ömer, Enes İbni Mâlik, Ebû Saîd el-Hudrî ve Beşîr İbni Hasâsiye'nin bu konuyla ilgili rivayetle ri sahih hadis kitaplarında yer alır.
Bu rivayetle rin birçoğunda, sahâbîlerin iftar etmeden oruç tutma arzularının, Peygamber Efendimiz'in bu yöndeki davranışına uyma isteğinden kaynaklan dığı anlaşılmaktadır. Kendileri ne visâl yasaklanınca, "Fakat sen bunu yapıyorsun!" dedikleri ni görmekteyiz. Bu soru, ashâbın Resûl-i Ekrem Efendimiz'in sünnetine uyma hususunda ki dikkat ve hassasiye tlerini gösterir. Bunun üzerine Hz. Peygamber, kendisini n Cenâb-ı Hak tarafından yedirilip içirilmek suretiyle doyurulduğunu, visâlle ilgili bu davranışının sadece kendisine has bir fiil olduğunu, ümmete yönelik bulunmadığını belirtir. Ümmeti bağlayıcı yanı bulunmayıp sadece Hz. Peygamber'e ait olan bu çeşit davranışlara "hasâis" adı verilir. Visâlin yasaklanış sebebinin açlık ve susuzlukt an kaynaklan an güçlük ve zorluk olduğu hadislerd en açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü oruç ibadetini gönül rahatlığıyla yerine getirebil mek için vücudun buna dayanıklı olması gerekir. Yiyip içmeyi tamamen terkeden kimsenin oruç tutmaya güç yetiremey eceği açıktır. Nitekim sahâbe-i kirâmdan bir kısmının bunu deneyip güç yetiremed ikleri bazı rivayetle rden anlaşılmaktadır. Visâlin aksine sahur yemeği yemenin ve bunu geciktirm enin, iftar yapmanın ve bunda acele etmenin faziletin i kitabımızın 1232 – 1242 numaralar arasındaki hadisleri nde açıklamıştık.
Visâl orucunun yasaklığıyla ilgili emrin bu fiilin haramlığına mı yoksa mekruhluğuna mı delil teşkil ettiği âlimlerimiz arasında tartışılmıştır. Hadisin zâhirine göre hüküm verenler, bunun haram olduğunu kabul ederler. Ancak, Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve İmam Şâfiî, ne suretle olursa olsun visâlin mekruh olduğu görüşündedirler. Onlara göre hiç kimsenin visâl yapması câiz değildir.
Hadisi daha önce 232 numara ile de görmüştük. 

Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Sadece Hz. Peygamber'e ait "hasâis" denilen birtakım filler vardır. Bunlar ümmeti bağlayıcı değildir; hatta bunların bir kısmı onlara yasak kılınmıştır.
2. Visâl orucu da Peygamber Efendimiz'in hasâisinden olup ümmete yasaklanmıştır.
3. Kişinin gönül huzuruyla ibadet etmesini engelleye cek şekilde aç ve susuz kalması câiz değildir.
4. Cenâb-ı Hak peygamber ini bizim bilemediğimiz tarzda yedirir içirir.


Çevrimdışı musluman

  • Musluman
  • ADMINISTRATOR
  • *
  • İleti: 11017
    • Rabbım duası kabul edilenlerden eylesin.
Ynt: 7.CILD
« Yanıtla #11 : 03 Temmuz 2005, 08:28:27 »
KABİR ÜZERİNE OTURMANIN HARAM OLUŞU
Hadis




1770. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Sizden birinizin bir kor üzerine oturup elbisesin i ateşin yakması ve ateşin vücuduna işlemesi, bir kabrin üzerine oturmasından daha hayırlıdır."
Müslim, Cenâiz 96. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 73; Nesâî, Cenâiz 105; İbni Mâce, Cenâiz 45
Açıklamalar
1761 numaralı hadisi açıklarken, kabirleri n üzerine oturulmam ası gerektiğine kısaca temas etmiştik. Kabirler, ölülere ait mekânlardır. Sağ olan bir insanın evine izinsiz girmek ve oturmak nasıl uygun değilse, kabirlere de oturmak aynı şekilde uygun olmaz. Ölünün ruhunun yapılanları hissettiği dinimizin bize öğrettiği bir gerçektir. Kabirlerd eki ölüleri hesaba katmayara k, onları yok sayarak üzerlerini çiğnemek ve oturmak câiz görülmemiştir. İmam Şâfiî ve âlimlerden bir çoğu kabirler üzerine oturmanın haram olduğu görüşünü benimsemişlerdir. İmam Ebû Hanîfe'nin de aralarında bulunduğu bir grup âlim ise kabirler üzerine oturmanın tenzihen mekruh olduğunu söylerler. Kızı Ümmü Gülsüm'ün cenazesi defnedili rken Peygamber Efendimiz'in kabrin bir kenarına oturmasını kendileri ne delil alan bazı âlimler, kabirleri n kenarlarına oturmanın câiz olduğuna kânîdirler. Ancak onlar da bir zaruret olmadıkça kabirleri n çiğnenmemesi gerektiği kanaatind edirler. Kabirlere gösterilen ihtimam, gerçekte insana gösterilen ihtimam sayılır. İnsan hürmete lâyık bir varlık olduğu için kabirlere de hürmet edilir. Bu hürmet, hiçbir şekilde tapınma ve kutsallaştırma olarak algılanmamalı, bu hususta haddi aşanlar uyarılmalı, İslâm'ın ölçüleri insanlara iyice öğretilmelidir. Dirilerin yaşadıkları yerlere olduğu gibi, ölüler yurdu olan kabristan lara da gereken ilgi, bakım ve saygı gösterilmelidir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Kabirler üzerine oturmak ve onları çiğnemek câiz değildir.
2. Kabirlere gösterilen ihtimam ve hürmet gerçekte insana gösterilmiş sayılır.
3. Kabirleri bir tapınma mekânı ve kutsal saymak dinimizde kesinlikl e yasaklanmış olup, bu davranış küfür sayılır.
4. Kabristan ları harabe haline çevirmemek ve temiz tutmak gerekir.






KABRİ KİREÇLEMENİN VE ÜZERİNE
BİNA YAPMANIN YASAK OLUŞU
Hadis


1771. Câbir radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem kabrin kireçlenmesini, üzerine oturulmasını ve kabir üzerine bina yapılmasını yasakladı.
Müslim, Cenâiz 94. Ayrıca bk. Tirmizî, Cenâiz 58; Nesâî, Cenâiz 96, 98; İbni Mâce, Cenâiz 43
Açıklamalar
Kabirler üzerine oturulması ve kabirleri n çiğnenmesi yasaklandığı gibi, etrafı taş veya duvarla çevrilen kabirleri n yerden çok fazla yükseltilmesi ve sanki küçük bir evmiş gibi kireç veya boya ile badanalan ması da yasaklanmış ve mekruh kabul edilmiştir. Ancak kabir olduğunun belli olması, üzerine oturulmam ası ve çiğnenmemesi, başka ceset konulmasına engel olunması için yerden bir miktar yükseltilmesi yeterli ve câiz görülmüştür. Hatta bu yüksekliğin, ceset kabre konulunca, kabrin içinden çıkan toprağın onun üzerine eksiksiz atılmasıyla elde edilen yükseklik mikdarı olması gerektiğini söyleyen âlimler vardır. Bunun tam bir ölçüsünü veya plânını vermek mümkün değildir. Şu kadar var ki, insanların dikkatini çekecek veya ne kadar masraflı bir iş, ne çok israf edilmiş dedirtece k tarzda olmaması gerekir. Diğer taraftan övünme, kibir ve cemiyet içinde bir sınıf farkı alâmeti olarak algılanmayacak tarzda olması icab eder.
Kabirler üzerine bina yapılması da yasaklanmıştır. Kabir üzerine yapılan bina, mescid, medrese, türbe veya içinde oturulaca k ev olabilir. Bunlardan en yaygın olanı mescid ve türbelerdir. Peygamber Efendimiz'in hastalığı anında hanımları Ümmü Seleme ve Ümmü Habîbe, Habeşistan'a hicret ettikleri nde orada gördükleri "Mâriye" adındaki bir kilisenin güzelliğini ve içindeki kıymetli tasvirler i Peygamber imiz'in öteki eşlerine anlatıyorlardı. Bunun üzerine Efendimiz başını kaldırarak: "Habeşliler öyle kimselerd ir ki, onlardan azîz bir kişi ölünce, kabri üzerine bir mescid yaparlar; o kişinin resmini de o mescide korlar. Bunlar, Allah katında halkın en şerlileridir" buyurdu (Buhârî, Cenâiz 71).
Bu ve benzer hadisler sebebiyle kabirler üzerine veya kabirleri n hemen yanıbaşına mescid inşâ edilmesi dinimizde hoş karşılanmamıştır. Özellikle kabirleri n cami ve mescidler in kıblesine gelecek tarzda olması çirkin bulunmuştur. Kabirleri n üzerine kubbe veya türbe yapılması da uygun görülmemiştir. İmam Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf bunun mekruh olduğunu kabul ederler. İmam Nevevî, yapılan bina kişinin kendi mülkü üzerinde ise mekruh, umûma ait bir kabristan da ise haramdır der. Şâfiî'nin görüşünün de böyle olduğunu söyler. Zâhirî İmam İbn Hazm, kabir üzerine her çeşit bina yapmanın mutlak haram olduğuna kânîdir.
Sahâbe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn nesilleri nden bazı kimseleri n kabirler üzerine kubbe veya türbe yaptıklarını görmekteyiz. Meselâ Hz. Ömer, mü'minlerin annesi Zeyneb Binti Cahş'ın, Hz. Âişe, kardeşinin, Muhammed İbni Hanefiyye, İbni Abbâs'ın kabri üzerine türbe yaptırmışlardı. Daha sonra bunların İbni Ömer tarafından yıktırıldığı nakledili r. Fakat Ali el-Kârî, meşhur meşâyih ve ulemâ kabirleri ne insanların ziyaret ve istirahat i için kubbe ve türbe yapılmasının selef âlimleri tarafından câiz görüldüğünü nakleder. Hanefî fakih İbni Hümâm da, Kur'an kırâat edilirken oturulmak üzere böyle bir mekânın yapılmasının câiz olduğunu söylemiştir. Her halde bu cevaz sayesinde İslâm coğrafyasının hemen her yerinde bir kısım meşhur zevâtın kabirleri üzerine türbeler ve kubbeler yapılmış olmalıdır. Fakat şunu memnûniyetle müşahede etmekteyi z ki, İslâm ümmeti, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz'in kabri başta olmak üzere, hiçbir kimsenin kabrini mescid veya kıble edinmemiş, oraları bir ibâdethâne veya kutsal mekân olarak nitelemem iştir. Bu yönde bazı kimseleri n gösterdiği dengesiz ve ölçüsüz tavırlar, başta âlimlerimiz olmak üzere akl-ı selîm sahibi müslümanlar tarafından hiçbir şekilde hoş görülmemiş, hatta şiddetle kınanmıştır. Ancak, bu türbelerin ve kabirleri n ziyaretin de edep ölçülerini aşanlar her zaman olagelmiştir. Her asırda görüldüğü gibi bunları ikaz etmek ve doğru olan tarzı  göstermek, bilmeyenl ere öğretmek başta âlimler olmak üzere sorumlulu k hissi taşıyan bütün müslümanların görevidir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Kabirleri n etrafını çevirirken yerden haddinden fazla yükseltmek, kireçle veya boya ile badanalam ak ve kabirleri süslemek mekruhtur .
2. Kabirler üzerine mescid, medrese, türbe ve kubbe inşâ edilmesi hoş karşılanmamış, mekruh kabul edilmiştir.
3. Meşhur âlimler, meşâyih ve velîlerin kabirleri üzerine onları ziyaret edenlerin istirahat i için türbe veya kubbe yapılmasını selef ulemâsı câiz görmüştür.







KÖLENİN EFENDİSİNDEN KAÇMASININ
AĞIR BİR HARAM OLUŞU
Hadisler


1772. Cerîr radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Herhangi bir köle kaçarsa, korunma ve güvenlik hakkını yitirmiş olur."
Müslim, Îmân 123. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV, 357, 362, 364, 365
Aşağıdaki hadisle birlikte açıklanacaktır.





1773. Yine Cerîr radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir köle kaçtığı zaman, onun hiçbir namazı kabul edilmez."
Müslim, Îmân 124. Ayrıca bk. Nesâî, Tahrîmü'd-dem 12
Bir başka rivayet şöyledir: "Efendisin e nankörlük etmiş olur."
Müslim, Îmân 122
Açıklamalar
Zimmet kelimesi lugatta söz vermek anlamına gelir. Sözünden dönen kimse zemmi, kötülenmeyi hak ettiği için söz vermeye zimmet denilir. Zimmet, eman ve garanti mânalarına da gelir. Bir kimsenin zimmetind e olmak, onun tekeffülü, emniyeti, garantisi ve koruması altına girmek demektir. Ancak o kimsenin kaçmasıyla bu korunma garantisi ortadan kalkmış olur. Zimmeti kalmayınca harbî yani kendisiyl e harbedilm esi câiz bir kimse hükmüne girer ve kanının dökülmesi helâl olur.
Esasen köle, savaşta esir alınmak suretiyle öldürülmekten korunmuş, can emniyeti garanti altına alınmış, fakat kendisi için belirlene n hukûkî düzenleme gereği, hayat hakkı bir kişinin emniyeti, garantisi ve koruması altına verilmiş kimsedir. Ona sahip olan kimse onu hürriyetine kavuşturabilir veya antlaşmalı köle sınıfına sokarak, hürriyetine kavuşmasını birtakım şartlara bağlayabilir. Köle sahibi onu, hangi şekilde emrinde bulundurd uğunu da topluma açıklar.
Dolayısıyla hem devletin ilgili makamları hem de insanlar o kölenin hukûkî açıdan hangi tür bir düzenleme içinde olduğunu bilirler. Böyle bir kölenin herhangi bir şiddete, sıkıntıya ve zulme uğramadığı halde kaçması, onu sahiplenm iş olan ve kendisini n hayat hakkını garanti altına almış bulunan kimseye karşı bir nankörlük ve haktanımazlıktır. Efendisin in izni olmaksızın kaçtığı takdirde, köle olarak alınmazdan önceki durumuna, yani müslümanlara harp ilan etmiş ve onlarla savaşmakta olan bir kimse konumuna yeniden dönmüş olur. Böyle bir kölenin müslüman olması ile kâfir olması arasında yapılacak muamele açısından fark yoktur. Namazının kabul edilmemes i, Kâdî İyâz'ın da aralarında bulunduğu bazı âlimlere göre bu köle kaçmayı helâl kabul ettiği için küfre düşmüş olmasındandır. Fakat böyle birinin kaçmakla küfre düşmeyeceğini söyleyen âlimler, onun günahkâr ve isyankâr bir kişi olduğunu, bu sebeple de namazlarının sevabının ve makbûliyetinin olmayacağını belirtirl er.
Bugün kölelik kurumunun ortadan kalkmış olduğu bir gerçektir. Nevevî'nin zamanında kölelik yürürlükte olduğu için bu konuya eserinde yer vermiştir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Efendisin den kaçan köle ahdini bozmuş, kendisine yapılan en büyük iyilik olan canının garantiye alınması nimetine karşı nankörlük etmiş olur.
2. Savaş esnasında öldürülmekten kurtarılarak can emniyeti sağlanan bir kölenin efendisin den kaçması haramdır.
3. Efendisin den kaçan köle, can emniyetin i tehlikeye atmış ve müslümanlarla harbe tutuşan bir insan konumuna düşmüş; bu sebeple de kanının akıtılması helâl kılınmış olur.












ŞER'Î CEZALARIN UYGULANMA MASI İÇİN
ARACI OLMANIN HARAM OLUŞU
Âyet



"Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun. Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın emrettiği cezayı tatbikte müsâmaha ve şefkat göstermeyin."
Nûr sûresi (24), 2
Zina yapan kadına zâniye, erkeğe de zânî denir. Kur'an'daki kullanılışı itibariyl e bu iki kelime kendi istek ve arzusu ile zina edenleri ifade eder. Karşılıklı rıza ile işlenilmiş olduğu için, bu çirkin fiili işleyenler suçta ortaktırlar. Kendisine zorla tecâvüz edilen kadın ise bunun dışında tutulmuştur. Burada önemli olan bir başka husus, zina yaptıklarına şer'î yönden hüküm verilmiş olanların zânî ve zâniye diye adlandırılabileceğidir. Bunun sabit olması ise, "Onlara içinizden dört şahit getirin" [Nisâ sûresi (4), 15] âyetinin hükmü gereği ya dört şahit getirilme si ya da zina yapanların dört kere ikrar etmesine bağlıdır.
Zina yaptığı sâbit olan kadın ve erkeğe yüzer sopa vurulur. Âyette geçen celde, deriye vurmaktır. Bu ceza uygulanırken vücut tamamen çıplak olmamalı, gömlek cinsinden ince bir giysi bulunmalıdır. Kürk, palto ve benzeri kalın elbiseler in üzerinden vurmakla da ceza gerçekleşmez. Dolayısıyla maksat, ne bir eğlence ne de bir işkence ve öldürmedir; sadece zorlama ve terbiye etmekten ibarettir . Fıkıh kitaplarında konunun teferruatı uzunca anlatılır. Bilinmesi gereken bir başka önemli husus, bu âyette geçen zânî ve zâniyenin bekâr kadın ve erkek olmalarıdır. Evli olarak zina yapan Mâiz ve Gâmidiyye hakkında Resûl-i Ekrem Efendimiz'in bilinen recm uygulaması bunun en önemli delilidir (Bilgi için bk. Buhârî, Ahkâm 21; Müslim, Hudûd 22-23; Ebû Dâvûd, Hudûd 23; Tirmizî, Hudûd 5).
Allah'ın dininin ahkâmını uygulama hususunda suç işleyenlere karşı acıma duygusu içinde olmamak gerekir. Çünkü hiç kimse kullarına karşı Allah Teâlâ'dan daha merhametl i olamaz. Zinâkârların işlediği fiil toplumda iffet ve haya duygusunu ortadan kaldırdığı gibi, nesebin ve neslin bozulmasına sebep olur. Ayrıca böyle bir ahlâksızlığa göz yummak onun yaygınlık kazanmasına, nikâh gibi kutsal bir evlilik bağının ve aile yuvasının ise yok olmasına vesile teşkil eder. Kur'an'da ifade edildiği gibi, "Çünkü zina bir hayasızlıktır, iğrenç bir şey ve kötü bir yoldur" [Nisâ sûresi (4), 22].
Hadis










1774. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Benî Mahzûm kabilesin den hırsızlık yapan bir kadının durumu Kureyşlileri çok üzmüştü. Onlar:
– Bu konuyu Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem ile kim konuşabilir, diye kendi aralarında müzakere ettiler. Bazıları:
– Buna Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in sevgilisi Üsâme İbni Zeyd'den başka kimse cesaret edemez, dediler. Üsâme, onların istekleri doğrultusunda Resûlullah ile konuştu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem Üsâme'ye:
– "Allah'ın koyduğu cezalarda n birinin uygulanma ması için aracılık mı yapıyorsun?" diye sordu; sonra ayağa kalktı ve halka şöyle hitap etti:
"Sizden önceki milletler şu sebeple yok olup gittiler: Aralarından soylu, mevki ve makam sahibi biri hırsızlık yapınca onu bırakıverirler, zayıf ve kimsesiz biri hırsızlık yapınca da onu hemen cezalandırırlardı. Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı, elbette onun da elini keserdim."
Buhârî, Enbiyâ 54, Megâzî 53, Hudûd 11, 12; Müslim, Hudûd 8, 9. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Hudûd 4; Tirmizî, Hudûd 6; Nesâî, Sârik 6; İbni Mâce, Hudûd 6
Buhârî'nin bir rivayeti şöyledir: Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in yüzü renkten renge girdi ve:
"Allah'ın koyduğu cezalarda n birinin uygulanma ması için aracılık mı yapıyorsun?" buyurdu. Bunun üzerine Üsâme:
– Allah'tan benim bağışlanmamı dile yâ Resûlallah, dedi. Hadisin ravisi (Urve) der ki:
– Sonra bu kadının elinin kesilmesi için emir verdi ve onun eli kesildi.
Buhârî, Megâzî 53
Açıklamalar
Hadisin bazı rivayetle rinde belirtild iğine göre, Mekke fethi esnasında Kureyş'in Benî Mahzûm kabilesin den Fâtıma Binti Esved adındaki kadın, Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem'in evinden bir kadife veya kadife içinde bulunan zînet eşyası ya da bir gerdanlık çalmıştı. Kureyş kabilesi, bunu bir şeref meselesi yapmış, içlerinden bir kadının böyle çirkin bir işi işlemesinden ve üstelik elinin kesilecek olmasından çok rahatsızlık duymuştu. Bu sebeple kadının ya affedilme si, ya da fidye ödeyerek kurtarılmasının yolunu aradılar. Bunu Resûl-i Ekrem'e söyleyecek bir aracıya ihtiyaç vardı. Fakat buna kim cesaret edebilird i? Nihayet Resûl-i Ekrem'in çok sevdiği âzatlı kölesi Zeyd'in oğlu Üsâme'nin aracılık yapabilec eğini düşündüler ve onu Peygamber Efendimiz'e gönderdiler. Üsâme bu durumu Hz. Peygamber'e söyleyince, Allah Resûlü bunu derhal reddetti ve hadiste açıklandığı gibi, Allah'ın koyduğu cezalarda n birine aracılık yapmanın asla kabul edilemeye ceğini söyledi. Böyle bir aracılığın ve cezayı hak edenin cezasının verilmeme sinin toplumların helâkine, yok olup gitmesine sebep olacağını hatırlattı. İsrâiloğullarının helâkinin sebebi böyle davranmal arı idi. Onlar, günümüzde de olduğu gibi toplumda şerefli sayılan, mevki ve makam sahibi olan biri hırsızlık yapınca veya herhangi bir suç işleyince onu cezalandırmazlar; zayıf ve güçsüz biri hırsızlık yapıp bir suç işlediğinde onun cezasını hemen yerine getirirle rdi. Oysa, suç işleyen kim olursa olsun, onun mevki ve makamına bakılmaksızın cezalandırılması adaletin gereği idi. Resûl-i Ekrem bu yöndeki tavrını göstermek üzere, Mahzum'lu Fâtıma değil, ailesinin en kıymetli ferdi olan kızı Fâtıma hırsızlık yapsa onun da elini keseceğini belirtere k, Allah'ın koyduğu bir cezayı affetmesi nin söz konusu olamayacağını söyledi. Çünkü, Allah'ın koyduğu bir cezayı affetmeye ne bir peygamber in ne de devlet reisinin yetkisi yoktu. Efendimiz, Üsâme'nin böyle bir teklifle gelmesine çok üzüldü ve mübarek yüzü renkten renge girdi. Hadisin bir rivayetin de görüldüğü gibi, Üsâme de bu duruma çok üzüldü ve "Benim için Allah'tan mağfiret dile yâ Resûlallah!" dedi. Böylece Peygamber imiz, suçu sâbit olan ve cezayı hak eden bir kimse için hiç kimsenin aracılık yapmaması gerektiğini bir daha unutulmay acak tarzda ortaya koydu. Sonra da hırsızlık yapan kadının elinin kesilmesi ni emretti ve cezası yerine getirildi . Fâtıma Binti Esved'in hayat hikâyesini anlatan kaynaklar dan öğrendiğimize göre, bu hanım daha sonra işlediği suçtan dolayı Allah'a tövbe ederek kendini düzeltmiş,  evlenip yuva kurmuş, hattâ zaman zaman bazı ihtiyaçlarını sormak üzere Hz. Âişe annemizin yanına gelip gitmiştir.
Hadisi 652 numara ile de görmüştük.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Allah'ın koyduğu yasaklar çiğnenip suç işlendikten ve konu devlet reisine intikal ettikten sonra suçlunun affı için aracılık yapılamaz.
2. Suçluları cezalandırmada mevki makam sahibi, soylu ve zengin ile fakir, yoksul ve kimsesizl er arasında ayırım yapmak toplumun helâkine yol açan bir adaletsiz liktir.
3. Suçluların cezalandırılmasında kadın erkek ayırımı yoktur.
4. Belirlenm iş bir cezası olmayan suçlarda aracılık yapmak ve aracılığı kabul etmek câizdir.
5. Din açısından câiz olmayan işlere gazaplanm ak, kızmak câizdir.








HALKIN GEÇECEĞİ YOLA, GÖLGELENECEĞİ YERE,
SU KENARLARI NA VE BENZERİ YERLERE ABDEST BOZMANIN YASAK OLUŞU
Âyet


"Mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara, yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler, şüphesiz bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir."
Ahzâb sûresi (33), 58
İlk bakışta konu başlığı ile âyet arasındaki ilişkiyi anlamak zor gelebilir . İmam Nevevî, fevkalâde üstün ve ince bir anlayış ve kavrayışla konumuzu bu âyetle temellend irmiştir. Çünkü yolları, sokakları, insanların gölgelenecekleri yerleri, su kenarlarını ve benzeri umûma açık alanları kirletenl er bütün insanlara eziyet etmiş olurlar. Oysa eziyet çeken insanların bizâtihi kendileri nin burada hiçbir günahı ve suçu yoktur. Halbuki bir insanın eziyet çekmesi ve cezalandırılması için suçlu olması gerekir. O halde bu çirkin filleri işleyenler, bütün insanların hukukuna tecavüz etmiş ve onların bedduasını hak etmiş olurlar. Dolayısıyla onlar bütün insanlara, bu arada tabiî olarak müslümanlara eziyet edip rahatsızlık verdikler i için apaçık bir günah işlemiş sayılırlar.
Hadis




1775. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem:
– "Lâneti gerektire cek iki şeyden sakınınız" buyurdu. Sahâbe-i kirâm:
– Lâneti gerektire cek iki şey nedir? diye sordular. Peygamber Efendimiz:
– "İnsanların gelip geçtikleri yollara ve gölgelendikleri yerlere abdest bozmaktır" buyurdu.
Müslim, Tahâret 68. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tahâret 14
Açıklamalar
İslâm dini, müslümanların başkalarına haksız yere zarar vermesini, eziyet etmesini ve onları sıkıntıya sokmasını yasaklar ve bunu câiz görmez. İnsanların dini, ırkı ve rengi ne olursa olsun, onların haklarına riâyet hususunda aralarında bir fark gözetmez. İnsanlara zarar vermek ve eziyet etmek sadece dille ve elle değil, çok çeşitli şekillerde olabilir. İşte bu hadiste insanların lânetlerine sebep olan iki çirkin fiil sahibinde n bahsedilm ekte ve müslümanlar bu filleri işlemekten ciddî bir şekilde sakındırılmaktadır. Çünkü bu iki çirkin fiili işleyenlere sövmek, lânet etmek ve beddua etmek insanların âdetidir.
Hadisimiz de, yapanların lânetlenmesine sebep olduğu belirtile n bu iki kötü davranış, insanların gelip geçtikleri yollara, altında gölgelenilen ağaçların dibine, su kenarlarına, meskûn mahallere ve civarına büyük veya küçük abdest bozmak, oraları kirletmek tir. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Câhiliye toplumunu n, medeniyet ten son derece uzak birçok çirkinliklerini yasakladığı ve kınadığı gibi, burada anılan kötü filleri de yasaklamış ve tamamen ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Beden ve ruh temizliğiyle çevre temizliğini, ferdin sağlığı ile toplumun sağlığını birlikte ele almış, bedevî bir toplumdan, tüm insanlığa örnek olacak medenî bir toplum ortaya çıkarmıştır. Toplumların bedevî bir hayattan medenî bir yapıya geçmeleri hiç de kolay olmamıştır. İslâm'ın öngördüğü tahâret, nezâfet ve nezâket esasları üzerine kurulu bir yapıyı yeryüzünde yaygınlaştırmak asırlar süren bir mâcera geçirmiş, özellikle gayri müslim toplumlar da bu süreç hâlâ aşılamamıştır. Ne yazık ki bazı müslüman kesimler de dinimizin temizliğe verdiği önemi gerektiği ölçüde kavrayama mış ve bunu hayatlarına uygulayam amışlardır. Oysa bizim hadis kitaplarımızla fıkıh kitaplarımızın hemen tamamının ilk bahisleri temizlik konularına ayrılmıştır. İslâmiyetle şereflenmemiş fertlerin hâlâ hadesten tahâret ve necâsetten tahâret dediğimiz temizlik türlerinden nasibinin olmadığını hatırlamamız gerekir. Buna karşılık, dinimizin bir temel prensibi olarak, vücut temizliğini ve mekân temizliğini sağlamadan bazı ibadetler imizin câiz ve makbul olmadığını bilmeyeni miz yoktur. İslâm, maddî ve mânevî temizliği birbirind en ayırmaz ve birini diğerinin tamamlayıcısı olarak kabul eder.
Hadisimiz in bir diğer önemli boyutu da çevre temizliğini öne geçirmesidir. Kur'ân-ı Kerîm'de ve Hz. Peygamber'in hadisleri nde çevre ile ilgili pek çok emir ve tavsiyele r bulmamız bizi şaşırtmamalıdır. Hükmü kıyamete kadar geçerli yegâne din olan İslâm'ın bu konularda temel prensiple r koymamış olması düşünülemezdi. Zamanımızda insanlığın gündeminin en önemli konularından birini çevre teşkil etmektedi r. Özellikle insan dışkısıyla bulaşan hastalıkların ve bunların açıkta bırakılmasının ortaya çıkardığı kirlenmen in boyutlarını tartışmaya açmak bile gereksizd ir. Resûl-i Ekrem'in bu hadisleri nde konunun en çarpıcı yönünü görmekteyiz. İnsanların gelip geçtiği yol ve sokakların temiz olması, su kenarlarının ve kaynaklarının kirletilm emesi, meskenler in ve çevrelerinin pislikler den arındırılması dinimizin öncelikli emirlerin dendir. Müslümanlar, Kur'an ve Sünnet temeline dayalı prensiple ri ortaya koyarak insanlığın çevre konusunda ki gayretler ine katkılar sağlamalıdırlar. Bu yönde yapılacak ilmî çalışmaların gerekliliğine bu gün her zamankind en daha çok ihtiyaç vardır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. İslâm dini ruhumuzun olduğu kadar cismimizi n ve çevremizin de temiz olmasını ister.
2. Umûma ait yerlerde insanları rahatsız edecek pislikler bırakmak dinimizde yasaklanmıştır.
3. Yollara, sokaklara, su kenarlarına, gölgesinden istifade edilen ağaç altlarına büyük ve küçük abdest bozmak yasaklanmıştır.
4. Kötü ve çirkin fiiller, bunları yapanların lânetlenmesine sebep olur.















DURGUN SULARI İDRAR VE BENZERİ
PİSLİKLERLE KİRLETMENİN YASAK OLUŞU
Hadis


1776.Câbir radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem durgun sulara idrar yapmayı yasakladı.
Müslim, Tahâret 94. Ayrıca bk. Tirmizî, Tahâret 51; Nesâî, Tahâret 31, 140; Gusül 1; İbni Mâce, Tahâret 25
Açıklamalar
Durgun su, bilindiği gibi, herhangi bir yere akıntısı olmayan sulardır. Bu suların hükmü akar sulardan farklıdır. Akar suların pislik tutmamasına karşılık, durgun sular, içine herhangi bir pisliğin düşmesiyle temizlik vasfını kaybedebi lir. Durgun sular az su ve çok su olmak üzere ikiye ayrılır. Az sular, içine düşen necâsetle pis olur. Necâsetin az veya çok olması arasında fark yoktur. Pis olan sular hiçbir şekilde temiz ve temizleyi ci olamaz. Çok miktardak i durgun suya karışan necâset onun rengini, tadını ve kokusunu değiştirirse o da temizlik vasfını kaybeder. Hanefîlere göre büyük göl adı verilen sular çok su, ondan aşağısı ise az su sayılır. Bir başka tarife göre, bir tarafı hareket ettirildiğinde bu hareketin tesiri öbür tarafına varmayan sular çok sudur. Ulemâdan bir çoğu, az olan durgun suya idrar yapmayı haram, çok olan suya yapmayı da mekruh kabul etmiştir.
Peygamber Efendimiz bir başka hadisleri nde, "Sakın sizden biri durgun suya idrar yapmasın; sonra ondan yıkanır" buyurmuştur. (Müslim, Tahâret 95). Çünkü içine idrar yapılan veya herhangi bir pislik atılan durgun suda abdest alınması veya yıkanılması câiz değildir. Sadece idrar yapmak değil, her türlü necâseti durgun sulara akıtmak veya atmak da yasaklanmıştır. İlmihal kitaplarımızda bu konular enine boyuna ele alınmıştır. Netice olarak dinimiz, insan hayatı için vazgeçilmez maddeleri n en başında gelen suların temiz kalmasını sağlamak için her türlü tedbiri almıştır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Az olsun çok olsun durgun sulara idrar yapmak veya benzeri necâsetler atmak yasaklanmıştır.
2. Pis sayılan sularla abdest almak ve yıkanmak haramdır.









BİR BABANIN MAL BAĞIŞLARKEN ÇOCUKLARI
ARASINDA AYIRIM YAPMASINI N DOĞRU OLMADIĞI
Hadis









1777. Nu'mân İbni Beşîr radıyallahu anhümâ'nın anlattığına göre, babası onu Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'e götürdü ve:
– Ben, sahip olduğum bir köleyi bu oğluma verdim, dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem:
– "Buna verdiğini diğer çocuklarına da verdin mi?" diye sordu. Babam Beşir:
– Hayır, vermedim, dedi. Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem:
– "O halde hibenden dön" buyurdu.
Müslim'in bir rivayetin e göre, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem:
– "Bu hibeyi çocuklarının hepsine yaptın mı?" buyurdu. Beşir:
– Hayır, yapmadım, dedi. Bunun üzerine Peygamber imiz:
– "Allah'tan korkunuz; çocuklarınız arasında adaletli davranınız"buyurdu. Bunun üzerine babam hibesinde n döndü ve derhal o bağışını geri aldı.
Müslim, Hibât 13
Müslim'in bir başka rivayetin e göre, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem:
– "Ey Beşir! Bundan başka oğlun var mı?" diye sordu. Beşir:
– Evet, var, dedi. Peygamber imiz:
– "Buna verdiğin gibi onlara da verdin mi?" buyurdu. Beşir:
– Hayır, vermedim, dedi. Bunun üzerine:
– "O halde beni şahit tutma; çünkü ben bir zulme şahit olamam" buyurdu.
Müslim, Hibât 14
Müslim'in bir başka rivayetin de, Hz. Peygamber:
"Beni bir zulme şahit kılma" buyurdu.
Müslim, Hibât 16
Yine Müslim'in bir diğer rivayetin de, Peygamber imiz:
"Bu bağışına benden başkasını şahit göster" buyurdu ve:
– "Çocuklarının sana iyilik yapmada eşit olmaları seni sevindiri r mi?" diye sordu. Beşir:
– Elbette, evet, cevabını verdi.
– "O halde (aralarında sen de eşit davran) böyle yapma" buyurdu.
Müslim, Hibât 17
Buhârî, Hibe 12, Şehâdât 9; Müslim, Hibât 9, 10, 14, 17, 18. Ayrıca bk. Tirmizî, Ahkâm 30; Nesâî, Nihal 1; İbni Mâce, Hibât 1
Açıklamalar
Nu'mân İbni Beşîr'in naklettiği bu hadis, gösterilen kaynaklar da çeşitli ravilerde n rivayet edilmiştir. Nu'mân'ın babası Beşîr İbni Sa'd meşhur sahâbîlerdendir. Annesi de meşhur sahâbî Abdullah İbni Revâha'nın kız kardeşi Amra Binti Revâha'dır. Nu'man'a, babası Beşîr'in ayrıcalıklı mal veya köle bağışında bulunmasını ve buna Resûl-i Ekrem Efendimiz'in de şahit olmasını annesi Amre istemişti. Beşîr de henüz küçük bir çocuk olan oğlu Nu'man'ı elinden tutarak Peygamber Efendimiz'in yanına getirmiş ve durumu o'na arzetmiş, kendisini n de bu bağışa şahit olmasını talep etmişti.
Fakat sevgili Peygamber imiz Beşîr'e başka çocukları olup olmadığını sorarak, bir bağış yapacaksa hepsine aynı şekilde davranmasını tavsiye buyurdu. Böyle yapıp âdil davranmadıkça kendisine şahitlik yapmayacağını da açıkça ortaya koyarak "Ben bir zulme şahitlik yapamam" buyurdu.
İslâm âlimleri bu hadisi dikkate alarak, bir kimse çocuklarından bazısına mal bağışlayıp diğerlerine bir şey vermese bu bağışın câiz olup olmadığını tartışmışlar, bir kısmı bunun câiz olmayacağını söylerken, bir kısmı da câiz olacağını ifade etmişlerdir. Tâvus, Atâ İbni Ebî Rebâh, Mücâhid, Urve, İbrahim en-Nehaî, Şa'bî ve Zâhirî mezhebi uleması bunun câiz olmayacağı kanaatind edirler. Çünkü Peygamber imiz Beşîr'e "Onu geri al" demiştir. Buna karşılık Sevrî, Leys İbni Sa'd, Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, İmam Şâfiî ve bir rivayete göre Ahmed İbni Hanbel bu bağışın câiz olduğunu söylemişlerdir.
Onlara göre hadisteki "Geri al" emri vücub için değil, fazilet ve ihsan kabilinde n bir emirdir. Bazı âlimler, bir babanın bütün çocuklarını eşit tutması farzdır, demişler ve bu hadisi delil göstermişlerdir. Ulemânın büyük çoğunluğuna göre, çocuklar arasında eşitliğe riayet farz değil, müstehaptır. Çocukların erkek ve kız olmaları arasında bir fark gözetilmemiştir. Ancak bir babaya yakışan, fevkalâde zaruret olmadıkça bütün çocuklarına eşit davranmak tır. Çünkü ayrıcalıklı bir davranış aile içindeki düzeni bozar, sevgi ve muhabbeti noksanlaştırır ve münakaşalara sebep olur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Bir babanın miras ve bağış hususunda bütün çocuklarına eşit davranması müstehaptır.
2. Baba bir çocuğuna yaptığı bağıştan dönebilir.
3. Kardeşler arasında sevgisizl ik ve münakaşaya sebep olacak tavır ve davranışlardan sakınmak gerekir.
4. Mübah olmayan hususlard a şahitliği üstlenmek mekruhtur .
5. Hibede şahit tutmak vâcip değil, câizdir.







YAS TUTMANIN YASAK OLUŞU
BİR KADININ KOCASI DIŞINDA BİR ÖLÜ İÇİN ÜÇ GÜNDEN FAZLA
YAS TUTMASINI N HARAM OLUŞU, SADECE KOCASI İÇİN
DÖRT AY ON GÜN YAS TUTABİLECEĞİ
Hadis










1778. Zeyneb Binti Ebû Seleme radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Nebî sallallah u aleyhi ve sellem'in zevcesi Ümmü Habîbe radıyallahu anhâ'nın babası Ebû Süfyân İbni Harb vefat ettiğinde Ümmü Habîbe'nin yanına gitmiştim. Ümmü Habîbe, içinde safran veya başka bir şey bulunan güzel bir koku istedi. Bu kokudan önce bir câriyeye sonra kendi yanaklarına sürdü. Daha sonra şöyle dedi:
Allah'a yemin ederim ki, benim kokuya hiç ihtiyacım yok; şu kadar var ki, ben Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in minberde şöyle buyurduğunu duydum:
"Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir kadının ölü için üç günden fazla yas tutması helâl değildir. Sadece kocası için dört ay on gün yas tutabilir ." Hadisi rivayet eden Zeyneb Binti Ebû Seleme der ki:
Daha sonra ben, kardeşi vefat ettiğinde Zeyneb Binti Cahş radıyallahu anhâ'nın yanına da gitmiştim. O da koku isteyip süründü ve sonra şöyle dedi:
Allah'a yemin ederim ki, benim koku sürünmeye ihtiyacım yok; ancak ben Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in minber üzerinde şöyle buyurduğunu işittim:
"Allah' ve âhiret gününe iman eden bir kadının ölü için üç günden fazla yas tutması helâl değildir. Sadece kocası için dört ay on gün yas tutabilir ."
Buhârî, Cenâiz 31, Talâk 46; Müslim, Talâk 58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Talâk 43, 46; Tirmizî, Talâk 18; Nesâî, Talâk 55, 58, 59; İbni Mâce, Talâk 35
Zeyneb Binti Ebû Seleme
Zeyneb, mü'minlerin annesi Ümmü Habîbe'nin ilk kocası Abdullah'tan olan kızıdır. Abdullah'ın künyesi Ebû Seleme idi. Bu sebeple Ebû Seleme kızı Zeyneb diye anılır. Zeyneb'in Habeşistan'da doğduğu söylenir. Ümmü Habîbe vâlidemiz Ebû Süfyân'ın kızı, Muâviye'nin de kız kardeşidir. Zeyneb Binti Ebû Seleme, Abdullah İbni Zem'a ile evlenmişti. Resûl-i Ekrem Efendimiz'den, Hz. Âişe'den ve Ümmü Habîbe'den hadis rivayet etti. Kendisind en de oğlu Ebû Ubeyde İbni Abdullah, Muhammed İbni Atâ, Urve İbni Zübeyr, Ebû Seleme İbni Abdurrahm an ve daha başka sahâbîlerle tâbiîler hadis alıp nakletti. Zeyneb, Medîne'deki fakîh sahâbî hanımlardan biri idi. Buhârî onun iki hadisini, Müslim de bir hadisini kitaplarına aldılar. Zeyneb Binti Ebû Seleme 73 (692) yılında Medine'de vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Ümmü Habîbe'nin babası Ebû Süfyân 33 (653) senesinde vefat etmişti. Babası veya annesi ya da bir yakını ölen kimsenin üzülmesi, yas tutması tabiî karşılanır. Özellikle kocası ölen yahut bir daha dönmemek üzere kocasından boşanan bir kadının üzülüp yas tutmasının vâcip olduğunda ulemâ görüş birliği içindedir. Bir kadın başına gelen böyle bir musibete üzüldüğünü ifade etmek için iddet süresi içinde süslenmeyi, koku sürünmeyi, sürme çekmeyi ve kına yakmayı, günümüzün ifadesiyl e makyaj yapmayı terk eder. İddet müddeti bu hadiste de açıkça belirtild iği gibi dört ay on gündür. Bu yas, kocanın kadın üzerindeki meşrû haklarından biridir. Eşinden ve hayat arkadaşından ayrılan bir kadının bu süre içinde süslenmesi kadar çirkin ve şuursuz bir hal tasavvur olunamaz. Kadının bu yas ve üzüntü hali hem hayat arkadaşının hâtırasına hürmet hem de kocasının hayatta olan âile fertlerin e karşı bir saygı ifadesidi r. Duyguları dumura uğramamış her insan bunun önemini ve lüzumunu kavrar.
Kocası ölen veya boşanan kadın, dört ay on gün geçmeden bir başkasıyla evlenemez . Bu süreye iddet bekleme denilir. Bu müddet sadece bir üzülme dönemi değil, aynı zamanda kocası ölen veya kocasından boşanmış bulunan kadının hâmile olup olmadığının belirlenm e süresidir. Dolayısıyla konunun hukûkî boyutlarının olduğu da göz ardı edilmemel idir.
Annesi, babası, kardeşi veya çocuğu ölen kadın, belki bunlara kocasını kaybetmek ten daha çok üzüldüğü halde onlar için üç günden fazla yas tutması câiz değildir. Ümmü Habîbe'nin babası ölmüşken koku getirtip sürmesinin sebebi, üç günden fazla yas tutmanın câiz olmadığını ve kendisini n bunu bizzat uyguladığını göstermek içindir.
Bu hadisin ikinci şıkkında kardeşi öldüğü için üç gün yas tuttuğu ifade edilen Zeyneb Binti Cahş, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz'in halası Ümeyme Binti Abdülmuttalib'in kızıdır. Hicretin üçüncü senesinde dul olarak Efendimiz'in eşi olma şerefine nâil olmuştu. Zeyneb Binti Cahş 20 (641) yılında vefat etti. Zeyneb Binti Ebû Seleme'nin bu haberi 33 (653) yılında vefat ettiği kesin olan Ebû Süfyân'ın ölüm haberinde n sonra söylemiş olması, târihî bir sıralama maksadıyla değil, sadece bir bilgilend irmeden ibaret olduğunu gösterir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Müslüman bir kadının kocası dışında bir yakınının ölümüne üç günden fazla yas tutması câiz değildir.
2. Kocası ölen veya bir daha dönmeyecek şekilde kocasından ayrılan kadının dört ay on gün süre ile yas tutması  vâciptir.
3. Bu yasın sebebi, kadının kocasının hakkına hürmet ve onun hayatta kalan yakınlarına karşı gösterdiği saygıdır.
4 Kocası ölen veya boşanan kadın, dört ay on günden önce bir başkası ile evlenemez .






SİMSARLIK VE SATIŞ ÜZERİNE SATIŞ
YAPMANIN YASAK OLUŞU
ŞEHİRLİNİN KÖYLÜYE SİMSARLIK ETMESİNİN, PAZARA MAL GETİREN KÖYLÜLERİ PAZAR DIŞINDA KARŞILAYIP MALLARINI UCUZA
ALMANIN, KARDEŞİNİN SATIŞI ÜZERİNE SATIŞ YAPMANIN,
BAŞKASININ NİŞANLADIĞI BİR KADINA, NİŞANLAYAN İZİN VERMEDEN VEYA ONU TERK ETMEDEN TALİP OLMANIN HARAM OLUŞU
Hadisler


1779. Enes radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem, şehirlinin köylüye simsarlık etmesini, ana baba bir kardeş olsa bile, yasakladı.
Buhârî, Büyû‘ 58, 64, 68,71, İcâre 14, Şurût 8; Müslim, Büyû‘ 21. Ayrıca bk.  Ebû Dâvûd, Büyû‘ 45; Tirmizî, Büyû‘ 13; Nesâî, Büyû‘ 17; İbni Mâce, Ticârât 15
Açıklamalar
Kitabımızda Enes İbni Mâlik tarikiyle getirilmiş olan bu hadis, gerek yukarıda bir kısmı gösterilen kaynaklar da gerekse bunlar dışındaki daha birçok kitapta çeşitli lafızlarla, fakat mahiyeti ve muhtevâsı aynı olmak üzere rivayet edilmiştir. Hadisin bu kadar çok ve değişik rivayetin in bulunması, konunun öneminden ve günlük hayatın içinde yaşanan bir gerçeği ifade etmesinde n kaynaklan maktadır.
Simsar, bir işe bakan, o işi koruyup muhafaza eden kişi demektir. Fakat bu kelime daha sonraları alış veriş işleriyle ilgilenen dellâl ve komisyonc u anlamında kullanılmıştır. Dellâl bu işi bir ücret karşılığı yaptığı ve bundan dolayı müşterinin alacağı malın fiyatını artırdığı için bu hareket hoş karşılanmamıştır. Bu işi yapan simsarlar, malını satmak isteyen köylülere "Sen malını satma hususunda acele etme, onu bana bırak; ben bu malı senden daha yüksek bir fiyatla tedrîcen satarım" diyerek haram bir muameleye sebep olmaktadırlar. Çünkü böyle bir satış köylüye yardım değil, para kazanmak gayesi taşımaktadır. Şayet böyle bir maksat taşımaz, köylüye yardım gayesine yönelik olursa, bu câiz görülmüştür. Malını şehre getiren üreticinin yani köylünün şehirdeki bir tüccara veya simsara o malı bırakarak, "Ben seni bu malın satışına vekil tayin ettim, çarşıda satılan fiyatıyla satıver" demesinde de bir sakınca yoktur. Aşağıda gelecek hadisler, konumuza daha da açıklık kazandıracaktır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Şehirlinin, köylünün malını elinden alıp, ona aracı ücreti ekleyerek daha fazla fiyatla satması ve böylece piyasayı yükseltmesi câiz değildir.
2. Köylünün veya üreticinin şehire getirdiği malı piyasa fiyatına satılmak üzere şehirli bir tüccara veya simsara bırakması câizdir.
3. Dinimizin câiz görmediği yollarla alış veriş yapmaktan sakınmak gerekir.



1780. İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Pazara getirilen satılık malları çarşıya götürülünceye kadar yolda karşılamayınız."
Buhârî, Büyû‘ 71; Müslim, Büyû‘ 14 . Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Büyû‘ 43
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz, Medine site devletini n başkanı olarak, toplumun bütün işleriyle ilgilendiği gibi, insanlar için hayatın önemli bir alanı olan iktisadî ve ticarî yapının düzeni ile de yakından alâkalanmıştır. Medine pazarı ve orada cereyan eden gelişmeleri Resûl-i Ekrem'in yakından takip ettiğini pek çok sahih rivayette n öğrenmekteyiz. Bu pazara hem iç hem dış piyasadan birtakım ticaret mallarının getirildiği bilinmekt edir. O vakitler, günümüzde de pek çok örneğini gördüğümüz gibi, civar köy ve kasabalar daki üreticiler mallarını Medine çarşısına getiriyor lardı. Gerek yenilip içilecek erzak, gerekse insanların ihtiyaç duyduğu ticaret eşyaları cinsinden olsun, çarşı-pazara getirilen malları, ihtiyaç sahibi insanlara arzedilme den ve malın pazarı oluşmadan yolda karşılamak Peygamber Efendimiz tarafından yasaklanmıştır. Çünkü bundan malı getiren satıcı ve üretici zarar göreceği gibi, âmmenin hukuku da zâyi olur. Bu sebeple mezhep imamları ve ulemâ konu üzerinde hassasiye tle durmuş ve çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir.
Zâhiri mezhebi imamlarından İbn Hazm, pazara getirilme den malı yolda karşılamanın haram olduğunu söylemiştir. Evzâî, Leys İbni Sa'd ve İmam Mâlik ise satın almak üzere malı yolda karşılamayı mekruh kabul ederler. İmam Şâfiî, pazara gelen malı yolda karşılamanın günah olduğunu, böyle karşılanarak alınan malın sahibinin, pazara geldikten sonra yolda akdedilen bu alış verişi kabul veya reddetmek te seçme hakkına sahip bulunduğunu söyler. Onun bu konudaki delili, Ebû Hüreyre'den nakledile n "Mal sahibi çarşıya gelince muhayyerd ir" hadisidir (Müslim, Büyû‘ 17).
Ebû Hanîfe ve mezhebini n diğer imamlarına göre, malları pazara gelmeden karşılamanın memleketi n piyasasına ve halka bir zararı dokunup dokunmadığına bakılır. Eğer malı yolda karşılamanın memleket piyasasına ve halkına bir zararı varsa bu mekruhtur; zararı yoksa herhangi bir sakınca yoktur. Bazı kaynaklar, Evzâî'nin de bu yaklaşımı paylaştığını söylerler. Onların bu görüşü,  Abdullah İbni Ömer'in, asr-ı saâdette erzak getiren kâfileleri yolda karşılayıp bunlardan erzak satın aldıklarını belirten rivayetin e dayanmakt adır. İbni Ömer, Peygamber Efendimiz'in yiyecek malları cinsinden olan erzakı pazar yerine getirilin ceye kadar yolda karşılamayı daha sonraları yasakladığını da bildirmiştir. Netice itibariyl e bu gibi konularda dinimiz insanların hayrını ve iyiliğini gözetir. Kişinin hakkını koruduğu gibi toplumun hakkını da korur. Gerekli olan yerde ferdi topluma değil, toplumu ferde tercih eder. Malını pazara getiren kişi, kendisi sattığı takdirde şehir ahalisi bu malı daha ucuza alacaksa, bundan bütün insanlar faydalana cağı için toplumun menfaati aracının ve satıcının menfaatin den önce gelir. Burada ferdin hakkının zâyi olması da söz konusu değildir; sadece haksız kazanç ve tekelcili k önlenmiş olmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Üreticinin çarşıya ve pazara getirdiği malı yolda karşılayarak sun'î fiyat oluşumuna meydan vermek yasaklanmıştır.
2. Malı yolda karşılayarak satın almak hem üreticinin zararına sebep olur hem de ammenin hukukuna tecavüz sayılır.
3. Hanefî mezhebi imamlarına göre, malı yolda karşılamak memleket piyasasına tesir etmez ve halkın zararına sebep olmazsa bunda bir sakınca yoktur.
4. İslâm dini hem ferdin hem toplumun hakkını gözetir. Ancak tercih yapılacak yerde toplumun hakkını öne alır.




1781. İbni Abbâs radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Pazara gelenleri yolda karşılamayın. Şehirli köylü namına onun malını satmasın."
Tâvûs, İbni Abbâs'a "Şehirli köylü namına onun malını satamaz" sözünün anlamını sordu. İbni Abbâs:
Ona simsarlık edemez, diye cevap verdi.
Buhârî, Büyû‘ 68; Müslim, Büyû‘ 19. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Büyû‘ 47; Nesâî, Büyû‘ 18; İbni Mâce, Ticârât 15
Açıklamalar
İbni Abbâs rivayeti, kendisind en önceki iki hadisin muhtevasını özetle bir arada toplamış bulunmakt adır. Pazara gelenleri yolda karşılamanın yasaklanm asının sebebini bir önceki hadisi izah ederken; simsarlığın mahiyetin i, yasaklanm a sebebi ve hikmetini de 1779 numaralı hadisi açıklarken belirtmey e çalışmıştık. Burada da konunun insanlar arasındaki duygusal yönüne işaret etmek istiyoruz . Pazara mal getiren üretici ve köylü, işini günü birlik görüp bir an evvel yerine yurduna dönmek ister. Bu sebeple de fiyatlar konusunda aşırı ihtiraslı olmaz. Ondan alış veriş yapan şehirli de üretici ve uzaktan gelmiş kişiye karşı fırsatçı bir tavır içinde değil, merhamet ve şefkatli bir anlayış içinde bulunur. Dolayısıyla oluşan piyasa her iki tarafın lehinedir . Oysa şehirli tüccar veya simsar, kötü niyetli olursa, o malı piyasaya arzetmeye bilir veya fiyatlar düşmesin diye azar azar ortaya çıkarır. Bu ise piyasanın düzensizliğine, hatta günümüzde örneklerini çok kere gördüğümüz gibi, dayanıklı olmayan gıda maddeleri nin çürüyüp bozularak atılmasına ve israf edilmesin e sebep olur. Peygamber Efendimiz'in tavsiyele rine uyulması ve İslâm'ın sistemleştirdiği ticaret ahlâkı kurallarına riayet edilmesi, her zaman için pek çok kötülüğün önlenmesine vesile olacak nitelikte dir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Pazarın kendiliğinden oluşmasına engel teşkil edecek davranışlardan sakınmak gerekir.
2. Üreticinin ve köylünün malını pazar dışında karşılamak fiyatlara müdahale anlamına gelir. Bu ise yasaklanmıştır.
3. Ücret karşılığı simsarlık dinimizde mekruh görülmüştür.









1782. Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle der:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem, şehirlinin köylünün malına simsarlık etmesini yasakladı. “Müşteri kızıştırmayınız. Bir kimse kardeşinin satışı üzerine satış yapmasın. Din kardeşinin dünürlüğü üzerine dünür göndermesin. Bir kadın, din kardeşi bir kadının çanağındaki nimeti kendi kabına doldurmak için onun boşanmasını istemesin”.
Müslim'in bir rivayeti şöyledir:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem pazarcıların yolda karşılanmasını, şehirlinin köylünün malını satmasını, bir kadının, evleneceği erkeğe din kardeşi bir kadını boşamayı şart koşmasını, bir kimsenin din kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlıkta bulunmasını, müşteri kızıştırmayı ve satılık hayvanın sütünü sağmayıp memesinde biriktirm eyi yasakladı.
Buhârî, Büyû‘ 64, 70; Müslim, Nikâh 51, Büyû‘ 11, 12. Ayrıca bk. Nesâî, Büyû‘ 16

1784 numaralı hadis ile beraber açıklanacaktır.




1783. İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bazınız bazınızın satışı üzerine satış yapmasın. Kardeşinin dünür gönderdiği birine dünür göndermesin. Ancak din kardeşinin kendisine izin vermesi müstesnadır."
Buhârî, Nikâh 45; Müslim, Büyû‘ 8. Ayrıca bk. Tirmizî, Büyû‘ 57; Nesâî, Büyû‘ 20
Sonraki hadis ile beraber açıklanacaktır.






1784. Ukbe İbni Âmir radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Mü'min mü'minin kardeşidir. Hiçbir mü'mine kardeşinin satışı üzerine satış yapması helâl olmaz. Kardeşinin dünür gönderdiği kadına, o kimse vazgeçinceye kadar dünür göndermesi de helâl olmaz."
Müslim, Nikâh 56
Açıklamalar
Ebû Hüreyre'nin, Resûl-i Ekrem Efendimiz'e nisbet ederek anlattığı 1782 numaralı rivayette, fert ve toplum hayatı açısından çok önemli olan birtakım prensiple r topluca zikredilm iştir. Hadis kitaplarımızın ilgili bölümlerinde bunların her biri çeşitli sahâbîlerden ayrı rivayetle r olarak da nakledilm iş bulunmakt adır. Şehirlinin köylünün malına simsarlık etmesinin, pazara gelen malı yolda karşılamasının yasaklığını ve bunun sebepleri ni yukarıda yeterince açıklamıştık. Aynı şeyleri burada tekrarlam ayacağız.
İkinci önemli konu olarak hadiste geçen ve yasaklandığı belirtile n "neceş", kelime anlamı itibariyl e bir şeyi methetmek, ballandıra ballandıra öğmektir. İnsanları heyecanla ndırmak ve kızıştırmak anlamına da gelir. Ulemâdan bazıları "neceş"in esas itibariyl e hile ve aldatma mânasına geldiğini söylerler. "Neceş"in terim anlamı ise, alış verişte bir mala talep olmadığı halde sırf müşteriyi aldatmak ve elinde bulunan bir malı almaya onu teşvik etmek için malın fiyatını sun'î olarak yükseltmektir. Bu bir nevi müşteri kızıştırmak olduğu için, biz böyle ifade etmeyi uygun gördük. Bu tür bir ticârî muamele İslâm hukuku ve ticaret ahlâkı açısından uygun görülmemiş, yasaklanmıştır.
"Din kardeşinin satışı üzerine satış yapmak" da yasaklanmıştır. Satıcı ile alıcı bir malın pazarlığı üzerinde anlaştıktan sonra, bir başkasının araya girerek "Sen bu satışı boz; ben bu malın aynısını veya benzerini sana daha ucuza satacağım" veya "Aynı fiyattan ben sana daha iyisini vereceğim" gibi sözler söyleyerek müşteriyi, muhayyerl ik müddeti içinde, önce yaptığı alış verişten caydırması haramdır. Aynı şekilde müşterinin "Sen bu satışı boz, ben bu malı senden daha yüksek fiyata satın alacağım" demesi de haramdır. Bu konuda âlimler arasında görüş birliği bulunmakt adır. Böyle bir durum insanlar arasında güven duygusunu ortadan kaldıracağı gibi, onların birbirler ine düşman olmalarına ve toplumda huzursuzl uk çıkmasına da yol açar.
Hadisimiz de yasaklana n bir başka davranış da, "din kardeşinin dünürü üzerine dünür göndermek"tir. "Hıtbe" kelimesi, dünür göndermek, evlenmek üzere bir kimsenin kızını istemekti r. Hadiste geçen kardeş kelimesi, nesep itibariyl e kardeş olabileceği gibi, süt kardeşi ve din kardeşini de kapsar. Eğer dünür gönderilen taraf bu isteği açıkça kabul etmiş, aralarında bu yönde bir söz kesilmişse, bir başkasının o kıza dünür göndermesi ve onu istetmesi bütün ulemâya göre haramdır. Fakat buna rağmen o kızı isteyip evlenmişse günahkâr olur. Ancak bu durumda kıyılan nikâh sahih olup feshedilm ez ve evlilik sona erdirilme z. Dünür gönderilen taraf kesin bir söz vermemiş ve aralarında bir anlaşma sağlanmamışsa, bu durumda bir başkasının da kız tarafına dünür gönderip o kızı istemesin de bir sakınca görülmemiştir. Aynı şekilde eğer dünür gönderen kimse din kardeşinin de dünür göndermesine izin vermiş veya kendisi dünür gönderdiği halde talebinde n vazgeçmişse böyle birine dünür gönderilmesinde bir sakınca yoktur. Şu kadar var ki, bizim toplumumu zda böyle bir durumda dahi birinci tarafa kesin cevabın verilmesi ni beklemek, örfün ve ahlâkın gereği kabul edilir. Toplumun geliştirdiği ve dine uygun olan örf ve âdetlere de riâyet etmek gerekir.
Hadiste dikkat çekilen ve yasaklana n bir başka husus, bir kadının, kendisiyl e evlenmek isteyen bir erkeğe, nikâhı altındaki karısını boşamak şartıyla evlenme teklifind e bulunmasıdır. Dinimiz sebepsiz yere bir erkeğin eşini boşamasını ve bir başkasıyla evlenmesi ni uygun görmez. Esas itibariyl e kadın boşamak yasaktır. Çünkü boşanmak nikâh nimetine karşı bir nankörlüktür. Zaruret olmadıkça boşanmanın en çirkin hareketle rden biri olduğu Peygamber Efendimiz tarafından ifade buyurulmuştur. Ancak boşanmak bazan bir zorunlulu k olarak karşımıza çıkabilir. Fakat Resûl-i Kibriyâ Efendimiz hadîs-i şerîfte "Allah katında helâlin en kötüsü karısını boşamaktır" (Ebû Dâvûd, Talâk 3; İbni Mâce, Talâk 1) buyurmuştur. Bundan anlıyoruz ki, zaruret halinde boşanmak helâl, fakat Allah'ın hiç hoşuna gitmeyen bir davranıştır. Bu sebeple eşler mümkün mertebe birbirine tahammül edip aile yuvasını yıkmamaya büyük özen göstermelidirler. Özellikle bir başka kadınla evlenmek için sebepsiz yere hanımını boşamak câiz görülmediği gibi, bir erkeğe ikinci eş olmak isteyen bir kadının da evlenmek için böyle bir şart ileri sürmesi helâl kabul edilmemiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz bunu çok beliğ bir tarzda ifade etmiş, "müslüman bir kadının, din kardeşi bir başka kadının çanağındaki nimeti kendi kabına doldurmak istemesin i" asla hoş karşılamamıştır. Çünkü nikâhlı olmak her iki taraf için de bir nimettir.
Hadisimiz de söz konusu edilen son yasak ise, müşteriyi aldatmak için hayvanın sütünü memesinde biriktirm ektir. Kolayca anlaşılacağı gibi bundan maksat, satacağı hayvanın bol süt verdiği intibâını uyandırmaktır. Böyle bir hayvanı satın alan kimse, hayvanın memesine bakarak aldığı için, onun az süt veren bir hayvan olduğunu görünce, dilediği takdirde bu hayvanı iâde etme hakkına sahiptir; çünkü aldatılmıştır. Bu ve benzer alış verişlerin hükmü fıkıh kitaplarımızda tartışılmış ve mezhep imamlarının farklı yaklaşımları delilleri yle ortaya konulmuştur. Ancak bizim burada o tartışmaların detayına girmemiz doğru olmaz. Şu kadarını ifade edelim ki, Peygamber Efendimiz'in yasakladığı şeylerden uzak durmak ve onun emirleri doğrultusunda hareket ederek sünnetine uymak, hem fert hem toplum olarak huzurlu bir hayat sürmemizin temelini teşkil eder.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Şehirlinin köylüye ve üreticiye ücretle simsarlık etmesi yasaklanmıştır.
2. Müşteri kızıştırmak ve bir mala rağbeti artırmak için hile yoluna baş vurmak câiz değildir.
3. Satış üzerine satış yapmak ve araya girerek bitmiş pazarlığı bozmak dinimizde yasaklanmıştır.
4. Dünür üzerine dünür göndermek haramdır.
5. Bir kadının, kendisiyl e evlenmek isteyen bir erkeğe, nikâhında olan hanımını boşamayı şart koşması câiz değildir.
6. Satışa arzedilec ek bir hayvanın sütünü sağmayıp memesinde biriktire rek alıcıyı aldatmak yasaklanmıştır. Böyle bir satıştan, alıcının dönme hakkı vardır.
7. Fert ve toplum olarak huzurlu bir hayat sürmek istiyorsa k, Peygamber Efendimiz'in emir ve yasaklarına riâyet etmek, sünnetine uymak gerekir.





ŞERİATIN İZİN VERDİĞİ YERLERDEN BAŞKA
ALANDA MALI TELEF ETMENİN YASAK OLUŞU
Hadisler




1785. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Şüphesiz Allah Teâlâ sizin için üç şeyden hoşnut olur, üç şeyden de hoşlanmaz. Sizin sadece kendisine ibadet etmenizde n, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamanızdan ve Allah'ın ipine sımsıkı sarılıp tefrikaya düşmemenizden hoşlanır. Dedi kodu yapmanızdan, çok sual sormanızdan ve malı telef etmenizde n de hoşlanmaz."
Müslim, Akdiye 10. Ayrıca bk. Mâlik, Muvatta', Kelâm 20; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 327, 360, 367
Açıklamalar
Allah'ın rızâsından, hoşnut olmasından maksat, O'nun emirlerin i yerine getiren, yasaklarından kaçınan kullarına verdiği mükâfat ve sevaptır. Allah'ın rızâ göstermemesinden, hoşnut olmamasından veya bazı hadislerd e ifade edildiği gibi kızmasından maksat ise, yasaklarına uyulmaması sebebiyle kula yazdığı günah ve bunun karşılığında kişinin göreceği cezâdır.
İbadet, kulluk demektir. Cenâb-ı Hakk'ın bütün mahlûkâtından üstün yarattığı insandan istediği ilk şey, Allah'ı bilip tanıması, O'na kulluk bilincine sahip olması ve sadece O'na ibadet etmesidir . İmanın ve İslâm'ın temel şartı, tevhid inancına sahip olmak ve ibadet edilecek yegâne mâbud olarak Allah'ı tanımaktır. İbadet, yani kulluk tabiri, sadece kişinin yapmakla mükellef olduğu belirli ibadetler i kapsamaz; bunun aksine, onun bütün hayatını Allah'ın emir ve yasakları doğrultusunda düzenlemesi anlamına gelir. Farz kılınmış olan ibadetler in gayesi, kişiyi bu hedefe ulaştırmaktır. Bu gerçeği kavrayan kimsenin  hayatının her anı kulluktan ibarettir . Tevhidi kavrayan, Allah'ı bilen, meşhur ve yaygın ifadesiyl e mârifetullaha ulaşan ve Allah'a kul olma şuuruna sahip olan bir insanın şirke düşmesi, gizli veya açık şekilde Allah'a herhangi bir şeyi ortak koşması düşünülemez. Allah'a şirk koşan kimse, tevhid inancından uzaklaşmış ve Rabbi ile  bağını koparmış olur. Çünkü tevhid ile şirk aynı kalpte birleşmez.
Allah'ın ipine sarılmaktan maksat, Allah'a verdiği sözde durmak, O'nun Kitab'ı olan Kur'an'a ve yegâne hak din olan İslâm'a sarılmaktır. Kur'an'a sarılan İslâm'ı hayatının düsturu edinmiş ve Cenâb-ı Hakk'ın emir ve yasakları doğrultusunda bir yola girmiş olur ki, bu yol sırât-ı müstakîmdir. Allah'ın Kitab'ı ve Resûlü'nün Sünnet'i bu en doğru yolun yegâne ve şaşmaz rehberidi r. Böyle bir yolda olanlar tefrikaya düşmezler; düşmemeleri gerekir.
Çünkü Allah Teâlâ "Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; tefrikaya düşüp parçalanmayın" buyurur [Âl-i İmrân sûresi (3), 103]. Şu halde tefrikala r Kur'an ve Sünnet'ten, İslâm'dan kaynaklan maz. Çünkü bunlar tefrikanın değil tevhîdin, birlik ve beraberliğin kaynağıdır. Ümmetin düştüğü tefrikala rın menşei Kur'an ve Sünnet dışı düşünce ve yönelişlerdir. İslâm tarihi boyunca ümmetin içinde görülen sapmaların, düşülen tefrikala rın sebepleri İslâm'dan uzaklaşma, bilerek ya da bilmeyere k düşmanın oyununa gelmedir. Bundan kurtulmanın çaresi de Kur'an ve Sünnet'e yönelmektir.
Allah'ın rızasına uygun olmayan işler, O'nun hoşnut olmadığı şeyler de vardır. Bunlardan biri, dedikodud ur. Dedikodu, kişinin kendisi içinde olmadığı halde başkalarının yapıp ettikleri ni, hiç kimseye faydası olmayan sözleri, gereksiz ve lüzumsuz konuşmaları tekrarlayıp durmaktır. Hadîs-i şerîfteki ifadesiyl e "kîl ü kâl", şunun bunun söylediği aslı astarı olmayan sözlerdir. Falan şöyle demiş, filan ona şu karşılığı vermiş şeklindeki faydasız konuşmaların tekrarının kişiye ve topluma kazandıracağı bir şey yoktur. "Her duyduğunu söylemek kişiye yalan olarak yeter" (Bagavî, Şerhu's-sünne, XIV, 319) hadisi de konumuza ışık tutar. Bu çeşit davranışlar kişilerin günaha girmesine, fertler arasında kin ve nefretin,  toplum içinde de huzursuzl uğun ve sevgisizl iğin artmasına sebep olur. Neticede toplum bir gıybet ve dedikodu çaresizliği içine düşer ve faydalı işler yapmaktan uzaklaşır. Günümüzde bunun acı örneklerini yaşamakta oluşumuz, konunun ne kadar önemli olduğunu gözlerimiz önüne sermekted ir.
Allah'ın hoşlanmadığı bir başka şey de lüzumsuz yere çok sual sormaktır. Aslında faydalı soru ilme katkı sağlar; Kur'ân-ı Kerîm insanları buna teşvik eder. "Sana sahâbîler ne infâk edelim diye sorarlar?" [Bakara sûresi (2), 215] ve "Bilmediğiniz şeyleri ehl-i ilimden sorunuz" [Nahl sûresi (16), 43] âyetleri buna delâlet eder. Fakat faydasız sualler hem kendisine soru sorulanı rahatsız eder hem de insanları gereksiz ve lüzumsuz şeylerle uğraşmaya sevkeder. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm, Resûl-i Ekrem Efendimiz'e gereksiz ve lüzumsuz sorular sorulmasını yasaklamıştır: "Ey iman edenler! Size açıklandığı takdirde hoşunuza gitmeyece k şeyleri sormayınız" [Mâide sûresi (5), 101]. Peygamber Efendimiz de "Benim size bıraktığım hususlard a, siz de beni kendi halime bırakınız" (Buhârî, İ'tisâm 2; Müslim, Fezâil 130) buyurarak, daha önceki ümmetlerin helâk oluş sebepleri nden birinin de peygamber lerine çok soru sormaları olduğunu belirtmiştir. Kitabımızın 158 ve 342 numaralı hadisleri nde bu konuyu yeterince açıklamıştık.
Peygamber Efendimiz'in bildirdiğine göre, Allah'ın razı ve hoşnut olmayacağı üçüncü husus malı telef etmektir. İmam Nevevî'nin hadisi burada zikretmes inin asıl sebebi de budur. Malı telef etmek, bir bakıma onu israf etmek olup, Allah'ın hoşlanmayacağı şekilde ve hoşlanmadığı yerde, dinin meşru kabul etmediği tarzda kullanmak tır. İslâm'ın kabul ettiği temel prensip, mal ve para, helâl yollardan kazanılıp yine helâl yerlere harcanmalıdır. Malın ve paranın önemi, kişinin beşerî ihtiyaçlarını temin etmesinin aracı olması, başkalarına muhtaç olup insanlara el açmasını önlemesinden kaynaklanır.
Mal ve paraya bir kutsallık izafe edilmesi veya en üstün değer gibi algılanması İslâm nazarında asla makbul sayılmaz. Malını telef edenler ve israf yoluna girenler Allah'ın kendileri ne vermiş olduğu nimete nankörlük etmiş sayılırlar. Böyleleri bir müddet sonra başkalarına muhtaç hale gelebilir ler. Çünkü dünya malı kişi için bir imtihan vesilesid ir. Allah'ın verdiği her nimeti yerli yerinde kullanmak gerektiğini, o nimeti veren Rabbimiz Kur'ân-ı Kerîm'de kullarına öğretmiştir. Her nimet gibi mal ve mülk de helâl veya haram yolda harcanabi lir. Mallarını helâl yollara sarfedenl er, büyük sevap kazanır, onu âhiret azığı haline getirmiş olurlar; haram yollarda tüketenler ise günah kazanır, âhiretlerini de perişan ederler. Bu sebeple Kur'an'ın en çok üzerinde durduğu konularda n biri de infâk, yani malını Allah yolunda sarfetmek tir. Harcamanın ölçüsü de Kur'an'da bize bildirilm iş olup, "Onlar mallarını harcadıkları zaman israf etmezler; cimrilik de göstermezler. İkisi arasında orta bir yol tutarlar" buyurulur [Furkân sûresi (25), 67]. (Hadisin farklı bir rivayetin in yorumu için bk. İ. Lütfi Çakan, Hadislerl e Gerçekler, II, 30-36.)
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Şu üç davranıştan Allah razı ve hoşnut olur:
* Allah Teâlâ'yı hakkıyla bilip, tanıyıp sadece O'na kulluk ve ibadet edilmesin den;
* Allah Teâlâ'ya hiçbir şeyin ortak koşulmamasından;
* Allah'ın ipi olan Kur'an'a ve İslâm'a sımsıkı sarılıp tefrikaya düşülmemesinden.
2. Şu üç çirkin davranıştan da Allah razı ve hoşnut olmaz:
* Kişinin dinine ve dünyasına fayda sağlamayan dedikodud an;
* Lüzumsuz ve gereksiz yere çok soru sormaktan;
* Malını harvurup harman savurarak, telef etmek ve israfa dalmaktan .









1786. Mugîre'nin kâtibi Verrâd şöyle dedi:
Mugîre İbni Şu'be, Muâviye radıyallahu anh'e gönderdiği bir mektubund a bana şöyle yazdırdı:
Nebî sallallah u aleyhi ve sellem her farz namazın ardından şöyle dua ederdi:
"Lâ ilâhe illallâhü vahdehü lâ şerîke leh. Lehü'l-mülkü velehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr. Allahümme lâ mânia limâ a‘tayte, ve lâ mu‘tiye limâ mena‘te; ve lâ yenfeu ze'l-ceddi minke'l-ceddü: Bir olan Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O'nun ortağı da yoktur. Mülk O'nundur. Hamd O'na mahsustur . O'nun her şeye gücü yeter. Allahım! Senin verdiğine engel olacak hiçbir güç yoktur. Senin vermediğini verecek de yoktur. Servet sahibi olanın serveti, senin yardımın yerine geçip kendisine bir fayda sağlamaz."
Mugîre, Muâviye'ye şunu da yazdı:
Resûl-i Ekrem, dedikodud an, malı telef etmekten, gereksiz yere çok soru sormaktan nehyederd i.
Ayrıca Peygamber imiz, analara itaatsizl ikten, kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekten, verilmesi gerekeni vermemekt en ve hakkı olmayan bir şeyi istemekte n de nehyederd i.
Buhârî, İ'tisâm 3, Rikâk 22; Müslim, Akdiye 12-14. Ayrıca bk. Buhârî, İstikrâz 19, Edeb 6
Verrâd
Meşhur sahâbî Mugîre İbni Şu'be'nin hem azatlı kölesi hem de kâtibidir. Efendisi Mugîre'nin yanında bazı tâbiîlerden de hadis nakletmiştir. İbni Hibbân onun sika bir ravi olduğunu söyler.
Allah ona rahmet etsin.
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz'in namazlarının ardından yaptığı bazı dualarına kitabımızın "Zikirler Bölümü"'nde 1411-1446 numaralı hadisler arasında yeterince yer verilmiş ve mahiyetle rine temas edilmişti. Hadisimiz de geçen bu duayı da 1419 numara ile orada aynen görmüştük.
Dedikodud an, malı telef etmekten ve lüzumsuz yere çok soru sormaktan sakınmanın gereğini, Cenâb-ı Hakk'ın bunlardan razı ve hoşnut olmadığını da bir önceki hadiste açıklamıştık. Nevevî'nin hadisi burada zikretmiş olması, yukarıdaki rivayette olduğu gibi malı telef etmenin, meşrû olmayan yollarda harcamanın yasaklandığının bu rivayette de belirtilm esi sebebiyle dir.
Hadisin son bölümünde yer alan analara itaatsizl iğin, kız çocuklarını diri diri toprağa gömmenin ve verilmesi gerekeni vermeyip, almaya hakkı olmayan şeyi istemenin yasaklandığını da 342 numaralı hadiste açıklamıştık. Anılan hadisleri n açıklamalarını bir kere daha okuyarak bu konularda bilgileri mizi tazeleyeb iliriz.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Sahâbe-i kirâm Resûl-i Ekrem Efendimiz'in sünnetini ve hadisleri ni öğrenmeye son derece düşkün idiler. Bu hadis, hadisleri derleyip toplama faaliyeti nin (tedvin) onlar döneminde başladığının bir delilidir .
2. Peygamber Efendimiz namazlarının arkasından birtakım dualar okurdu. Bizler de bu duaları öğrenip okumalıyız.
3. Dinimizde dedikodu, faydasız ve lüzumsuz soru sormak, malı meşrû olmayan yerlerde harcamak yasaklanmıştır.
4. Efendimiz, ana babaya itaatsizl iği, Arapların çirkin âdetlerinden biri olan kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi, verilmesi gereken bir hakkı vermemeyi ve hakkı olmayan bir şeyi istemeyi yasaklamıştır.



Çevrimdışı musluman

  • Musluman
  • ADMINISTRATOR
  • *
  • İleti: 11017
    • Rabbım duası kabul edilenlerden eylesin.
Ynt: 7.CILD
« Yanıtla #12 : 03 Temmuz 2005, 08:29:17 »
SİLÂHLA ŞAKALAŞMANIN YASAK OLUŞU
CİDDÎ VEYA ŞAKA OLARAK BİR MÜSLÜMANA SİLÂH VE
BENZERİ ŞEYLERLE İŞARET ETMENİN VE KININDAN ÇIKMIŞ
KILICI ALIP VERMENİN YASAKLIĞI
Hadisler







1787. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Sizden biriniz silâhını (ortaya çıkarıp) din kardeşine işaret etmesin. Çünkü o bilmez, belki şeytan silâhı elinden çıkarır da, bu yüzden cehennemi n bir çukuruna yuvarlanır."
Buhârî, Fiten 7; Müslim, Birr 126
Müslim'in bir rivayeti şöyledir:
Ebû Hüreyre dedi ki:
Ebü'l-Kâsım sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir kimse kardeşine bir demirle işaret ederse, elinden onu bırakıncaya kadar  melekler ona lânet eder. Ana baba bir kardeşine olsa bile."
Müslim, Birr 125. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 4
Açıklamalar
Müslümanları korkutmak, telaşlandırmak, onları tehdit etmek, eza ve cefa vermek, endişelendirmek gibi haller dinimizde yasaklanmıştır. Bir müslüman kardeşimize ciddî veya şaka olarak silâh çevirmek, her şeyden önce  onda bu olumsuz hislerin uyanmasına sebep olur. İnsanlar, böyle durumlard a hemen tepki gösterdikleri için aralarında birtakım huzursuzl uklar çıkar. Bir kimseye çevrilen silâh âniden ateşlenebilir veya ok yaydan fırlayabilir ve neticede sonu ölümle biten bir kaza meydana gelebilir . İstemeyerek ortaya çıkan bu durumun sebebi olarak hadisimiz de şeytan gösterilmiştir. Bu gerçeği toplumumu zda sıkça yaşadığımız düşünülürse hadisteki yasaklama nın ne kadar büyük hikmetler taşıdığı daha iyi anlaşılır. Bundan dolayıdır ki, silah boş bile olsa insanlara çevrilmesi halk arasında asla doğru bulunmaz ve "şeytan doldurur" denilir. "Silâhla şaka olmaz" atasözümüz de bu konuda ne kadar dikkatli olmamız gerektiğini gösterir. Bazı kere şaka olarak başlayan bir işin sonu çok ciddî boyutlara varabilir . Birtakım şakalaşmalar yüzünden çıkan kavgaların ne kadar ciddî ve acı neticeler doğurduğunu, hatta toplumlar arası silâhlı çatışmaların sebebini teşkil ettiğini tarihin silinmez hâfızası, sayfalarında bizim için korumakta dır. Hadisimiz deki "Ana baba bir kardeşine olsa bile" îkazı, silâh çevirme yasağının herkesi kapsadığını gösterir. Nitekim bazı kere kardeşin kardeşi, babanın çocuğu veya çocuğun babayı kaza ile vurduğu da bilinen ve görülen gerçeklerdendir. Oysa bunların olmasının tasavvuru bile insanı dehşete düşürür. Silâhla din kardeşini korkutan kimseye melekleri n lânet edeceğinin belirtilm esi bu çeşit hareketle rin haram olduğunun bir delili kabul edilir. Kişinin bu yüzden cehennemd e bir çukura düşebileceğinin hatırlatılması da işlenen bu haramın uhrevî boyutunu gözlerimiz önüne sermekted ir. Nesâî'nin Ebû Bekre'den rivayet ettiği bir hadise göre, Peygamber Efendimiz, bir müslümanın müslüman kardeşine silâhını işaret etmesi halinde her ikisinin cehennem uçurumu üzerinde bulunacak ları, neticede öldürme ve ölme gibi bir sonuç doğarsa, her ikisinin birlikte cehenneme yuvarlana cakları tehdidind e bulunmuştur (Bk. Nesâî, Tahrîm 29).
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. İslâm, insanları her türlü korku ve endişeden, tehdit ve tecavüzden korumayı hedefler.
2. Gerek ciddî gerek şaka ile olsun, bir müslümanın din kardeşine silâh çevirmesi yasaklanmıştır.
3. Toplum içinde gelişigüzel silâh taşımak doğru değildir.
4. Peygamber Efendimiz'in sünnetindeki tavsiyele re uymak, bizi huzurlu kılar.




1788. Câbir radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem, kınından çıkmış kılıcı elden ele vermeyi yasakladı.
Ebû Dâvûd, Cihâd 66; Tirmizî, Fiten 5
Açıklamalar
İslâm bir tedbir ve teennî dinidir. Bizim ilk bakışta hiç önemli görmediğimiz ve mühimsemediğimiz şeylerin bile derinleme sine bakıldığında hiç de küçümsenmeyecek sonuçları olabilir. İşte Allah'ın vahyi ile desteklen miş olan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bizleri hayatın her alanında irşad etmiş ve uyarmışlardır. Bizler bir kılıcı elden ele verirken kınında olup olmamasını önemli görmeyebilirdik. Ama kınından çıkarılmış son derece keskin, belki de zehirli bir kılıcın veya hançerin elden ele verilirke n kazara düşüvermesi yahut dikkatsiz lik sonucu insanın vücudunda açacağı bir yaranın hayatın sonu, ya da bir münakaşanın veya kavganın sebebi olabileceğini ilk anda aklımıza getiremey ebiliriz. Oysa bunlar hayatın yaşanmış gerçekleridir. Bu sebeple Efendimiz kılıcı elden ele verirken kınında olmasını tavsiye buyurmuşlar, kınından çıkmış vaziyette verilmesi ni yasaklamışlardır. Bu, dinimizin insanlar arası muâmelelerde ne kadar hassas davranılmasını istediğinin, ictimâî düzene ve birey hayatına verdiği önemin bir göstergesidir. Ayrıca kılıç ve benzeri kesici aletlerin keskin yerini değil, sapını veya kınını tutarak alıp vermek gerektiğinin de öğretimidir. Bu hadis, aynı zamanda bütün silâhların emniyeti sağlanmış olarak alınıp verilmesi ni de tavsiye etmiş olmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Müslümanlar, Kur'an ve Sünnet'te olan her emir ve yasağı önemsemelidir.
2. Kılıç ve hançer gibi kesici âletleri kınından çıkarılmış vaziyette elden ele vermek mekruhtur .
3. Kılıcı ve hançeri keskin olan ağız tarafından değil, sapından veya kınından tutmak tedbire uygundur.









EZANDAN SONRA MESCİDDEN
ÇIKMANIN MEKRUH OLUŞU
EZAN OKUNDUKTA N SONRA BİR ÖZÜR OLMADIKÇA
FARZ NAMAZ KILININCA YA KADAR MESCİDDEN ÇIKMANIN
MEKRUH OLDUĞU
Hadis





1789. Ebü'ş-Şa‘sâ şöyle dedi:
Biz Ebû Hüreyre radıyallahu anh ile birlikte mescidde oturuyord uk. O esnada müezzin ezan okudu. Bir adam kalkıp dışarıya doğru yürüdü. Ebû Hüreyre, o adamı mescidden çıkıncaya kadar gözüyle takip etti ve:
Bu adam, Ebü'l-Kâsım sallallah u aleyhi ve sellem'e isyan etti, dedi.
Müslim, Mesâcid 258. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 42; Tirmizî, Salât 36; Nesâî, Ezân 40; İbni Mâce, Ezân 7
Ebü'ş-Şa‘sâ
Adı Süleym İbni Esved'dir. Ebü'ş-Şa‘sâ onun künyesidir. Tâbiîn tabakasından olup Kûfe'lidir. Hz. Ömer, Abdullah İbni Mes'ûd, Huzeyfe, Ebû Zer ve Ebû Hüreyre gibi meşhur sahâbîlerden hadis rivayet etmiştir. Eş‘as İbni Kays ve İbrahim en-Nehaî gibi seçkin raviler ondan hadis nakletmiştir. Hadis âlimleri onun sika bir ravi olduğunu belirtirl er. 82 (701) senesinde vefat etmiştir.
Allah ona rahmet etsin.
Açıklamalar
Ebû Dâvûd rivayetin de bu olayın bir ikindi namazında cereyan ettiği belirtili r. Ebû Hüreyre'nin bu hadisi mâna ve mâhiyet itibariyl e merfû yani Resûl-i Ekrem'e izafe edilen bir rivayetti r. Çünkü bunun gibi ibadetler imizle ilgili konularda Ebû Hüreyre veya başka herhangi bir sahâbînin hüküm verme yetkisi yoktur. Nitekim hadisin Ahmed İbni Hanbel'in Müsned'indeki rivayetin de, Ebû Hüreyre'nin şöyle dediği nakledili r:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem bize şöyle emretti: "Siz namazda iken farz namaz için ezan okunduğu zaman herhangi biriniz namazını kılıncaya kadar dışarıya çıkmasın" (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 537; Tebrîzî, Mişkâtü'l-Mesâbîh, I, 337). Ezân bazı kere kâmet mânasında kullanılmaktadır. Burada da öyle olması gerekir.
Çünkü mescidde bulunan bir kimseye, ezanın okunmasıyla namaz farz olmaz. Namaz ancak kâmet getirilir ken farz olur. Belki o devirlerd e namazın hemen arkasından kâmet getirildiği için böyle ifade edilmiş olabilir. Çünkü bilindiği gibi Efendimiz zamanında sahâbîler, sünnet ve nâfile namazlarını evlerinde kılmakta, mescide farz namaz kılmak için gelmekte idiler.
Bir özrü olan kimse ise gerek ezan okunurken gerek kâmet getirilir ken mescidden dışarı çıkabilir. Bu özür, hastalık, zarûrî bir ihtiyaç veya abdest yenilemey i gerektire n bir durum olabilir. İster fert olarak ister cemaatle namaz kılınacak olsun, ezan okunur veya kâmet getirilir ken özürsüz olarak camiden çıkmak mekruhtur .
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Peygamber Efendimiz, mescidde bulunan bir kimsenin ezan okundukta n veya kâmet getirildi kten sonra özürsüz olarak dışarı çıkmasını hoş görmemiştir.
2. Gerek fert gerek cemaat olarak, ezan okunup kâmet getirildi kten sonra farz namaz kılınmadan özürsüz olarak camiden dışarı çıkmak mekruhtur . Bu Hz. Peygamber'e itaate aykırı düşer.

















ÖZRÜ OLMAKSIZI N GÜZEL KOKUYU
REDDETMENİN MEKRUH OLDUĞU
Hadisler



1790. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Güzel bir koku ikram edilen kimse onu reddetmes in; çünkü onun taşınması  kolay, kokusu güzeldir."
Müslim, Elfâz 20. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tereccül 6
Bir sonraki hadisle beraber açıklanacaktır.




1791. Enes İbni Mâlik radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallah u aleyhi ve sellem güzel kokuyu reddetmez di.
Buhârî, Hibe 9, Libâs 80. Ayrıca bk. Tirmizî, Edeb 37
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz, azlığına, çokluğuna, cinsine ve çeşidine bakmaksızın meşrû olmak şartıyla kendisine ikram edilen hediyeyi kabul ederlerdi . Güzel koku da yükte hafif, fakat ikram olarak güzel bir hediye olduğu için Efendimiz onu hiçbir zaman reddetmem iştir. Bu kadar da değil, bir çok sahih rivayette hem erkekler hem de kadınlar için güzel kokunun Peygamber imiz tarafından tavsiye edildiğini görürüz. Ancak onun ne zaman ve ne şekilde kullanılacağı hususu da birtakım kaidelere bağlanmıştır. Söz gelimi, erkekleri n cuma ve bayram günlerinde, ilim ve zikir meclisler inde güzel koku sürünmeleri müstehap kabul edilmiştir. Kadınların mescide veya herhangi bir yere giderken koku sürünmeleri ise mekruhtur . Onların evlerinde, kocalarının yanında güzel kokular sürünüp süslenmeleri müstehap kabul edilir. Güzel kokuyu kabul etmemenin mazereti, hac ve umre esnasında ihramda olmak, kokunun birinden çalınmış olması veya herhangi bir rahatsızlığa sebebiyet vermesi gibi durumlardır. Bunun dışında güzel koku ikramını reddetmek uygun görülmemiş, mekruh kabul edilmiştir. İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan nakledild iğine göre Resûl-i Ekrem Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur: "Üç şey reddedilm ez: Yastık, güzel koku ve süt" (Tirmizî, Edeb 37).
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Peygamber Efendimiz, meşrû olan her çeşit hediyeyi kabul etmiştir.
2. Resûl-i Ekrem Efendimiz güzel koku ikramını reddetmem iştir.
3. Güzel koku ikramı bir hediye olup reddedilm esi mekruhtur .





KİŞİYİ YÜZÜNE KARŞI ÖVMEK
KENDİNİ BEĞENMESİNDEN VE BENZERİ HALLERİNDEN
KORKULAN KİMSEYİ YÜZÜNE KARŞI ÖVMENİN MEKRUHLUĞU, BU HUSUSTA GÜVENİLEN KİMSEYİ ÖVMENİN CÂİZ OLDUĞU
Hadisler




1792. Ebû Mûsâ el-Eş'arî radıyallahu anh şöyle dedi:
Nebî sallallah u aleyhi ve sellem, bir adamın bir kişiyi övdüğünü ve övmede çok ileri gittiğini işitti. Bunun üzerine:
"Adamı mahvettin iz (veya adamın bel kemiğini kırdınız)" buyurdu.
Buhârî, Şehâdât 17, Edeb 54; Müslim, Zühd 67
Bir sonraki hadis ile beraber açıklanacaktır.






1793. Ebû Bekre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallah u aleyhi ve sellem'in yanında bir adamdan bahsedilm iş ve orada bulunan bir kişi o adamı aşırı şekilde övmüştü. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
"Yazık sana! Arkadaşının boynunu kopardın" buyurdu ve bu sözünü defalarca tekrarladı. Sonra da:
"Şayet biriniz mutlaka arkadaşını methedece kse, eğer söylediği gibi olduğuna da gerçekten inanıyorsa, zannederi m o şöyle iyidir, böyle iyidir, desin. Esasen onu hesaba çekecek olan Allah'tır ve Allah'a karşı hiç kimse kesin olarak temize çıkarılamaz" buyurdu.
Buhârî, Şehâdât 16, Edeb 54; Müslim, Zühd 65. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 9; İbni Mâce, Edeb 36
Açıklamalar
İmam Nevevî'nin koyduğu başlıktan da anlaşılacağı gibi, yüzüne karşı övülmesi yasaklana n kimseler olduğu gibi, övülmesinde sakınca görülmeyenler de vardır. Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde bir kimseyi yüzüne karşı övmenin câiz olduğunu ifade eden birçok hadis bulunmakt adır. Burada "Yasaklar Bölümü" işlenilmekte olduğu için bir kimseyi methetmek le ilgili olan rivayetle r zikredilm emiştir. İslâm âlimleri bu hadisler arasında herhangi bir çelişki görmezler. Şayet bir insanı yüzüne karşı methetmek onun kendini beğenmesine, kibirleni p gururlanm asına, şımarmasına ve bu sebeple fitneye düşmesine sebep olacaksa, onu yüzüne karşı övmek yasaklanmıştır. Ayrıca bir insanı övmede çok aşırı gitmek de hoş karşılanmamıştır.
Buna karşılık takvâ sahibi, aklı başında, gururlanıp kibirlenm esinden ve şımarmasından endişe edilmeyen kimseleri n methedilm esinde ise bir sakınca görülmemiş; bu hareket iyileri ve iyilikler i teşvik olarak değerlendirilmiş ve hatta müstehap olduğu söylenilmiştir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz bizzat kendisi sahâbîlerden bir çoğunu övüp methetmiş, onların güzel hasletler ini öne çıkarmış ve kendileri ni topluma örnek insanlar olarak takdim etmiştir. Hadis kitaplarımızın "Fezâil" ve "Fezâilü'l-ashâb" bölümlerinde bunun en güzel ve eskimez misâllerini görürüz. Aynı şekilde, Efendimiz'in sağlığında Hassân İbni Sâbit, Kâ‘b İbni Züheyr ve Abdullah İbni Revâha gibi ashâbın en seçkin şâirleri Resûl-i Kibriyâ'yı methedip öven şiirler söylemişler ve Efendimiz onlara herhangi bir müdahalede bulunmamıştır. Onların yolunu takip eden yüzlerce şâir de çeşitli dillerde bu güne kadar Resûl-i Zîşân'ı öven binlerce na‘t ve kasîde yazmışlardır.
İnsanların faziletli olup olmadıklarına bakmaksızın, bir takım dünyalık manfaatle r elde etmek için hiçbir üstün meziyeti olmayan mevki ve makam sahipleri ni, mal ve mülk ehli zenginler i övenler şiddetle kınanmıştır. Böylelerine meddâh, dalkavuk, çığırtkan ve yağcı gibi adlar verilir. Böyle kimseler nice değersiz insanı üstün göstermek, bayağı kişileri faziletli kimselerm iş gibi takdim etmek suretiyle, onları şımartıp baştan çıkarmanın yanında topluma da en büyük zararı verirler. Çünkü bu gibi durumlard a İslâmî ve insânî değerler alt üst olur; kötüler öne geçirilirken dürüst ve haysiyetl i kişiler kenara itilir. Bu ise her toplum için en büyük felâketlerden biridir. İşte Resûl-i Ekrem tarafından yasaklanmış olan meddahlık, dalkavukl uk budur.
Bu açıklamalardan sonra, Peygamber Efendimiz'in yüzüne karşı övülen kimsenin helâk olmasından veya aynı anlamda olmak üzere bel kemiğinin veya boynunun koparılmasından bahsetmes inin anlamını daha iyi kavramış olmaktayız. Övgüye lâyık olmayan veya haddinden fazla övülen kimsenin kendisini gerçekten öyle zannetme ve bu yüzden nefsini muhasebe ve murakabe etmekten, tövbeye yönelmekten vazgeçme tehlikesi vardır. Bu ise onun için bir ölüm demektir.
Ebû Bekre'nin rivayetin de, Resûl-i Ekrem'in huzurunda metheden ve methedile n kişilerin kimlikler i belirtilm emiştir. Böyle durumlard a aslolan kişilerin kimlikler i değil, hareketin doğru veya yanlış olduğunun ortaya konulmasıdır. Fakat Bedreddin el-Aynî, metheden zâtın meşhur sahâbî Mihcen İbni Edra‘ el-Eslemî, methedile nin de Tebük Gazâsı'nda vefat eden Zülbicâdeyn diye anılan Abdullah İbni Afîf el-Müzenî olduğunu söyler. Bir insanı mutlaka methedece ksek, hakkında kesin bilgi sahibi olduğumuz güzel hasletler ini ve bunlardan yola çıkarak kendisi hakkındaki kanaatler imizi ortaya koymalıyız. Bize gizli olan yönlerini öne geçirmemeliyiz. Çünkü kişinin gizli hallerini, kalbini, gönlünü, niyetini ve kafasından geçirdiklerini ancak Allah bilir. İnsanları Allah'a karşı tezkiye edip, temize çıkarmak ve onların âhiret yurdundak i mevki ve makamlarıyla ilgili kesin hükümler vermek câiz değildir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Kibirleni p gururlanm asından, şımarıp fitneye düşmesinden korkulan kimseyi yüzüne karşı övmek yasaklanmıştır.
2. Takvâ ehli, kibirlenm esinden ve şımarmasından korkulmay an faziletli kimseleri övmekte bir sakınca yoktur.
3. Meddahlık, dalkavukl uk ve çığırtkanlık dinimizde câiz görülmeyen kötü hasletler dir.
4. Bir kimse övülürken, onda mevcut olan sıfatlar anılmalı, niyeti, zihninden geçirdikleri ve kalbinde gizlediği sırları Allah'a havale edilmeli ve hiç kimse Allah'a karşı kesin ifadelerl e tezkiye edilmemel idir.






1794. Hemmâm İbni Hâris'in Mikdâd radıyallahu anh'den rivâyet ettiğine göre, bir adam Osman radıyallahu anh'i övmeye başlayınca, Mikdâd da dizleri üstüne çökerek metheden kişinin yüzüne çakıl taşları atmaya başladı. Bunun üzerine Hz. Osman ona:
– Ne yapıyorsun öyle? deyince Mikdâd:
– Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem: "Meddahları gördüğünüz zaman yüzlerine toprak serpiniz" buyurdu, diye cevap verdi.
Müslim, Zühd 69. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 9; Tirmizî, Zühd 55; İbni Mâce, Edeb 36
Hemmâm İbni Hâris
Tâbiîn neslinin önde gelen âlimlerinden olup, Kûfe'lidir. İlim ehli olmasının yanında ibadete düşkün bir kimse idi. Hadis âlimleri onun güvenilir bir ravi olduğunu söylemişlerdir. Kütüb-i Sitte ravilerin den biri olan ve meşhur sahâbîlerden hadis rivayet eden Hemmâm 65 (684) senesinde vefat etti.
Allah ona rahmet eylesin.
Açıklamalar
Yukarıdaki hadisleri açıklarken ifade ettiğimiz gibi, meddahlar ve dalkavukl ar dünyalık bir şeyler elde etmek için birtakım insanları lâyık olmadıkları ve hak etmedikle ri şekilde öven kimselerd ir. Onların yüzüne toprak serpmek, bekledikl eri dünyalığı elde edemeyece klerini kendileri ne göstermek anlamındadır, diyenler olduğu gibi, meşhur sahâbî Mikdâd gibi hadisi gerçek hali üzere kabul edip meddahların yüzüne toprak serpenler de olmuştur. Bazı hadis şârihleri de bunun hem methedene hem de methedile ne topraktan yaratıldıklarını ve mütevâzi olmaları gerektiğini, kendileri ni büyük görmemeleri icap ettiğini hatırlatma anlamında olduğunu söylemişlerdir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Meddah ve dalkavukl ara değer vermemek ve bu çirkin davranışlarını mükâfatlandırmamak gerekir.
2. Meddah ve dalkavukl arın yüzüne toprak serpmek, onların yalanlarına ve bu yolla dünyalık elde etmelerin e mâni olmak demektir.
BULAŞICI HASTALIK OLAN YERDEN
DIŞARI KAÇMANIN VE BÖYLE BİR YERE
GİRMENİN MEKRUH OLDUĞU
   Âyetler

1. "Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile."
Nisâ sûresi (4), 78
Âyet-i kerîmenin devamı şöyledir: "Kendileri ne bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır" de. Bu topluma ne oluyor ki, hiç söz anlamaya yanaşmıyorlar."
İnsan yıldızlara çıksa, başka gezegenle re gitse,  gökdelenlerin en üst katında, en sağlam kalelerde, en lüks saraylard a da olsa ölüm onu her yerde yakalar. Bu sebeple ölümden korkmanın hiçbir anlamı yoktur. Mühim olan, ölüme her an hazır olmak, dünya hayatına bağlanıp kalmamak, üzerimize düşen vazifeler i eksiksiz yerine getirmekt ir.
Bu âyetin iniş sebebi hakkında şöyle bir rivayet vardır: Resûl-i Ekrem Efendimiz Medine'ye geldiğinde orada bolluk ve ucuzluk olmuştu. Peygamber imiz insanları İslâm'a davet etmeye başlayınca yahudiler in inadı ve münafıkların nifakı ortaya çıkmış, o sıralarda kıtlık ve pahalılık görülmeye başlamıştı. İşte o zaman yahudi ve münafıklar, "Biz böyle uğursuz adam görmedik. Bu geleli meyveleri miz azaldı ve fiyatlar arttı, pahalılık çoğaldı" dediler. Bolluğu ve ucuzluğu Allah'a, darlığı ve pahalılığı peygamber e isnad ettiler. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Cenâb-ı Hak bu gerçeğin iç yüzünü bir başka âyette şöyle açıklar: "Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, ora halkını (peygamber lere baş kaldırmalarından ötürü bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır" [A‘râf sûresi (7), 94].


2. "Kendi elleriniz le kendinizi tehlikeye atmayınız."
Bakara sûresi (2), 195
Cenâb-ı Hak, Bakara sûresi'nin bundan önceki bir kaç âyetinde Allah yolunda cihadın önemini, zaruretin i ve müşriklere karşı takınılacak tavrı açıklar. Bu âyet-i kerîmenin baş tarafında da Allah rızâsı için harcamayı emreder. İnsanın başına gelen musîbetler ve kötülükler, karşılaştığı tehlikele r ve uğradığı sıkıntılar çok kere kendi ihmalleri nin ve hatalarının sonucudur . Sadece dünyalık elde etme, para pul peşinde koşma, sıkıntılara göğüs germeme ve rahatına düşkün olma, insanları ve toplumları esaret ve mahkûmiyete sürükler.
İşte bu âkibet aklı başında ve hürriyetine düşkün bir insan için en büyük tehlikedi r. Müfessirler, Allah yolunda cihaddan ve cephede çarpışmaktan, Allah'ın rızâsı uğrunda mal harcamakt an kaçınmanın büyük bir tehlike olduğunu hatırlatmış olması bu âyetin nüzul sebebidir, derler. Bir hadiste, elleriyle kendini tehlikeye atmanın, günah işlemek suretiyle Allah'ın af ve mağfiretinden ümidini kesmek anlamına geldiği beyan buyurulmuştur. (Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, X, 45).
Düşman karşısında bilinçsizce harbe atılmak, kazanma şansı olmayan ve ölümü açıkça davet eden bâdirelere girmek de kendi elleriyle kendini tehlikeye atmanın bir başka çeşidi kabul edilir. Bu çeşit tedbirsiz likler yasaklanmıştır. Âhiretteki cezasını bile bile günah işlemek, günahta ısrar etmek, haramlara dalmak da kendi eliyle kendini tehlikeye atmaktan başka bir şekilde açıklanamaz.
Hadisler

























1795. İbni Abbâs radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre, Ömer İbni Hattâb radıyallahu anh Şam'a doğru yola çıktı. Serg denilen yere varınca, kendisini orduların başkomutanı Ebû Ubeyde İbni Cerrâh ile komuta kademesin deki arkadaşları karşıladı ve Şam'da vebâ hastalığı başgösterdiğini ona haber verdiler. İbni Abbâs'ın dediğine göre, Hz. Ömer ona:
– Bana ilk muhacirle ri çağır, dedi; ben de onları çağırdım. Ömer, onlarla istişare etti ve Şam'da vebâ salgını bulunduğunu kendileri ne bildirdi. Onlar, nasıl hareket edilmesi gerektiğinde ihtilaf ettiler. Bazıları:
– Sen belirli bir iş için yola çıktın; geri dönmeni uygun bulmuyoru z, dediler. Bazıları da:
– Halkın kalanı ve Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'in ashabı senin yanındadır. Onları bu vebânın üstüne sevketmen izi uygun görmüyoruz, dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer:
– Yanımdan uzaklaşınız, dedi. Daha sonra:
– Bana ensarı çağır, dedi; ben de onları çağırdım. Fakat onlar da muhacirle r gibi ihtilâfa düştüler. Hz. Ömer:
– Siz de yanımdan gidiniz, dedi. Sonra:
– Bana Mekke'nin fethinden önce Medine'ye hicret etmiş olan ve burada bulunan Kureyş muhacirle rinin yaşlılarını çağır, dedi. Ben onları çağırdım; onlardan iki kişi bile ihtilaf etmedi ve:
– Halkı geri döndürmeni ve bu vebânın üzerine onları götürmemeni uygun görüyoruz, dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer insanlara seslendi ve:
– Ben sabahleyi n hayvanın sırtındayım, siz de binin, dedi. Ebû Ubeyde İbni Cerrâh radıyallahu anh:
– Allah'ın kaderinde n mi kaçıyorsun? dedi. Hz. Ömer:
– Keşke bunu senden başkası söyleseydi ey Ebû Ubeyde! dedi. Ömer, Ebû Ubeyde'ye muhalefet etmek istemezdi . Sözüne şöyle devam etti:
– Evet Allah'ın kaderinde n yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz. Ne dersin, senin develerin olsa da iki tarafı olan bir vadiye inseler, bir taraf verimli diğer taraf çorak olsa, verimli yerde otlatsan Allah'ın kaderiyle otlatmış; çorak yerde otlatsan yine Allah'ın kaderiyle otlatmış olmaz mıydın?
İbni Abbâs der ki:
– O sırada, birtakım ihtiyaçlarını karşılamak için ortalarda görünmeyen Abdurrahm an İbni Avf radıyallahu anh geldi ve:
– Bu hususta bende bilgi var; Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'i:
"Bir yerde vebâ olduğunu işittiğinizde oraya girmeyini z. Bir yerde vebâ ortaya çıkar, siz de orada bulunursa nız, hastalıktan kaçarak oradan dışarı çıkmayınız" buyururke n işitmiştim, dedi.
Bunun üzerine Ömer radıyallahu anh Allah'a hamd etti ve oradan ayrılıp yola koyuldu.
Buhârî, Tıb 30; Müslim, Selâm 98
Bir sonraki hadisle beraber açıklanacaktır.




1796. Üsâme radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir yerde bulaşıcı hastalık ortaya çıktığını duyduğunuz zaman oraya girmeyini z. Bulunduğunuz yerde bulaşıcı bir hastalık ortaya çıkarsa, oradan da çıkmayınız."
Buhârî, Tıb 30; Müslim, Selâm 100
Açıklamalar
Vebâ ve tâun, bir hastalık adı olarak kullanılırsa da, bütün bulaşıcı hastalıkları kapsayıcı bir mâna genişliğine sahip oldukları için, çoğu kere bu ikinci anlamıyla kullanılmışlardır. İbni Esîr, tâunu tarif ederken, "Havayı, mizâcı, bedeni ifsad eden umûmî bir hastalıktır" der. Bu sebeple tâun denilen bulaşıcı hastalıklara yakalanan ların sadece elbise ve eşyalarından, onlarla temastan değil, aynı zamanda nefesleri nden de sakınmak gerekir. Hz. Ömer'in Şam yolculuğu hicretin 17 veya 18. senesinde dir. Bu yolculuğun gayesi, halkın genel durumunu, yönetenlerle yönetilenlerin uyum içinde olup olmadıklarını teftiş etmekti. Daha önce 16 senesinde, Hz. Ebû Ubeyde Beyt-i Makdis'i kuşattığı zaman da teftişe çıkmış, Kudüslüler sulh anlaşmasını Hz. Ömer'le yapmışlardı.
Serg, Şam'dan Hicaz'a giden yol üzerinde bir kasabanın adıdır. Ebû Ubeyde'nin orayı fethettiği söylenir. Ebû Ubeyde, Şam orduları genel komutanı idi. Bu görev daha önce Hz. Ebû Bekir'in hilafet yıllarında Hâlid İbni Velîd'e verilmişti. Hz. Ömer onun yerine Ebû Ubeyde'yi getirdi; Hâlid'i de onun emrine verdi. Onun diğer komutan arkadaşları Hâlid İbni Velîd, Yezîd İbni Ebû Süfyân, Şürahbil İbni Hasene ve Amr İbni Âs'dır. Şam, bu günkü Suriye, Filistin, Ürdün ve Irak'ın bir bölümünü kapsayan geniş bir bölgenin adıdır.
Serg kasabasında Hz. Ömer'e haber verilen vebâ, İslâm devletind e ortaya çıkan ilk yaygın bulaşıcı hastalık kabul edilir. Kaynaklar, Şam topraklarında bu hastalıktan otuz bin kişinin öldüğünü kaydederl er. Hz. Ömer'in vardığı sıralarda bu ölüm olaylarının yaygın olarak devam ettiği bilinmekt edir. Onun bu topraklar a girip girmeme konusunda ki tereddüdünün sebebi de budur.   
Hz. Ömer, bireyler ve toplum açısından herkesi ilgilendi ren bir konuda karar vermek için Kur'an ve Sünnet'in temel prensibin i uygulamıştır. Ashâb-ı kirâm ile istişare etmiş ve onların her seviyedek i gruplarını ayrı ayrı huzuruna dâvet ederek kendileri yle konuşup tartışmıştır.
Neticede sahâbe çoğunluğunun geriye dönme arzusunda olduklarını tesbit etmiş, bunun tedbire uygun olduğunu düşünmüş, kendi ictihadı da aynı yönde olduğu için kararını bu doğrultuda vermiştir. Abdurrahm an İbni Avf'ın naklettiği hadis üzerine Hz. Ömer'in Allah'a hamdetmes inin sebebi, kendi ictihadının Resûl-i Ekrem Efendimiz'in sünnetine uygun düşmesinden dolayıdır. Çünkü Hz. Ömer'in Peygamber Efendimiz'in sünnetine uygun düşmeyen ictihadla rından derhal vazgeçtiği bilinen gerçeklerden idi.
Halife Ömer'in Ebû Ubeyde'nin "Allah'ın kaderinde n mi kaçıyorsun?" sözüne hayıflanması, bunca ilim ve fazilete sahip bir kişiden böyle bir tavır beklememe sinden dolayıdır. Ona verdiği cevap ise son derece açık bir kıyas olup, geri dönmenin kaderi değiştirmek anlamına gelmediğini, fakat ihtiyatla hareket etmenin Allah'ın emri olduğunu ortaya koyar. Çünkü bir insan zarar veren, helâk eden her şeyden kaçınmak zorundadır. Buna rağmen her şey Allah'ın kaza ve kaderi ile olur. Fakat insan tedbir almazsa Allah katında sorumlu olur. Dönmek veya dönmemek de Allah'ın kaderine dahildir. Binaenale yh bir insanın bütün hareketle ri kader çerçevesinde cereyan eder; fakat bu, tedbirden yüz çevirmek ve ihtiyatı elden bırakmak anlamına gelmez.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Bulaşıcı hastalık olan bir yere girmemek, böyle bir hastalığın ortaya çıktığı yerden de hastalıktan kaçarak çıkmamak gerekir. Bu dinimizin koruyucu hekimlik konusunda ki önemli kurallarından biridir. Günümüz tıbbında buna karantina denilmekt edir.
2. Sorumlulu k duygusuna sahip bir yönetici, halkın durumunu yerinde görmek, yönetenlerle yönetilenlerin arasının nasıl olduğunu öğrenmek için ülkesini teftişe çıkabilir.
3. Halkın ve görevlilerin yöneticileri karşılamaya çıkması ve onlara memlekett e olup bitenleri haber vermesi, memleketi n selâmeti açısından önemli bir görevdir. 
4. Ülkeyi ve orada yaşayan insanları ilgilendi ren olaylar konusunda ilim ehli ve sorumlulu k hissi taşıyan insanlarl a istişarelerde bulunmak müstehaptır.
5. Kıyas yapmak ve neticede onunla amel etmek câizdir.
6. Fertlerin ve toplumun helâkine sebep olacak şeylerden kaçınmak ve bu yönde gerekli tedbirler i almak yöneticilerin görevlerinden biridir.
7. Haber-i vâhid dediğimiz, bir kişinin diğer bir kişiden rivayet ettiği haberle amel etmek câiz ve makbuldür.














SİHİR VE BÜYÜ YAPMANIN
KESİNLİKLE HARAM OLDUĞU
Âyet

"Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Fakat şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı."
Bakara sûresi (2), 102
Âyet-i kerîmenin tamamının anlamı şöyledir: "Süleyman'ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tâbi oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Fakat şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil'de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirilen i öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız, demeden hiç kimseye sihir ilmini öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekten, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezle r. Onlar, kendileri ne fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların âhiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmekted irler. Karşılığında kendileri ni sattıkları şey ne kötüdür. Keşke bunu anlasalar dı."
Bu âyet ve konunun önemi münasebetiyle sihir hakkında özet bilgi sunmayı uygun görmekteyiz. Çünkü bu konu tarih boyu insanların ilgi alanı olmaya devam ettiği gibi,  günümüz toplumlarında da canlılığını korumakta dır. Sihir, lugat anlamı itibariyl e sebebi gizli ve üstü kapalı olan şey demektir. Din örfünde, sebebi gizli olan ve gerçeğin aksine tahayyül olunan gözbağcılık, şarlatanlık, hilekârlık gibi şeyler sihirdir. Bu açıdan herhangi bir niteleme olmaksızın sadece sihir denilince, hem sihir hem de onu yapan kimse hakkında bir kötüleme ve kınama ifade eder. Nitelendi rilmek suretiyle övülen bir hususta da sihir kelimesi kullanılabilir. Nitekim Peygamber Efendimiz'in huzuruna gelen iki kişiden biri güzel konuşmasıyla oradakile ri etkilediği için, Efendimiz "Beliğ olan sözlerden bir kısmı vardır ki, muhakkak sihir gibi etkilidir" buyurmuştur (Buhârî, Tıb 51; Müslim, Cum'a 47; Ebû Dâvûd, Edeb 56; Tirmizî, Birr 79) .
Sihir ve sihirbazlığın tarihi, insanlık tarihinin en eski medeniyet lerinden birini kurmuş olan Keldânîler zamanına kadar uzanır. Bâbil ülkesinde yerleşmiş olan Keldânîler, yıldızlar ve gezegenle rle ilgili gök bilimleri nde son derece ileri idiler. Bu durum onları yıldızlara ibadet etmeye bile götürmüştü. Bunlar, Kur'an'ın ifadesiyl e Sâbie adıyla anılmışlardır. Bir kısım âyetlerde Sâbiîlerden ve onların özelliklerinden bahsedili r [Bk. Bakara sûresi (2), 62; Mâide sûresi (5), 69; Hac sûresi (22), 17]. Onlar, bütün olayların cereyanını yıldızlara bağlamışlar; hayrın ve şerrin, fayda ve zararın, mutluluk ve kederin kaynağının yıldızlar olduğuna inanmışlardır. Bu sebeple yıldızlardan her biri namına putlar yapmış ve heykeller dikmişlerdir. Bu bir ihtisas sapkınlığı idi. Onların arasında sihir ve sihirbazlık da çok yaygın idi. Bu konudaki tafsilat Kur'ân-ı Kerîm tefsirler inde ilgili âyetler açıklanırken genişçe yer alır. Onları bu yanlış itikatlarından ve düştükleri sapıklıktan kurtarmak üzere Cenâb-ı Hak kendileri ne İbrâhim aleyhisse lâm'ı peygamber olarak göndermişti. Buna rağmen onlar inkârlarına devam ettiler ve bu büyük peygamber i ateşe attılar. Fakat Cenâb-ı Hak peygamber ine o ateşi bir gül bahçesi kılıp onu kurtardı ve Şam tarafına hicret etmesini kendisine emretti.
Sihir ve sihirbazl ar tarihinin ikinci bir safhası da Mısır'da Mûsâ aleyhisse lâm'la Firavun'un sihirbazl arı arasında cereyan eden olaylardır. Kur'ân-ı Kerîm'in A‘râf (bk. özellikle 109-124. âyetler) ve Tâhâ (bk. özellikle 60-73. âyetler) sûrelerinde bu olaylara temas edilir, gerçekler ibretli ve hikmetli bir tarzda sanki bu gün oluyormuşçasına gözler önüne serilir. Bu âyetlerden açıkça anlaşılacağı gibi Mısır sihirbazl arı halka karşı son derece esrarengi z bir tarzda gözbağcılık eder, hayali şeyleri hakikat şeklinde gösterirlerdi. Cenâb-ı Hak, onların bu aldatmaca larını ve şarlatanlıklarını ortaya çıkarmak ve insanları sapmalard an koruyup doğru yola davet etmek üzere Mûsâ aleyhisse lâm'ı peygamber olarak gönderdi. Ona mûcize olarak da asâyı vermişti. Onun asâsı sihirbaz ve büyücülerin bütün hesaplarını bozmakta idi. Neticede en önde gelen büyücü ve sihirbazl ar, Firavun'un tehdidine ve öldürülme pahasına Mûsâ aleyhisse lâm'ın dinini kabullene rek Allah'a iman edip secdeye kapandılar. Buna da bir ihtisas hidâyeti denilebil ir.
Sihirbazlığın çok yaygın olduğu dönemlerden biri de Süleyman aleyhisse lâm zamanı idi. Onun zamanındaki sihirbazl ar arasında şeytanı aratmayac ak kadar hilekâr ve oyunbaz birtakım sanatkârlar vardı. Bunların içinde her türlü inşaat kalfaları, duvar ustaları, mimarlar, deniz dalgıçları, birtakım sosyal sınıflara mensup kimseler bulunmakt aydı. Sâd sûresi'nin 37. âyeti buna işaret eder. Bu sihirbazl ar bir ara o kadar ileri gittiler ki, Süleyman aleyhisse lâm'ın saltanatını elinden almaya muvaffak oldular. Daha sonra Allah'ın yardımı ile Süleyman aleyhisse lâm onlara galebe etti. İşte buradaki açıklamaları yapmamıza vesile olan ve yukarıda meâlini verdiğimiz Bakara sûresi'nin 102. âyeti bu gerçeği ifade eder. Yahudiler arasında sihir ve büyücülük çok yaygın idi. Onlar Süleyman aleyhisse lâm'ın büyük bir büyücü olduğuna inanıyorlardı. Hükümdarlığı büyü ile elde ettiğini, hayvanlar a ve cinlere büyü ile hükmettiğini iddia ediyorlar dı. Yahudiler Süleyman aleyhisse lâm'ı bir peygamber değil, sadece bir hükümdar olarak kabul etmekte idiler. 
Vahiy kaynağından uzak olan şeytanlar, cereyan eden ve edecek olan olaylar hakkında kulak hırsızlığı ile birtakım bilgiler edinirler ve bunlara birçok yalan karıştırarak yayarlar, buna da kâhinleri vasıta kılarlardı. Bazı haberleri doğru çıktıkça kâhinler bunlara güvenir, bunun yanında binlerce yalan haberi de yayarlardı. Daha sonra onlar bu bilgileri derleyip topladılar, cin çağırma, gönüllere sihirle hükmetme ve çeşit çeşit sihir ve büyü kitapları yazdılar. Bu suretle cinler gaybı bilirler diye bir bâtıl inanç insanlar arasında yaygınlaştı. Sonra Süleyman aleyhisse lâm onların hepsini hükmü altına alıp hizmetind e kullandı. O zaman bütün bu kitaplar toplanıp Süleyman aleyhisse lâm’ın tahtının altında bir mahzene gömüldü. Onun ölümünden sonra şeytanlardan insan suretinde biri, Süleyman aleyhisse lâm'ın bir peygamber değil, sihirbaz olduğunu, şeytanları, cinleri, rüzgârı hep sihirle emri altına aldığını söyleyerek, "İnanmazsanız sarayını arayınız; sakladığı kitaplarını bulursunu z" dedi; bunların gömülü olduğu yeri de haber verdi. Gerçekten onun dediği yerden bir çok kitaplar çıkardılar ve "Süleyman sihirbazmış, saltanatını da sihirle yürütmüş" diye yaydılar. Oysa Süleyman aleyhisse lâm sihirbaz ve kâfir değildi. Bilakis ona küfreden ve sihirbazdır diyen şeytanlar kâfirdiler. İşte âyet bu gerçeği ortaya koymaktadır. Çünkü bu şeytanlar insanlara sihiri, Bâbil'de Hârut ve Mârut adında iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek "Biz ancak bir imtihan için ve uyarı için gönderildik. Sakın sihir yapmayı câiz görüp de kâfir olma!" demedikçe hiç kimseye öğretmiyorlardı. Melekleri n insanlara öğrettikleri ya vahiy veya ilham demektir. Bu iki meleğin öğrettiğinin vahiy değil ilham olduğu hususunda müfessirler görüş beyan etmişlerdir. Fakat onları öğrenen insanlar bunu iyi yönde değil kötü yönde kullanmışlar, dolayısıyla küfre girmişlerdir. Her ilim için aynı şey söylenebilir. Çünkü bir bilgiyi hayra da şerre de kullanmak mümkündür. Bu, ilmin kıymetinden ve haysiyeti nden bir şey noksanlaştırmaz. Çünkü bu durum, ilmin kötülüğü değil, o ilimle işlenen işin, amelin kötülüğünden ibarettir .
O halde netice itibariyl e ifade edersek, melekler sihir öğretmez; fakat melekleri n hayır için öğrettiği gerçekler, küfür ehlinin ve şeytanların elinde şer alanında kullanılmak için sihir haline dönüşebilir. Nitekim bunu ilk yapanlar Bâbilliler olmuştur. Sihirin bilinen birçok çeşitleri vardır; bunların her biri hakkında bilgi vermenin yeri burası değildir. Şu kadar var ki,  sihir ve büyüyü öğrenmek kesin bir şekilde yasaklanm amıştır; çünkü o da bilgi alanlarından biridir. Her ilim ve bilgiyi iyi ya da kötü gaye ile kullanmak mümkündür. Sihir öğrenip uygulamanın dinî açıdan hükmü konusunda İslâm âlimleri arasında çeşitli görüş ayrılıkları vardır. Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve Ahmed İbni Hanbel'e göre bunun hakkında verilecek hüküm küfür olduğudur. Hanefî mezhebi imamlarından bazılarına göre şerrinden korunmak için sihir öğrenilebilir; bu küfür değildir. Fakat sihir yapmanın câiz olduğuna veya fayda verdiğine inanmak küfürdür, demişlerdir. Sihir ve büyü yapan kimseleri n şer'î cezası ölümdür. Fakat kaç defa yapmakla veya kendisine sihir yapılan kişinin ölmesi halinde mi öldürüleceği gibi konularda ki ihtilâflar fıkıh kitaplarımızda yer alır. (Sihir konusunda bilgi çin bk. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 364- 373; Kâmil Miras, Tecrîd Tercümesi, VIII, 224-235.)
Hadis



1797. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"İnsanı helâke sürükleyen yedi şeyden sakınınız." Sahâbîler:
– Yâ Resûlallah! Bu yedi şey nedir? diye sordular. Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:
"Allah'a şirk koşmak, sihir ve büyü yapmak, – haklı olarak öldürülen müstesna- Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı bir insanı öldürmek, fâiz yemek, yetim malı yemek, düşmana hücum sırasında harpten kaçmak, evli olup hiçbir şeyden haberi olmayan namusuna düşkün müslüman kadınlara zina isnad etmek."
Buhârî, Vasâyâ 23, Tıb 48, Hudûd 44; Müslim, Îmân 145. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vesâyâ 10; Nesâî, Vesâyâ 12
Açıklamalar
Benzer birçok hadisin açıklamalarında ifade ettiğimiz gibi, büyük günahları belirli bir sayıyla sınırlandırmak veya anılan sayıdan ibaret görmek doğru değildir. Böyle sınırlandırmalar, şu yedi şey büyük günahlardandır, anlamında kullanılmaktadır. Ancak çeşitli hadislerd e yedi, dört, üç gibi verilen rakamlar, o hadiste sayılanların hem büyük günahların en başta gelenleri nden, en çirkinlerinden hem de en çok vuku bulanlarından olduğu için öne çıkarılmış bulunanla rdır. Bilindiği gibi Allah Teâlâ'nın yasak ettiği her şey büyük günahtır. Büyük günahların belirtile ri, o fiili işleyene şer'î bir ceza gerektirm esi, cehennem azâbıyla tehdit olunmak, işleyene fâsık denilmesi ve yapanın lâneti hak etmesidir .
Hadiste geçen büyük günahların mahiyetle ri hakkında 1618 numaralı hadisin açıklamasında derli toplu bilgi sunulmuştu. İmam Nevevî'nin hadisi burada tekrar etmesinin sebebi, sihir ve büyünün büyük günahlar arasında sayılmasıdır. Bununla ilgili yeterli bilgiyi ise konumuzun başında yer alan âyet-i kerîmenin izahı vesilesiy le vermiş bulunmakt ayız.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Büyük günahlar helâk edicidir; çünkü dünyada cezalandırılmanın, âhirette de cehenneme girmenin sebebidir .
2. Büyük günahlar derece derecedir . Hadisimiz de sayılanlar onların ilk sırasında yer alır.
3. Sihir ve büyü yapmak da haram kılınmış olan helâk edici büyük günahlardandır.
4. Büyük günahlar başta olmak üzere, her çeşit günahtan sakınmak gerekir.







DÜŞMAN ELİNE GEÇMESİNDEN KORKULDUĞUNDA
MUSHAF İLE KÂFİRLERİN YURDUNA
YOLCULUĞUN YASAK KILINDIĞI
Hadis



1798. İbni Ömer radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem, Kur'ân-ı Kerîm ile düşman diyarına yolculuk yapmayı yasakladı. 
Buhârî, Cihâd 129; Müslim, İmâre 92-94. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 81; İbni Mâce, Cihâd 45
Açıklamalar
Bilindiği gibi Kur'ân-ı Kerîm, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in sağlığında iki kapak arasında toplanıp bugün elimizde bulunan şekliyle "mushaf" haline getirilme mişti. Çünkü Kur'an'ın nüzûlü Efendimiz'in hayatının son demlerine kadar devam etti. Onu iki kapak arasında toplayıp bugünkü şekliyle Mushaf haline getiren Hz. Ebû Bekir oldu. Peygamber Efendimiz zamanında Kur'an'ın çeşitli sûre ve âyetleri yazılı olarak sahâbe-i kirâmın ellerinde bulunuyor, onu ezberliyo rlar ve ona verdikler i üstün değer sebebiyle bu yazılı metinleri  kıymetli birer hazine gibi beraberle rinde taşıyorlardı. Fakat herkesin elinde bulunan yazılı metinler, farklı sûrelerden ibaretti. İşte böyle bir zamanda müslümanlar dâr-ı harp denilen düşman diyarlarına giderken, ellerinde ki Kur'an sûre ve âyetleri kâfirlerin eline geçip imhâ edilebili r, bir başkasında aynısı yoksa tamamen kaybolabi lir veya müşrikler ona karşı hürmetsizlik ve saygısızlık gösterirler diye Kur'an ile küfür diyarına gidilmesi yasaklanmıştır. Bu sebepleri göz önüne alan bazı İslâm âlimleri, Kur'an ile küfür diyarına gitme yasağının o dönemle sınırlı olduğu kanaatini taşımaktadırlar. Bazı âlimler ise bu yasağın süreklilik arzettiğini, sadece düşmanına galip gelmiş İslâm ordusu küfür diyarına girerken Kur'an'ın kaybolma veya hakarete uğrama korkusu olmadığı için, Kur'an ile oraya girebilec eğini söylerler. İmam Ebû Hanîfe ve Buhârî gibi âlimler, tahkir edilmesi endişesi olmayan küfür diyarlarına Kur'an'ın götürülebileceği görüşündedirler. İmam Mâlik ve bir grup Şâfiî âlime göre ise küfür diyarına Kur'an götürmek mutlak olarak yasaktır. Olaya günümüz gerçekleri ve hayatın gelişen şartları açısından bakılınca, Ebû Hanîfe ve benzeri âlimlerin görüşlerinin İslâmî tebliğ açısından ne kadar isabetli olduğu anlaşılır. Çünkü yeryüzünün neredeyse her ülkesinde yaşayan müslümanların oraya götürdükleri belki yegâne kitap Kur'ân-ı Kerîm'dir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. İslâm'ın ilk yıllarında Kur'ân-ı Kerîm'i düşman eline geçip imhâ edilir ve saygısızlık yapılıp hakarete uğrar endişesiyle küfür diyarına götürmek yasaklanmıştı.
2. Aynı endişelerin olduğu hallerde bu yasak hükmü devamlılık arzeder.
3. Kur'an'a saygısızlık yapılmayacağı ve hakarete uğramayacağı kesin olan küfür diyarlarına Kur'an'ın götürülmesinde bir sakınca yoktur.
4. Kurân-ı Kerîm, İslâmî tebliğin temeli olduğuna göre, onu her yere ulaştırmak müslümanların görevi olmalıdır.


ALTIN VE GÜMÜŞ KAP KULLANMAN IN YASAK OLUŞU
YEMEDE, İÇMEDE, TAHARETTE VE BENZERİ YERLERDE ALTIN VE GÜMÜŞ KAP KULLANMAN IN HARAM OLDUĞU
Hadisler



1799. Ümmü Seleme radıyallahu anhâ'dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Gümüş kaptan bir şey içen kimse karnına cehennem ateşi doldurmuş olur.
Buhârî, Eşribe 28; Müslim, Libâs 1. Ayrıca bk. İbni Mâce, Eşribe 17
Müslim'in bir rivayetin de: "Gümüş ve altın kaplardan yiyen ve içen kimse" şeklindedir.
Müslim, Libâs 1
1801 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.








1800. Huzeyfe radıyallahu anh şöyle dedi:
Şüphesiz Nebî sallallah u aleyhi ve sellem bize ipek ve atlastan yapılmış elbise giymeyi, altın ve gümüş kaplardan içmeyi yasakladı ve:
"Bunlar dünyada kâfirlerin, âhirette ise sizlerind ir" buyurdu.
Buhârî, Eşribe 28, Libâs 27; Müslim, Libâs 3, 4. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Eşribe 17; Tirmizî, Eşribe 10; İbni Mâce, Eşribe 17
Buhârî ve Müslim'in bir rivayetin de, Huzeyfe radıyallahu anh:
Ben Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'i "Saf ipek ve atlas elbise giymeyini z. Altın ve gümüş kaptan bir şey içmeyiniz. Altın ve gümüş tabaklard an da yemek yemeyiniz" buyururke n işittim, demiştir.
Buhârî, Et‘ime 29; Müslim, Libâs 5
Bir sonraki hadis ile beraber açıklanacaktır.






1801. Enes İbni Sîrîn şöyle dedi:
Ben, Enes İbni Mâlik radıyallahu anh ile birlikte Mecûsîlerden bir grubun yanında idim. Gümüşten bir kap içinde pelte tatlısı getirildi; Enes onu yemedi. Getiren kişiye, onu başka bir kaba aktarması söylenildi; o da ağaçtan yapılmış bir kaba aktarıp getirdi, Enes de ondan yedi.
Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, I, 28, Tahâret, bâbü'l-men'i mine'l-ekli fî sıhâfi'z-zehebi ve'l-fıdda
Enes İbni Sîrîn
Orta yaşlı tâbiîlerden olan bu Medine'li muhaddis, Ebû Mûsâ, Ebû Damre veya Ebû Abdullah künyeleriyle anılır. Meşhur tâbiî Muhammed İbni Sîrîn'in kardeşidir. Enes, Basra'da yaşadı. Sika bir ravi olup, Hadisleri Kütüb-i sitte'de yer alır. 118 (736) veya 120 (738) senesinde vefat etmiştir.
Allah ona rahmet eylesin.
Açıklamalar
Altın ve gümüş kaplardan yiyip içmenin Peygamber imiz tarafından yasaklandığını ve bu kapları kullanmanın câiz olmadığını daha önce 778, 779, 805, 808, 809 ve 810 numaralı hadislerd e görmüş, dinimizin konu ile ilgili  hükümlerine o hadisleri n açıklamalarında temas etmiştik. Nitekim 1799 numaralı hadis 779 numara ile, 1800 numaralı hadis de 778 ve 810 numaralar la geçmişti. Peygamber Efendimiz, ümmetin erkekleri ne yüzük bile olsa altın kullanmayı, saf ipekten yapılmış elbise çeşitleri giymeyi yasaklamıştı. 193 ve 241 numaralı hadisleri açıklarken de bu hususlara işaret edilmişti. Altın ve gümüşten yapılmış eşyalar edinmek, bunları yeme, içme, tahâret ve temizlik işlerinde kullanmak da ümmetin hem erkekleri ne hem kadınlarına haram kılınmıştır. Kadınlara helâl kılınmış olan altın kullanımı, üzerinde taşınabilir cinsten süs ve zînet eşyaları ve takılarla sınırlandırılmıştır. Dinimiz, başka insanların hasedine, kıskançlığına ve gereksiz yere özentisine sebep olacak davranışlardan, dünyaya ve dünyalığa aşırı düşkünlük alâmeti sayılan hallerden bizleri sakındırmıştır. Altın ve gümüş dünyaya düşkünlüğün önemli simgeleri nden biri kabul edilmiş, insanlar arasındaki kavgaların, gürültülerin, hırsızlık ve soygunların, neticede ölümlerin sebebi olmuştur. Bundan dolayı, altın ve gümüşe düşkünlük İslâm geleneğinde hoş karşılanmamıştır. Son rivayette Enes İbni Mâlik'in ortaya koyduğu tavır, bir sahâbînin Resûl-i Ekrem'in sünnetine uymak ve onu hayat çizgisi haline getirmek açısından bizler için önemli bir örnek teşkil eder. 
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Altın ve gümüşten eşyalar ve kaplar edinmek, bunların içinden yiyip içmek dinimizde yasaklanmıştır.
2. Altın ve gümüşten yapılmış eşyalar kullanmak, kibrin, kendini beğenmenin ve başkalarından üstün görmenin alâmeti sayılır ki, bunların hepsi dinimizde haram kılınmış davranışlardır.
3. Katıksız, saf ipekten mâmül elbiseler giymek, ümmetin erkekleri ne haram kılınmıştır.
4. İslâm ümmeti her konuda kâfirlere benzemekt en ve onlara özenmekten uzak durmalıdır.
5. Âhirette kavuşulacak olan nimetler, dünyadakilerden hem daha üstün hem daha süreklidir. Mü'min kişi âhireti dünyaya tercih etmelidir .










ERKEĞİN SARI RENK İLE BOYANMIŞ
ELBİSE GİYMESİNİN HARAM OLUŞU
Hadisler


1802. Enes radıyallahu anh şöyle dedi:
Nebî sallallah u aleyhi ve sellem erkeğin sarı renkli koku sürünmesini yasakladı.
Buhârî, Libâs 33; Müslim, Libâs 77. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tereccül 8; Tirmizî, Edeb 51; Nesâî, Menâsik 43, Zînet 73
Bir sonraki hadis ile beraber açıklanacaktır.






1803. Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem benim üzerimde sarıya boyanmış iki elbise gördü ve:
"Bunu sana annen mi emretti?" buyurdu. Ben:
Onları yıkarım, dedim.
"Hattâ onları yak" diye emretti.
Müslim, Libâs 28. Ayrıca bk. Nesâî, Zînet 95
Müslim'in bir başka rivayetin de:
"Şüphesiz ki bunlar kâfirlerin giysileri ndendir. Sen onları giyme" buyurdu.
Müslim, Libâs 27
Açıklamalar
Hadislerd e geçen za'feran ve safran, sarı renkli koku, makyaj malzemesi veya elbise boyasını ifadede kullanılan kelimeler olduğu için, biz dilimize "sarı renk koku" ve "sarıya boyanmış elbise" diye tercüme etmeyi uygun bulduk. Peygamber Efendimiz zamanında bunların kullanımının erkekler arasında da yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Vücuda ve yüze sürülen za'feran hem bir koku hem de makyaj ve güzellik maddesi idi. Nitekim, Peygamber Efendimiz'in yeni evlenen kimseleri n za'feran kullanmasına müsaade etmesi bunu gösterir. Böyle haller dışında kullanılması ise mekruh kabul edilmiştir. Özellikle yaşlıların genç görünmek maksadıyla za'feran ve benzeri makyaj maddeleri kullanmal arı dinimizde hoş karşılanmamıştır. Bütün bunlar erkeklerl e ilgili olan hükümlerdir. Kadınların evlerinde eşlerine daha çekici görünmek maksadıyla bu çeşit güzellik malzemele rini ve cezbedici kokuları kullanmal arında bir sakınca olmadığı gibi, üstelik bunu kullanmal arı teşvik edilmiştir.
İslâm âlimleri, sarı renk elbise giymenin erkekler için câiz olup olmayacağı hususunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Sahâbe ve tâbiînin çoğunluğu ile daha sonraki dönemlerde mezhep imamları ve âlimlerin ekseriyet i sarı renk elbise giyilmesi ni mübah görmüşlerdir. Bir grup ulemâ ise ikisi yukarıda anılan ve sahih kitaplard a benzerler i nakledile n hadisler sebebiyle sarıya boyanmış elbise giymeyi tenzihen mekruh kabul etmişlerdir. Şu kadar var ki, sahâbîler, tâbiîn ve sonraki dönemlerde yaşamış olan âlimlerden bir kısmı başka renkleri sarıya tercih etmişlerdir. Hattâ bu konuda sarının tonları ve başka renklerle karışım halinde olmasının hükmü de ayrıca tartışılmıştır. Bir kısım ulemâ, sarı renge boyanmış elbiseler in evlerin içinde ve kapalı alanlarda giyilmesi nin câiz, toplantı yerleri, çarşı ve sokaklard a giyilmesi nin ise mekruh olduğunu benimsemiştir. Meşhur muhaddis Beyhakî, sünnetin uyulmaya ve uygulanma ya daha lâyık olduğunu belirtere k, sarı renk elbiseler i tercih etmemek gerektiğini söyler. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in, Abdullah İbni Amr'a "Sana bunu annen mi emretti?" diye sormasının sebebi, sarı renk elbisenin kadınların giysisi olduğundan dolayıdır. Çünkü kadınların sarı renk elbise giymeleri ve biraz önce işaret ettiğimiz gibi evinin içinde koku sürünüp makyaj yapmaları yasaklanmış değildir. Hatta onların eşlerinin yanında en iyi şekilde süslenmeleri ve daha cazip olmaya özen göstermeleri teşvik edilmiştir.
Abdullah İbni Amr'ın, üzerine giydiği sarı renkli elbiseyi yıkamak suretiyle rengini izale edebileceği teklifine karşılık Efendimiz'in onun yakılmasını söylemesi, bunun erkekler için uygun bir renk olmadığını göstermek ve başka erkekleri bundan sakındırmak içindir. Ancak az önce de ifade ettiğimiz gibi bu elbiseler i kadınların giymesind e bir sakınca yoktur. Dolayısıyla Peygamber Efendimiz'in "yak" emri, sarı renkli elbiseler in imhâ edilmesin i değil, onların erkekler için uygun bir giysi olmadığını gösterir, denilmiştir. Nitekim bu rivayetin devamını bazı hadis kitaplarında şu şekilde görmekteyiz:
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in bu sözü üzerine, Abdullah İbni Amr evine giderek yanmakta olan tandıra üzerindeki elbiseler i atıp yakmıştı. Bir sonraki gün Peygamber imiz'in yanına geldi ve Efendimiz ona:
– Ey Abdullah elbiseler ini ne yaptın? diye sordu. Abdullah da olup biteni anlattı. Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz:
– Onları aile fertlerin den uygun olanlara giydirsey din ya! Şüphesiz kadınların onları giymesind e bir sakınca yoktur, buyurdula r (Aliyyü'l-Kârî, Mirkât, VIII, 136).
Burada renklerin insan kişiliği üzerindeki etkileri, kadın ve erkeğin ictimâî ve ruhsal yapılarının renklerle ilgisi üzerinde de durulabil ir. Belki kılık kıyafetle ilgili hadisleri bu açıdan da tahlil etmek gerekir. O zaman bunların hikmeti daha iyi anlaşılabilir.
Efendimiz'in safranla boyanmış sarı renk elbiseyi kâfirlerin giydiğini belirtmes i, onların giyim kuşam konusunda kadın erkek ayrımına ve dinimizde yasaklanmış olan kadının erkeğe, erkeğin kadına benzemesi anlayışına sahip olmamalarından dolayıdır.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. İslâm dini, insanın giyim kuşamına özen göstermesini ve kadın erkek cinsinin kıyafetleriyle de birbirind en farkedilm esini öğütler.
2. Erkekleri n za'feran veya safranla boyanmış katıksız sarı renkli elbiseler giymesi mekruhtur .
3. Müslüman erkekler kadınlara benzemekt en, müslüman erkek ve kadınlar da kâfirlere benzemekt en sakınmalıdırlar.
4. Renklerin insan psikoloji si açısından da büyük önemi vardır.








BİR GÜNÜ AKŞAMA KADAR SUSARAK
GEÇİRMENİN YASAK OLUŞU
Hadisler


1804. Ali radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğunu işitip ezberledi m:
"Büluğ çağına ulaştıktan sonra yetimlik kalkar. Bütün gün ge-ceye kadar susmak yoktur."
Ebû Dâvûd, Vesâyâ 9
Bir sonraki hadis ile beraber açıklanacaktır.






1805. Kays İbni Ebû Hâzim şöyle dedi:
Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallahu anh, Ahmes kabilesin e mensup Zeynep isimli bir kadının yanına gelmişti. Onun hiç konuşmadığını görünce:
– Bu kadına ne oldu ki hiç konuşmuyor? diye sordu. Orada bulunanla r:
– Suskunluk ibadeti yapıyor, dediler. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir ona:
– Konuş! Çünkü bu yaptığın iş helâl değildir; bu Câhiliye amelidir, dedi. Bu uyarı üzerine kadın konuştu.
Buhârî, Menâkıbü'l-ensâr 26. Ayrıca bk. Dârimî, Mukaddime 23
Açıklamalar
Büluğ çağına ermeden babası ölen erkek ve kız çocuklara yetim denir. Bu hadis, büluğ çağına erdikten sonra çocuğun yetim sayılmayacağını ve hukûkî açıdan her türlü tasarrufa ehil olacağını ifade eder. Bu tasarrufl ar alış verişte hür olması, malını istediği gibi yönetebilmesi, evlenebil mesi gibi haklardır. Çünkü, büluğ çağında olmayan yetimleri n bu çeşit hukuku vâsîleri tarafından korunur. Kur'ân-ı Kerîm bu konu üzerinde hassasiye tle durur: "Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri koruyup gözetiniz. Eğer onlarda akılca bir gelişme görürseniz hemen mallarını kendileri ne veriniz. Büyüyecekler diye kuşkulanıp o malları israf ile tez elden yemeyiniz . Zengin olan veli iffetli olmaya çalışsın; yoksul olan da ihtiyaç ve emeğine uygun olarak yesin. Mallarını kendileri ne verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulunduru n. Hesap sorucu olarak da Allah yeter" [Nisâ sûresi (4), 6]. "Haksızlıkla yetimleri n mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe girecekle rdir" [Nisâ sûresi (4), 10]. Bu sonuncu âyet-i kerîmenin Kur'an'da mü'minlere karşı vârid olan haberleri n en şiddetlisi olduğu ifade edilir. Peygamber Efendimiz'in de yetimleri n hakları ile ilgili pek çok hadisleri vardır. Daha önce bir kısım hadislerd e insanın helâkine sebep olan büyük günahlar sayılırken, yetim hakkı yemenin de bunlar arasında yer aldığını görmüştük. Konuyla ilgili âyet ve hadisleri kısmen bir arada görebilmek için kitabımızın "Yetimleri ve Kimsesizl eri Koruma Bölümü"ndeki âyetler ile 262-274. hadislere ve "Yetim Malı Yemenin Haram Oluşu" başlığı altında geçen âyetler ile 1718 numaralı hadisin açıklamalarına bir kere daha bakılabilir.
Peygamber Efendimiz, bir ibadet ve fazilet sayarak, bütün gün sabahtan akşama kadar hiç konuşmayıp susmayı yasaklamıştır. İkinci hadiste Hz. Ebû Bekir tarafından da ifade edildiği gibi bu, Câhiliye âdetlerinden idi. Câhiliye Arapları bu davranışı Allah'a yakınlığın bir yolu, bir dindarlık alâmeti ve kendileri nce ibadet sayarlar, bir gün bir gece hiç konuşmamak suretiyle bunu yerine getirirle rdi. Geçmiş şeriatların bazısında oruçlu iken yiyip içmemenin yanında, beşer sözü konuşmama âdeti de vardı. Ya da oruç tutarken beşer sözü de konuşmazlardı. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Meryem'in böyle bir adağından bahisle, "Ben, çok merhametl i olan Allah'a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım" [Meryem sûresi (19), 26] dediğini bize bildirir. Daha sonra bunun  sadece konuşmama şeklinde devam ettiği anlaşılmaktadır. Efendimiz bu Câhiliye âdetini yasaklamış, bunun yerine Allah'ı zikretmey i, insanları irşadı, hayırlı sözleri konuşmayı, şer ve kötü sözler söylemek yerine de susmayı tavsiye buyurmuşlardır.
Hz. Ebû Bekir'in yanına gittiği hanım, Zeyneb Binti Muhâcir diye biliniyor du. Bu olay, Ebû Bekir'in hilâfeti esnasında cereyan etti. O, mü'minlerin emiri olarak Kur'an ve Sünnet'e uygun olmayan davranışlara müsamahalı davranmamıştır. Zeyneb'in sükût orucu tutması, İslâm'da hoş görülmeyen ve Peygamber Efendimiz tarafından yasaklanmış olan bir Câhiliye âdeti idi. Halife Hz. Ebû Bekir, konuşulması dinî açıdan sakıncalı olmayan sözleri konuşmamak suretiyle yapılan bir ibadet ve kulluk çeşidinin bulunmadığını ve bunun helâl de olmadığını belirtere k ondan bu davranışını terk etmesini istedi. Erkek olsun kadın olsun bir müslümana düşen görev, kendisine bir peygamber buyruğu ulaştırılınca ona uymaktan ibarettir . Nitekim Zeyneb de böyle yaptı ve halifenin emrine uyarak suskunluğunu terk etti.
Susmanın fazileti ve oruçlu kimsenin susmasının tesbih, uykusunun ibâdet, duasının makbul olduğunu bildiren hadislerl e bu rivayetle r arasında bir çelişki söz konusu değildir. Müslümanlar, lüzumsuz ve kişinin ne dinine ne dünyasına faydası olmayan sözler söylemekten her zaman sakındırılmış ve böyle kötülüklerden uzak durmaları istenilmiştir. Çünkü insan, söylediği sözlerden de hesaba çekilecektir.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Büluğ çağına ulaşan yetimler vesâyetten kurtulur ve kendi haklarını kendileri elde ederler. Her türlü tasarruf yetkisine sahip olurlar.
2. Dünya kelâmı konuşmamak suretiyle Allah'a ibadet ettiğini zannetmek bir Câhiliye âdeti olup İslâm'da yasaklanmıştır.
3. Geçmiş birtakım şeriatlardaki yiyip içmemenin yanında konuşmama şeklinde oruç tutma âdeti İslâm dininde yoktur.
4. Kişinin faydalı sözleri konuşması, emir bi'l-ma'rûf ve nehiy ani'l-münker görevini yerine getirmesi, ilim öğrenip öğretmesi ve Allah'ı zikretmes i birer ibadet olup, kötü sözlerden, iftira ve gıybetten, dinine ve dünyasına faydası olmayan boş lakırdılardan uzak durması da müslümanlığının güzelliğindendir.
5. Müslümanlar, Kur'an ve Sünnet doğrultusunda bir amele teşvik edilince ona uymaları gerekir.


KENDİ BABASI OLMAYAN BİRİNİ BABASI DİYE
GÖSTERMENİN, KENDİ EFENDİSİ OLMAYAN BİRİNİ EFENDİ KABUL ETMENİN HARAM OLDUĞU
Hadisler



1806. Sa’d İbni Ebû Vakkâs radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Bir kimse kendi babası olmadığını kesinlikl e bildiği birinin soyundan geldiğini ileri sürerse, ona cennet haramdır.”
Buhârî, Ferâiz 29; Müslim, Îmân 114, 115. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 109-110; İbni Mâce, Hudûd 36
1807 numaralı hadisle beraber açıklanacaktır.



1807. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Babalarınızdan yüz çevirip onları inkâr etmeyiniz . Her kim kendi babasını bırakıp bir başkasına baba derse, nankörlük etmiş olur.”   
Buhârî, Ferâiz 29, Hudûd 31; Müslim, Îmân 112, 114.
Açıklamalar
Gerçek babasını inkâr ederek, soyundan gelmediği bir kimsenin mirasına konmak gibi çıkar hesapları yüzünden onun oğlu veya kızı olduğunu ileri sürmek Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından şiddetle yasaklanmıştır. Birinin oğlu veya kızı olduğunu iddia etmeyi dinin yasakladığını, haram kıldığını bildiği halde, menfaatin i her şeyin üstünde tutarak bu hareketi helâl görenler işte böylesine ağır ifadelerl e tehdit edilmiştir. “Ona cennet haramdır” ifadesind en anlaşıldığına göre böylesi kimseler doğrudan doğruya cennete girme imkânından mahrum edilecekl er, ancak günahlarının cezasını çektikten sonra cennete girebilec eklerdir. Öz babasını bırakıp başka birine baba diyen kimse, şayet bu davranışı helâl saymıyor, ama yanlış bir iş yaptığını kabul ediyorsa, onun suçu öteki kadar ağır olmasa bile, bu yaptığı hareketin adı iyilik bilmemezl iktir; çocukluğundan itibaren babasının kendisi için yaptığı fedakârlıkları görmezden gelmektir . O, bu tutumuyla sadece babasına değil, aynı zamanda Allah’a da nankörlük etmiş olur. Sünen-i İbni Mâce’deki bir başka rivayete göre, babasını inkâr eden kimsenin mahrumiye ti çok büyüktür. O şahıs, beş yüz senelik mesafeden kokusu duyulan cennetin kokusunu bile duyamayac aktır (Hudûd 36). Bir kimsenin mirasına konmak için böyle çirkin bir yola başvuran kimse, o şahsın diğer meşrû vârislerini mirastan mahrum bırakacağı veya onların paylarını azaltacağı için, hak etmediği bir şeyi almanın suçunu da yüklenmiş olacaktır.
Câhiliye devrinde bir kimse başkasının çocuğunu evlât edinerek bütün mirasını ona bırakabilirdi. Kur'ân-ı Kerîm “Allah, evlâtlıklarınızı öz oğullarınız olarak tanımadı” [Ahzâb sûresi (33) 4] âyetiyle bu tür haksızlıkları da tamamen yasakladı.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. İnsanın soyunu, kendi öz babasını inkâr etmesi, onun doğrudan cennete girmesine engel olacak bir günahtır.
2. Çocukluğundan beri iyiliğini gördüğü gerçek babasını bırakıp, menfaat düşüncesiyle yabancı birine baba demek, en azından nankörlüktür.
3. İslâmiyet soyların korunmasına önem vermiştir.













1808. Yezîd İbni Şerîk İbni Târık şöyle dedi:
Ali radıyallahu anh’ı minberde konuşurken gördüm ve şöyle buyurduğunu duydum:
“Hayır, iddialar doğru değildir. Vallahi bizim yanımızda Kur'ân-ı Kerîm’den ve şu sahîfeden başka okuduğumuz bir yazı yoktur.” Böyle dedikten sonra o sahîfeyi açtı. Orada develerin yaşları ve yaralamay la ilgili hükümler vardı. Yine bu sahîfede Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  şöyle buyuruyor du:
“Ayr (Âir) dağından Sevr dağına kadar olan yerler Medine’nin haremidir . Her kim orada Kitap ve Sünnet’e aykırı bir iş yapar veya bid’at çıkaran birini korursa, Allah’ın, melekleri n ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun. Allah Teâlâ kıyamet gününde o kimsenin ibadetler ini ve tövbesini kabul etmeyecek tir. Müslümanlardan birinin verdiği bir söz ve güvence, yaptığı bir antlaşma hepsini bağlar. Her kim bir müslümanın verdiği söz ve himayeyi dikkate almazsa, Allah’ın, melekleri n ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun. Allah Teâlâ kıyamet gününde o kimsenin tövbesini ve ibadetler ini kabul etmeyecek tir. Her kim kendi babası olmadığını kesinlikl e bildiği birinin soyundan geldiğini ileri sürerse veya kendi efendisi olmayan birini efendi olarak kabul etmeye kalkarsa, Allah’ın, melekleri n ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun. Allah Teâlâ kıyamet gününde o kimsenin tövbesini ve ibadetler ini kabul etmeyecek tir.”
Buhârî, Fezâilü’l-Medîne 1, Cizye 10, 17, Ferâiz 21, İ’tisâm 5; Müslim, Hac 467, 468. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Menâsik 95-96 
Yezîd İbni Şerîk İbni Târık
Kûfeli tâbiîlerden olan Şerîk Hz. Ali, Hz. Ömer, Ebû Zer el-Gıfârî, Abdullah İbni Mes’ûd gibi sahâbîlerden hadis rivayet etmiştir. Kendisind en de Kûfeli muhaddisl er rivayette bulunmuştur. Câhiliye devrinde yaşadığı, fakat sahâbî olma saâdetine eremediği söylenen Yezîd İbni Şerîk sika bir muhaddis olarak bilinmekl

Çevrimdışı musluman

  • Musluman
  • ADMINISTRATOR
  • *
  • İleti: 11017
    • Rabbım duası kabul edilenlerden eylesin.
Ynt: 7.CILD
« Yanıtla #13 : 03 Temmuz 2005, 08:30:20 »
ALLAH VE RESÛLÜ’NÜN YASAKLADIĞI
ŞEYLERDEN SAKINMAK
Âyetler


1. “Peygamber in emrine aykırı davrananl ar, başlarına bir felâket gelmesind en veya kendileri ne korkunç bir azâbın isâbet etmesinde n sakınsınlar.”
Nûr sûresi (24) 63


2. “Allah, kendisine karşı gelmekten sakınmanızı emrediyor .”
Âl-i İmrân sûresi (3), 30


3. “Şüphe yok ki Rabbinin yakalayıp helâk etmesi çok korkunçtur.”
Bürûc sûresi (85) 12

4. “Rabbin, zâlim olan toplulukl arı cezalandırdığı zaman, O’nun azâbı şüphesiz pek korkunçtur.”
Hûd sûresi (11) 102
Yukarıdaki dört âyet, mü’minleri Allah’ın ve Resûlü’nün emirlerin e uymaya davet etmekte, onların buyruklarına karşı gelmekten sakındırmakta, Allah ve peygamber sözü dinlemeye n toplulukl arın başına pek korkunç belâlar geldiğini hatırlatmaktadır.
İlâhî kitabımızın birçok âyetinde tekrar tekrar hatırlatıldığı üzere, bir zamanlar yeryüzünde pek saltanatlı şekilde yaşayan bazı milletler, Allah’ın buyruklarını, kendileri ne gönderilen peygamber lerin uyarılarını dinlemedi kleri, bunları önemsemedikleri için değişik şekillerde yok edilmek suretiyle cezalandırılmışlardır. Onlar Allah’ın ve peygamber lerinin sözüne kulak vermemek suretiyle kendi sonlarını hazırlamışlardır.
Ne yazık ki bazı kimseler, Nûh, Âd, Semûd, Lût kavimleri gibi günahkâr milletler in haritadan silinmiş olmalarını, onların yaptıkları günahlara bağlamayıp bu felâketleri bir tabiat olayı diye görmek ve yorumlama k istemişlerdir. Gerçeği görmek, şüphesiz bir akıl, iz’an ve basîret meselesi olmakla birlikte, gönlünde Allah korkusu taşımakla da ilgilidir . Sinesinde gönül taşıyan akıllı insanlar, tarihte bazı milletler in başına gelen felâketleri onların yaptıkları zulüm ve haksızlıklara bağlamaktan başka çıkar yol bulamazla r.
Zulüm ve haksızlığın en büyüğü Allah’ı tanımamaktır. Diğer bir söyleyişle, Allah’ın bir eşi ve benzeri bulunduğunu iddia etmek, yeryüzünde başka tanrılar da olduğunu ileri sürmek en büyük haksızlıktır. Kur'ân-ı Kerîm’in ifadesiyl e söyleyecek olursak “Allah’a şirk koşmak, şüphesiz büyük bir zulümdür” [Lokman sûresi (31) 13].
Netice itibariyl e Allah’ı inkâr eden, peygamber sözü dinlememe k suretiyle Allah’a meydan okuyan insanlar ve milletler, hem bu dünyada hem de âhirette başlarına gelecek felâketlerden sakınmalıdır. Şüphesiz sadece kâfirler değil, müslüman olduklarını söylemekle beraber Allah’ın emirlerin e aykırı hareket edenler de başlarına gelecek büyük sıkıntılardan, belâlardan uzak durmalıdır.
Bunun yanı sıra müslümanlar, içinde yaşadıkları zillet, hakaret ve perişanlığın sebepleri üzerinde de iyi düşünmeli ve bundan dersler çıkarmaya çalışmalıdır. İşte yukarıdaki âyetlerde verilen öğütler bunlardır.
Hadis



1810. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ da kıskanır. O’nun kıskanması, kulun ilâhî yasakları çiğnemesi sebebiyle dir.”
Buhârî, Nikâh 107; Müslim, Tevbe 36. Ayrıca bk. Tirmizî, Radâ‘ 4
Açıklamalar 
Kıskançlık duygusu insanoğluna mahsus bir özelliktir. Gazap hali ile yakın ilgisi vardır. Kıskançlık duygusuna kapılan kişi, duyduğu derin üzüntü sebebiyle sükûnet halinden öfke haline geçer, sinirleni p heyecanla nır. Böyle değişken haller Cenâb-ı Hak için kesinlikl e söz konusu değildir. Şüphesiz kulun kıskanması ile Allah Teâlâ’nın kıskanması birbirind en tamamen farklı şeylerdir. Allah Teâlâ’nın kıskanması, kulun ilâhî emirler doğrultusunda hareket etmeyip yasaklara meyletmes i sebebiyle hoşnutsuz olmasıdır.
Konuyu biraz açalım: Allah Teâlâ insanı, dünya hayatında kısa bir denemeden geçirdikten sonra ebedî âlemde mutlu etmek için yaratmıştır.  Bu deneme, kulun, dünyada bulunduğu süre içinde Cenâb-ı Hakk’ın istediği gibi bir hayat sürmesidir. Diğer bir ifadeyle Allah’ın buyruklarını yapması, yasaklarından kaçınmasıdır. Kul bu iki esasa uyarsa sonsuz hayatta ebediyyen mutlu olacaktır. Onun yapacağı her günah ise kendisini bu bahtiyarlıktan uzaklaştıracaktır. Kulun ilâhî emirlere uygun hareket etmesi Cenâb-ı Mevlâ’yı memnun eder.  İlâhî yasakları çiğnemek suretiyle ebedî saâdetini yıkması ise Allah Teâlâ’yı gücendirir. Cenneti kendisi için yarattığı kulunun ben cenneti istemiyor um, cehenneme gideceğim diye direnmesi O’nun hoşnutsuzluğunu artırır. İnsan çok sevdiği birini bir başkasına kaptırma korkusuyl a nasıl kıskançlık duyarsa, Allah Teâlâ da çok sevdiği kulunu cehenneme kaptırmaktan dolayı hoşnutsuzluk duyar. İşte Peygamber  Efendimiz Cenâb-ı Hakk’ın duyduğu bu hoşnutsuzluğu  kıskançlık sözüyle ifade etmiştir.
 Şu geçici imtihan dünyasında kulun sadece bir görevi vardır: Allah’ı hoşnut etmek, O’nun rızâsını kazanmak. Bütün peygamber ler bunun için gönderilmiştir. Onlar insanları Allah’a giden yolda yürümeye teşvik etmişler, ilâhî buyruklar a uymamanın kötü sonuçlarını göstermişler ve onları cehennem azâbıyla korkutup uyarmışlardır.
Bu hadisi 65 numara ile “Allah’ın Kullarını Denetleme si (Murâkabe)  bahsinde okumuştuk.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Allah Teâlâ kullarını cennetine ve cemâline ermeleri için yaratmıştır.
2. Haram ve yasak sınırlarını, kullarını günahlardan korumak için koymuştur.
3. Kulların ilâhî buyruklar a karşı gelmesi, cennet yerine cehennemi tercih etmesi kâinatın Rabbini gücendirir.









İLÂHÎ BİR YASAĞI ÇİĞNEYEN KİMSENİN NE DİYECEĞİ
Âyetler


1. “Şeytan seni bir kötülüğe sevketme girişiminde bulunursa, hemen Allah’a sığın.”
Fussilet sûresi (41) 36


2. “Allah’tan korkup kötülükten sakınanlar şeytanın bir vesvesesi ne uğrarlarsa, Allah’ı hatırlayıp hemen doğru yolu görürler.”
A’râf sûresi (7) 201





3. “Onlar bir kötülük yaptıkları veya kendileri ne zulmettik leri zaman Allah’ı hatırlayıp günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar yaptıkları günahlarda, bile bile ısrar etmezler. İşte onların mükâfatları, Rableri tarafından bağışlanma ve altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakla rı cennetler dir. Hayırlı ameller yapanların mükâfatı ne güzeldir.”
Âl-i İmrân sûresi (3), 135, 136

4. “Ey mü’minler! Hepiniz Allah’a tövbe edin ki kurtuluşa eresiniz.”
Nûr sûresi (24) 31
Bu âyet-i kerîmeler bizi öncelikle iyi mü’min olmaya teşvik etmektedi r. İyi mü’min, Allah’tan korkup günahlardan sakınan kimsedir. İnsan, kendini yaratana duyduğu derin saygının bir gereği olarak O’nun buyruklarını yapmaya, yasaklarından kaçınmaya mecburdur . Bununla beraber Cenâb-ı Hakk’a karşı istemeden yaptığı hataları, birtakım kusur ve noksanları elbette olacaktır. O zaman da Rabbini hatırlayacak, O’nun kendisine bu davranışları yasakladığını düşünecek, affını elde etmediği takdirde işlediği günahların hesabını kendisind en birer birer soracağını göz önüne getirecek ve hemen Mevlâsına el açarak, yaptığı kusurlard an dolayı O’nun affını ve mağfiretini dileyecek tir. Tövbe ve istiğfâr etmek için kesinlikl e vakit kaybetmey ecektir. “Nasıl olsa tövbe ve istiğfâr ederim” gafletine kapılmayacaktır. Çünkü yarın veya daha sonra tövbe ederim düşüncesi de şeytanın bir oyunudur. Zira insan yarına çıkacağından, şu andan sonrasını yaşayacağından kesinlikl e emin değildir. Yüce Rabbimiz bunların yanı sıra bizden yapmakta olduğumuz o günahı hemen terk etmemizi de istemekte dir. Kitabımızın 14-25 numaralı hadisleri nin bulunduğu “Tövbe” bahsinde, 1873-1883 numaralı hadisleri n bulunduğu “İstiğfâr” bölümünde bu konu âyet ve hadislerl e daha geniş bir şekilde ele alınmıştır.
 Bu âyet-i kerîmeler bizi, iyi mü’min olabilmek için ebedî düşmanımız şeytana karşı uyanık bulunmaya, onun oyunlarına gelmemeye teşvik etmektedi r. Yukarıdaki ilk iki âyet-i kerîmede Allah Teâlâ, içinde şeytanın iğvâsını, şöyle yap böyle yap diye kötülüğe doğru ittiğini hisseden kimsenin, hiç vakit kaybetmed en hemen Rabbine sığınmasını tavsiye buyurmakt adır. İçinde günaha doğru bir meyil veya bir kimseye karşı öfke hisseden yahut nefsin başka telkinler iyle burun buruna gelen insanın yapacağı tek şey, o duyguları yaratana sığınmaktır. Öyle ya, iri ve azgın köpeklerin hücumuna uğrayan bir kimsenin yapacağı en iyi hareket, köpeklerin sahibine sığınmaktır. İslâm büyüklerinden biri ile talebesi arasında geçen şu konuşma da bunu göstermektedir:
- Şeytan seni fenalığa teşvik ederse ne yaparsın?
- O duygudan kurtulmay a gayret ederim.
- Şeytan aynı duyguları bir daha telkin ederse?
- Yine o duygulard an kurtulmay a çalışırım.
- Şeytan seni tekrar baştan çıkarmaya çalışırsa?
- Ben yine ondan kurtulmay a gayret ederim.
- Bu uzun iş, oğlum! Düşün, yolda giderken önüne bir koyun sürüsü çıksa, sürünün köpeği havlayara k yanına gelip sana yol vermese ne yaparsın?
- Köpekle mücadele eder, yolumdan çekilmesini sağlarım.
- Bu da uzun iş, evlât! Sürünün çobanından yardım iste de, köpeği yolundan çeksin.
Hata, günah, yanılma insan içindir. Zira insan melek değildir. Kötü duyguların yoğun tesiri altında kalan veya istemeden de olsa bir günaha bulaşan kimse hemen Rabbine yönelmeli, O’na sığınmalı ve kendisini bağışlaması için yalvarmalıdır. Üçüncü âyet-i kerîmede müjdelendiği üzere, Cenâb-ı Mevlâ böyle davranan kullarını bağışladığı gibi, onlara altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakla rı cennetler ikram edecektir .
Hadis



1811. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Bir kimse ‘Lât ve Uzzâ hakkı için’ diye yemin edecek olursa, hemen ardından ‘lâ ilâhe illallah’ desin. Yine bir kimse arkadaşına ‘Gel, seninle kumar oynayalım’ derse, hemen sadaka versin.”
Buhârî, Tefsîru sûre (53), 2, Edeb 74, İsti’zân 52, Eymân 53; Müslim, Eymân 5. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Eymân 3; Tirmizî, Nüzûr ve’l-eymân 18; Nesâî, Eymân 11; İbni Mâce, Keffârât 2   
Açıklamalar
Hadisimiz de İslâmiyet’e ters düşen iki davranış ele alınmaktadır. Bunlardan biri, yemin ederken Allah’ın adıyla değil de, Câhiliye devrinde olduğu gibi “Lât ve Uzzâ  hakkı için” diye putların adıyla yemin eden kimsenin durumudur .
Lât, Tâif’te Sakîf kabilesin in taştan yapılma putuydu. Hicretin 9. yılında Tâif halkı müslüman olunca onu yerle bir ettiler. Uzzâ ise Gatafân kabilesin in taptığı bir sakız ağacıydı. Resûl-i Ekrem Efendimiz Hâlid İbni Velîd’i göndererek bu ağacı kestirmişti. Bu iki putun mahiyeti ve nerede bulunduğu hakkında başka görüşler de vardır. Başka kabileler in muhtelif adlarla anılan daha başka putları vardı. Meselâ yine taştan yapılma Menât putuna Hüzeyl ve Huzâa kabileler i taparlardı. Onlar adına kurban keserler, yağmur yağdırmasını dilerlerd i. İslâmiyet’in daha Resûlullah Efendimiz zamanında Arabistan’a yayılmasıyla birlikte bütün bu putlar parçalanıp atıldı.
Hadisimiz de geçtiği şekilde putlar adına yemin edilmesi, daha çok İslâm’ın ilk yıllarındaki müslümanları ilgilendi rmektedir . Onlar İslâmiyet’ten önce ‘Lât ve Uzzâ hakkı için’ diye yemin ederlerdi . Ya müslüman olduktan sonra dil alışkanlığı ile yine aynı şekilde yemin ederlerse durum ne olacaktı? Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem burada dolaylı olarak önemli bir şeye işaret buyurmakt adır. İnsan, ancak değer verdiği şeyler üzerine yemin edebilir. İslâmiyet’in gelmesiyl e birlikte gerçeği öğrenen ve artık putlara değer vermeyen bir müslüman, olsa olsa dil alışkanlığı dolayısıyla putlar adına yemin edebilir. Kasıtsız yapılan hatanın cezası yoktur. Bu dil sürçmesinin kefâreti ‘lâ ilâhe illallah’ veya bazı rivayetle re göre “lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh” (İbni Mâce, Keffârât 2) diyerek tövbe ve istiğfâr etmektir. Zira insan bu kelime-i tevhidi söylemekle, biricik ilâhın Allah olduğunu, ondan başka bir ilâh bulunmadığını belirtmek tedir. Eğer bir mü’min dil alışkanlığı ile değil de, gerçekten putlara değer verdiği için yemin etmişse, kelime-i tevhidi söylemekle hem yeniden iman tazelemiş hem de bu günahına tövbe etmiş olur. Bazı câhil müslümanların “Şu işi yaparsam yahudi olayım” veya “Şu işi yaparsam dinden çıkayım” diye yemin etmeleri  de buna benzemekt edir. Müslüman bir adam o işi yaparsa gerçekten dinden çıkmış mı olur? Hayır, bu yemin, mânası olmayan bir sözdür. Daha doğrusu bu sözün bir yemin değeri yoktur. Bu tür sözleri sarfedenl erin herhangi bir kefâret ödemesi gerekmez, onların sadece tövbe ve istiğfâr ederek “lâ ilâhe illallah” demesi yeterlidi r. Uygun olmayan yeminler ve onları yapanların durumu hakkında 1555 ve 1711-1715 numaralı hadislerd e bilgi verilmiştir. Hadisimiz in ikinci kısmında, arkadaşına, “Gel, seninle kumar oynayalım” diyen birinin veya “Kim oyunu kaybeders e şunu alsın” diyen kimsenin, bu sözün vebâlinden kurtulabi lmek için, kumara harcayacağı o parayı yahut herhangi bir parayı sadaka olarak hemen bir fakire vermesi tavsiye edilmekte dir. Zira iyilikler in kötülükleri yok etmesi, İslâmiyet’in ortaya koyduğu bir esastır. Vereceği sadaka, bu anlamsız sözün çirkinliğini silebilir . Zaten güzel dinimiz kumar gibi ocaklar söndüren ve insanlara şahsiyetlerini kaybettir en belâları kesinlikl e yasaklamıştır.
Hadisten Öğrendiklerimiz 
1. Putlar üzerine yemin etmek günahtır. Yanılıp da yemin eden kimse “lâ ilâhe illallah” diyerek tövbe etmeli, böylece hatasını telâfi edip imanını yenilemel idir.
2. Kumar oynamak haram, bir başkasını kumar oynamaya davet ve teşvik etmek günahtır. Böyle davranmanın kefâreti hemen sadaka vermektir; zira iyilikler, kötülükleri yok eder.
BELLİ BİR KONUYA
AİT OLMAYAN İLGİ ÇEKİCİ HADİSLER BÖLÜMÜ
Hadisler













































1812. Nevvâs İbni Sem’ân radıyallahu anh  şöyle dedi:
Bir sabah Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem deccâlden uzun uzun bahsetti. Sonunda yorulup sesini alçalttı, sonra tekrar yüksek sesle konuştu. Biz onun anlatışına bakarak deccâlin Medine civarındaki hurmalıklara gelip dayandığını zannettik . Tekrar yanına gittiğimiz zaman üzüntümüzü anladı ve:
- “Hayrola, bu ne hal?” dedi. Biz de:
- Yâ Resûlallah! Sabahleyi n deccâlden bahsettin . Kâh alçak sesle kâh yüksek sesle konuştuğun için, biz onun hurmalıklara gelip dayandığını sandık, dedik. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
- “Sizin adınıza deccâlden başka şeylerden daha çok korkuyoru m. Şayet deccâl ben aranızdayken çıkarsa, onun oyununu bozar, delilleri ni çürütürüm.
Eğer ben aranızdan ayrıldıktan sonra çıkarsa, artık herkes kendini ona karşı savunup korumalıdır. Zaten Allah Teâlâ mü’minleri onun kötülüklerinden koruyacak tır. Deccâl kıvırcık saçlı, patlak gözlü, (Câhiliye devrinde ölen) Abdüluzzâ İbni Katan’a benzeyen bir gençtir. Sizden onu gören Kehf sûresinin baş (ve son) tarafından onar âyet okusun. O Şam ile Irak arasındaki bir yerden çıkacak. Sağa sola her yana kötülüğünü yayacaktır. Ey Allah’ın kulları, imanınızı koruyup direnin!”
- Yâ Resûlallah! Deccâlin yeryüzünde kalma süresi ne kadardır? diye sorduk. Şöyle buyurdu:
- “Kırk gündür. Bir günü bir yıl kadar, bir başka günü bir ay kadar, bir diğer günü de bir hafta kadardır; geri kalan günleri ise sizin bildiğiniz günler gibidir.” Biz:
- Yâ Resûlallah! Bir yıl kadar olan günde, kılacağımız bir günlük namaz kâfi gelecek mi? dedik.
- “Hayır, siz namaz vakitleri ni ona göre takdir ve hesap ediniz” buyurdu. Biz:
- Yâ Resûlallah! Onun yeryüzündeki sürati ne kadardır? diye sorduk. Şöyle buyurdu:
- “Rüzgârın sürüklediği bulut gibi insanların yanından geçer, ilâh olduğunu söyleyerek kendisine iman etmelerin i ister, onlar da iman ederler. Göğe yağmur yağdırmasını emreder, yağmur yağar; yere bitki bitirmesi ni emreder, otlar, çayırlar biter; insanların yayılmaya gönderdikleri hayvanları daha gösterişli ve semiz, sütleri daha bol olarak döner. Daha sonra başka insanların yanına gelerek onları kendine inanmaya davet eder; fakat onlar kendisine inanmayıp teklifini geri çevirirler; deccâl de yanlarından ayrılıp gider; lakin sabahleyi n suları çekilip çayır çimenleri kurur, hayvanları da helâk olur.
Deccâl bir örene uğrayıp ‘Defineler ini ortaya çıkar!’ der, o harâbedeki defineler arıbeyinin peşinden giden arılar gibi deccâlin arkasından gider. Sonra deccâl babayiğit bir genci yanına çağırıp onu kılıcıyla ikiye biçer; vücudunun her parçası bir yana düşer; ardından ona seslenir. Delikanlı gülümseyen bir çehreyle ona doğru gelir. Deccâl böyle işler yaparken Allah Teâlâ Mesîh İbni Meryem sallallah u aleyhi ve sellem’i gönderir. Mesîh, boyanmış iki elbise içinde, ellerini iki meleğin kanatları üzerine koyarak Dımaşk’ın doğusundaki Akminare’nin yanına iner. Mesih parıldayan yüzüyle başını yere eğince saçlarından terler damlar, başını kaldırınca inci gibi nûrânî damlalar dökülür. Onun nefesini koklayan kâfir derhal ölür. Nefesi baktığı yere ânında ulaşır. Mesih deccâlin peşine düşer, onu (Kudüs yakınındaki) Bâbülüd’de yakalayıp öldürür. Sonra Îsâ sallallah u aleyhi ve sellem, Allah Teâlâ’nın kendileri ni deccâlin şerrinden koruduğu birtakım insanların yanına gelir, onların yüzlerini okşayarak deccâl fitnesini n sona erdiğini söyler ve kendileri ne cennettek i yüksek dereceler ini haber verir. Bu sırada Allah Teâlâ Îsâ sallallah u aleyhi ve sellem’e vahyedere k “Kimsenin öldüremeyeceği kullar yarattım; diğer kullarımı toplayıp Tûr’a götür” buyurur. Allah Teâlâ Ye’cûc ve Me’cûc’ü yeryüzüne gönderir. Onlar tepelerde n süratle inip giderler; öncüleri Taberiye gölüne varıp gölün bütün suyunu içer.
Arkadan gelenler oraya vardıklarında, “Bir zamanlar burada çok su varmış” derler. Îsâ sallallah u aleyhi ve sellem  ile yanında bulunan mü’minler Tûr dağında mahsur kalırlar. Onlardan her biri için bir öküz başı, sizin bugünkü paranızla yüz altından daha kıymetli olur. Îsâ sallallah u aleyhi ve sellem ile yanındaki mü’minler bu belâdan kendileri ni kurtarması için Allah Teâlâ’ya yalvarırlar. Allah Teâlâ da Ye’cûc ve Me’cûc’ün enselerin e kurtçuklar musallat eder; hepsi bir anda ölüp gider. Ardından Îsâ sallallah u aleyhi ve sellem ile mü’minler Tûr dağından inerler. Ye’cûc ve Me’cûc’ün kokmuş cesetleri nin olmadığı bir karış yer bulamazla r. Îsâ sallallah u aleyhi ve sellem ile yanındaki mü’minler bu belâdan da kendileri ni kurtarması için Allah Teâlâ’ya yalvarırlar.
Allah Teâlâ deve boyunları gibi iri kuşlar gönderir; bu kuşlar onların kokmuş cesetleri ni alarak Cenâb-ı Hakk’ın dilediği yere götürüp atarlar. Sonra Allah Teâlâ hiçbir evin ve çadırın engel olamayacağı bol bir yağmur gönderir; bu yağmur yeryüzünü ayna gibi pırıl pırıl temizler. Daha sonra yeryüzüne “Meyveni bitir, bereketin i getir” diye emredilir . O gün bir grup insan tek bir nar ile doyar, kabuğuyla da gölgelenirler.
Yaylıma gönderilen hayvanların sütü de bereketle nir, bir devenin sütü kalabalık bir grubu, bir ineğin sütü bir kabileyi, bir koyunun sütü bir cemaati doyurur. Onlar böyle yaşayıp giderken Allah Teâlâ tatlı bir rüzgâr gönderir; bu rüzgâr onları koltuk altlarından sarmalayıp her mü’minin ve müslimin rûhunu alıp götürür. Yeryüzünde insanların en fenaları kalır; onlar eşekler gibi birbiriyl e tepişip herkesin gözü önünde cinsel ilişkide bulunurla r ve kıyamet onların üzerine kopuverir .”
Müslim, Fiten 110. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 59; İbni Mâce, Fiten 33
Açıklamalar
Kitabımızın bu kısmı “bölüm” adıyla anılmamakla beraber altmış hadisin yer aldığı müstakil bir bölüm mahiyetin dedir. Bu kısımdaki on iki hadiste öncelikle deccâl konusu işlenmektedir. Kur'ân-ı Kerîm’de kendisind en söz edilmeyen deccâl, hadîs-i şerîflerden öğrendiğimize göre kıyamet alâmetlerinden biridir. Kıyametle ilgili her bilgi gayb sahasına girer. Gayb, akıl ve duyular yoluyla hakkında bilgi edinileme yen varlık alanıdır. Gayb hakkındaki bilgiler ya Allah Teâlâ’nın veya Resûlü’nün haber vermesiyl e öğrenilebilir. Etrafımızda olup da kendileri ni akıl ve duyularla bile idrâk edemediğimiz varlıklar ve yaşadığımız andan sonra olup bitecek şeyler bizim için gaybdır. Biz bu konularda ki bilgileri ya Kur'ân-ı Kerîm’den veya hadîs-i şerîflerden öğrenebiliriz. Kur'ân-ı Kerîm'de gayb konusuna, önemi sebebiyle 60 yerde temas edilmekte dir. Bu âyetlerde gaybı sadece Allah Teâlâ’nın bileceği anlatılmaktadır. Bunun bir tek istisnası vardır. O da yine Kur'ân-ı Kerîm’de şöyle belirtilm ektedir: "Allah Teâlâ bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarından kimseyi haberdâr etmez. Ancak bildirmey i dilediği Peygamber müstesnâ" [Cin sûresi (72), 26]. İşte deccâl, kıyâmet, âhiret, cennet, cehennem ve daha başka şeyler hakkındaki bütün bilgiler Cenâb-ı Hak tarafından Resûl-i Ekrem Efendimiz’e bildirilm iş, o da bunlardan uygun gördüklerini bize haber vermiştir.
Şimdi gelelim deccâle. Onun âhir zamanda ortaya çıkacak, Allah Teâlâ’nın kendisine verdiği bazı imkânlar sebebiyle hârikulâde mârifetler gösterecek ve böylece bazı insanları sapıtacak bir yalancı ve sahtekâr olduğu anlaşılmaktadır. Zaten Deccâl kelimesi de yalancı, hilekâr, hakkı bâtıla, iyiyi kötüye karıştıran kimse anlamına gelmekted ir.
Peygamber aleyhisse lâm ümmetinden otuz kadar yalancı deccâl çıkacağını, bunların kendileri ni peygamber olarak tanıtıp “Ben Allah’ın elçisiyim” diyecekle rini haber vermekted ir (Buhârî, Fiten 25; Müslim, Fiten 84). Gerçekten de tarih boyunca, anlatılan cinsten nice yalancılar çıkmış, Allah Teâlâ onların hepsini perişan etmiştir. Hadisimiz de anlatılan büyük deccâl de şüphesiz aynı âkıbete uğrayacak, rezil ve perişan olacaktır.
Peygamber Efendimiz’in, yukarıdaki konuşmasında deccâlden söz ederken, sanki o sırada bu belâ Medine’ye gelip dayanmış gibi ashâbına heyecanlı bir ses tonuyla hitap etmesi, sesini kâh alçaltıp kâh yükseltmesi deccâlin insanlık adına ne büyük bir tehlike olduğunu anlatmak içindir. Bazı âlimler hadiste geçen alçaltma ve yükseltme ifadeleri ni ses olarak değerlendirmemekte, Resûlullah deccâli “Bir gözü kördür; Allah katında son derece basit ve önemsizdir” gibi ifadelerl e hem küçümsedi (onu alçalttı) hem de “Kıyametten önce ortaya çıkacak en büyük fitnedir” gibi sözlerle onun ne dehşetli bir belâ olduğunu belirtti (yükseltti), şeklinde anlamışlardır.
Peygamber aleyhisse lâm, ashâbın deccâlden çok korktuğunu görünce onları teskin ve teselli etmek istedi; şayet ben hayattayk en deccâl çıkarsa onun oyununu bozar, delilleri ni çürütürüm, buyurdu. Efendimiz aleyhisse lâm’ın “Sizin adınıza deccâlden başka şeylerden daha çok korkuyoru m” buyurması, esasen imanı kuvvetli kimseler için deccâlin büyük bir tehlike teşkil etmeyeceğini göstermektedir. Şu halde müslümanlar çocuklarına dinlerini iyi bir şekilde öğrettiği, peygamber vârisi olan güçlü ilim adamları yetiştirdiği sürece deccâl tehlikesi fazla fire vermeden atlatılabilecektir.
Yine Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem’in “Eğer deccâl ben aranızdan ayrıldıktan sonra çıkarsa, artık herkes kendini ona karşı savunup korumalıdır” buyurması, her müslümanın kendi dinini iyi bir şekilde öğrenmesi gerektiğini göstermektedir. Müslümanlar dinlerini iyice öğrendikleri takdirde ne hakikî ne de sahte deccâller onları aldatabil ecektir. Zaten Efendimiz’in de belirttiği gibi, Allah Teâlâ mü’minleri deccâlin şerrinden koruyacak tır. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in “şayet deccâl ben aranızdayken çıkarsa” buyurması, kıyametin ne zaman kopacağını bilmediği gibi, deccâlin ne zaman çıkacağını da bilmediğini göstermektedir. Zira bir insan peygamber de olsa, ileride olacak şeyleri ancak Cenâb-ı Hakk’ın kendisine haber vermesi halinde bilebilir . Peygamber Efendimiz’in bu ifadesind en, deccâlin çıkacağı zaman hakkında önceleri bilgisi olmadığı, bunun için de “şayet deccâl ben aranızdayken çıkarsa” ifadesini kullandığı, fakat daha sonraları kendisi hayattayk en deccâlin çıkmayacağını öğrendiği anlaşılmaktadır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu hadiste, deccâli görenlerin, on sekizinci sûre olan Kehf sûresinin baş tarafından (fevâtih) on âyet okumalarını tavsiye buyurmakt adır. 1023 numaralı hadiste de geçtiği üzere Resûl-i Ekrem “Kehf sûresinin baş tarafından on âyet ezberleye n kimse deccâlden korunur” buyurmuştur (Müslim, Müsâfirîn 257; Ebû Dâvûd, Melâhim 14).
Yine aynı kaynaklar da, bu rivayetin hemen ardından, Kehf sûresinin sonundan on âyet okunması tavsiye edildiği kaydedilm ektedir. Bu sûrenin baş tarafındaki ilk on âyette Cenâb-ı Hakk’ın zâtını ve sıfatlarını bilmekten söz edilmekte, ve O’nun ashâb-ı Kehf’i zâlim Dakyanus’un şerrinden koruduğu anlatılmaktadır. Muhtemele n bu alâka sebebiyle, deccâli görenlerin bu sûrenin ilk on âyetini okumaları tavsiye buyurulmuştur. Biz hadisimiz in tercümesinde her iki rivayeti de dikkate almayı uygun gördük. 1000 numaralı hadiste, bu sûreyi okuyan bir sahâbîyi dinlemek üzere melekleri n yeryüzüne indiği de görülmüştü.
Peygamber aleyhisse lâm, deccâlin her tarafa kötülük yayacağını belirtmek te, onu görecek olan ümmetine hitâben “Ey Allah’ın kulları! İmanınızı koruyup direnin!” buyurmak suretiyle, ümmetinin mâneviyâtını yükseltmekte ve deccâl denen sahtekârı iman gücüyle yenebilec eklerini onlara hatırlatmaktadır.
Deccâlin yeryüzünde ne kadar kalacağını merak eden ashâb-ı kirâm, onun kırk gün kalacağını, fakat bir günün bir yıl, bir başka günün bir ay, bir diğer günün bir hafta kadar uzayacağını, daha sonraki günlerin ise normal günlerin uzunluğunda olacağını öğrenince, vaktin söz konusu olmadığı o uzun günlerde namaz ibadetini nasıl îfâ edecekler ini merak etmişler, o zaman namaz vakitleri ni normal günlere kıyaslayarak hesap etmeleri gerekeceğini öğrenmişlerdir. Ashâbın böyle anormal bir zamanda nasıl namaz kılacaklarını düşünmeleri, onların bu ibadete verdikler i önemi göstermektedir. Deccâl çıktığı zaman “bir günün bir yıl kadar, bir başka günün bir ay kadar, bir diğer günün bir hafta kadar olmasını” lafzî mânası dışında anlayıp yorumlaya n âlimler de vardır. Onlara göre deccâl yapacağı bir nevi hipnotizm a ile insanların göz ve kulak gibi duyu organlarını tesiri altına alacak, başlarına gelen o müthiş belânın sıkıntısıyla zaman bir türlü geçmek bilmeyece ktir. 
Deccâle verilen yetkiler, imanı güçlü olmayan kimseler için onun ne büyük bir tehlike teşkil edeceğini göstermektedir. Onun emriyle bol yağmurlar yağması, bol bitkiler yetişmesi, bu sebeple kısa zamanda gelişip semiren sağmal hayvanların bol süt vermesi, bazı kimseleri n deccâle inanmaması üzerine ertesi gün sularının çekilip çayır çimenlerinin kuruması, bu sebeple hayvanlarının helâk olması, deccâlin bir viraneye emretmesi üzerine oradaki defineler in tıpkı bir arıbeyinin peşinden giden arılar gibi onun arkasından gitmesi, kendisine inanmayan bir genci kılıcıyla ikiye böldükten sonra onu tekrar diriltmes i düşündürücüdür.
Bütün bu hârikulâde olaylar, o günlere yetişen mü’minlerin büyük bir imtihanda n geçeceğini göstermektedir. Öldürülüp diriltile n gencin deccâl karşısındaki tavrı ne kadar haşmetli ve mânalıdır. Âdeta deccâle, sen beni bin kere öldürüp diriltsen de ben sadece kâinâtın yegâne Rabbine iman ediyor ve senin  bir sahtekâr olduğunu biliyorum dercesine alaycı bir tavırla gülümsemesi, imanın sarsılmaz gücünü ne güzel ortaya koymaktadır.
Deccâl kötülüklerini yapmaya devam ederken Allah Teâlâ Mesîh İbni Meryem’i yeryüzüne gönderecek (bk. 1814 numaralı hadis), o da deccâli yok edecektir . Burada bir hatırlatma yapalım. Bilindiği üzere Hz. Îsâ’ya mesîh dendiği gibi deccâle de mesîh (mesîhü’d-deccâl) denmekted ir. Mesîh, silmek anlamına gelen mesh kelimesin den türemiştir. Deccâle mesîh denmesi, kendisind en hayrın silinip alınması veya bir gözünün, hiç yokmuş gibi tamamen silinmesi sebebiyle dir. Zira deccâlin  yüzünün bir tarafı tamamen dümdüz, dolayısıyla bir gözü kördür.
Diğer hadislerd en öğrendiğimize göre, var olan gözü de tıpkı salkımdan dışarı fırlamış bir üzüm tanesi gibi pörtlektir (Buhârî, Ta’bîr 11, 33). Deccâle çok seyahat etmesi, mesafeler i silip süpürmesi sebebiyle mesîh dendiği de söylenmiştir.
Hz. Îsâ’ya mesîh denmesine gelince, onun mübarek elini hastalara sürerek (meshedere k) iyileştirmesi sebebiyle dir. Allah Teâlâ’nın bir Mesîh’i diğer bir Mesîh ile yok etmesi ne kadar anlamlıdır. “Biz hakkı bâtılın tepesine bindiriri z de o, bâtılın işini bitirir” [Enbiyâ sûresi (21), 18] âyet-i kerîmesi, deccâlin de aralarında bulunduğu bütün bâtılların âkıbetini dile getirmekt edir.
Hz. Îsâ’nın, parıldayan yüzüyle başını yere eğince saçlarından terler damlaması, başını kaldırınca inci gibi nûrânî damlalar dökülmesi onun vücudunun son derece mevzûn, yüzünün güzel olduğunu göstermektedir. Elbisesi hakkında verilen bilgiler de buna eklenince, onun çok güzel bir görünüme sahip olacağı anlaşılmaktadır. Peygamber Efendimiz bir başka hadisinde onun tatlı esmer bir sîmaya sahip orta boylu bir insan olduğunu, pek kıvırcık olmayan pırıl pırıl saçlarının omuzlarını dövdüğünü, hamamdan yeni çıkmış gibi hafifçe kırmızı tertemiz yüzünden sular damladığını anlatmıştır. Hz. Îsâ’nın nefesini koklayan kâfirin derhal ölmesi ifadesini bazı âlimler, güçlü nefesinin gözünün gördüğü yere kadar ulaşacağı ve kâfirlerin ona yaklaşmaya fırsat bulamadan öleceği şeklinde anlamışlardır.
Hadisimiz de Hz. Îsâ’nın Dımaşk’ın doğusundaki Akminare’nin yanına ineceği belirtilm ektedir. Nevevî VII. (XIII.) yüzyılda bu minarenin mevcut olduğunu söylemektedir. Hz. Îsâ’nın Kudüs’e veya Ürdün’e ineceğine dair rivayetle r bulunduğu da söylenmektedir. Ama onun deccâli öldüreceği yerin, Kudüs yakınında bulunan ve bugün de Bâbülüd diye anılan yer olduğu hadisimiz de zikredilm ektedir.
Şüphesiz deccâl fitnesi insanoğlunun yeryüzünde göreceği en büyük fitnedir. Bu sebeple bütün peygamber ler ümmetlerine bu fitneden söz etmişler ve ondan sakındırmışlardır (Tirmizî, Zühd 3; İbni Mâce, Fiten 33; ayrıca bk. 21. hadis). Peygamber Efendimiz de “Dualar Bölümü”nde çeşitli örneklerini gördüğümüz üzere deccâlin fitnesind en Allah’a sığınmış, dolayısıyla bizim de ondan Cenâb-ı Hakk’a sığınmamızı tavsiye etmiştir. 
Deccâlden sonraki büyük fitnenin Ye’cûc ve Me’cûc fitnesi olduğu anlaşılmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm’de iki yerde Ye’cûc ve Me’cûc’den söz edilmekte dir. Birinde, bozguncul uk yapan Ye’cûc ve Me’cûc’ün Zülkarneyn’e şikâyet edilmesi, onun da bu zorbaların  bulunduğu yeri demir kütleleriyle tıkayarak bir daha dışarı çıkamayacak şekilde önlerine bir set yapması [Kehf sûresi (18), 94-98], diğerinde ise, hadisimiz de geçtiği gibi, “Ye’cûc ve Me’cûc’ün önündeki seddin açılıp her tepeden akın etmeleri” hâdisesidir.
Ye’cûc ve Me’cûc’ün, Hz. Îsâ ile birlikte Tûr’da korunan mü’minler dışında yeryüzündeki bütün insanları öldürmesi bu felâketin büyüklüğünü göstermektedir. Cenâb-ı Hakk’ın bu önünde durulmaz barbarları enselerin e kurtçuklar musallat ederek bir anda mahvetmes i, daha sonra yeryüzünün âdeta yeniden ihyâsı ve yaşamaya daha elverişli hale getirilme si olayları ise kâinâtın Rabbi’nin her şeye kâdir olan sonsuz gücünü göstermektedir.
Deccâl ile Ye’cûc ve Me’cûc fitneleri nden kurtulan ve benzeri görülmemiş derecede mutlu bir hayat süren mü’minlerin ölümünden sonra yeryüzünde insanların en kötülerinin kalması, onların eşekler gibi herkesin gözü önünde cinsel ilişkide bulunacak olması ve kıyametin onların üzerine kopuverme si de pek düşündürücüdür. Bu çağda zinanın suç kabul edilmesin i gerilik sayan, nefsânî arzularının tatmini önünde hiçbir sınır tanımayan ve dolayısıyla Peygamber aleyhisse lâm’ın ifadesiyl e eşekler gibi herkesin gözü önünde cinsel ilişkide bulunmak isteyen kimseleri n durumu, üzerlerine kıyamet kopacak o en fena, en talihsiz kimseleri n halinden farksızdır. Cenâb-ı Mevlâ o bozuk zihniyetl i insanların şerrinden bizi ve yavrularımızı muhafaza  buyursun.
Aşağıdaki hadislerd e deccâl hakkında daha başka bilgiler verilecek, deccâlin bazı özellikleri 1823 numaralı hadiste açıklanacaktır. Hz. Îsâ’nın yeryüzüne inmesi konusu ise 1814 numaralı hadiste ele alınacaktır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
   1. Deccâl insanın dünya hayatında karşılaşacağı en büyük fitnedir.
   2. Müslümanları onun şerrinden derin imanları koruyacak tır.
3. Deccâl yeryüzünde kimi uzun kimi kısa olmak üzere kırk gün kalacaktır.
4. Deccâl, kasırga önündeki bulut gibi yeryüzüne süratle yayılacaktır.
5. Kendisine verilen imkânlar sebebiyle beşer gücünün üstünde işler yapacaktır.
6. Hz. Îsâ yeryüzüne inerek deccâli öldürecek, insanları onun şerrinden kurtaraca ktır.
7. Hz. Îsâ Ye'cûc ve Me’cûc’ün geleceğini haber alınca mü’minlerle birlikte Tûr dağına gidecek, Ye'cûc ve Me’cûc belâsı ortadan kalkıncaya kadar orada mahsûr kalıp açlık sıkıntısı çekeceklerdir.
8. Önlerinde kimsenin duramayac ağı Ye'cûc ve Me’cûc, yeryüzünü talan edip herkesi öldürecek, Allah Teâlâ da onları, enselerin de yaratacağı kurtçuklarla bir anda mahvedece ktir.
9. Yeryüzü Ye'cûc ve Me’cûc’ün leşlerinden temizlend ikten sonra insanlar bolluk ve bereket içinde yaşayacaklardır. 
10. Daha sonra Allah Teâlâ mü’minlerin ruhlarını kabzedece k, yeryüzünde en kötü insanlar kalacak, kıyamet onların üzerine kopacaktır.








1813. Rib’î İbni Hırâş şöyle dedi:
Ebû Mes’ûd el-Ensârî ile birlikte Huzeyfe İbni Yemân’ın yanına gittim. Ebû Mes’ûd ona:
- Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem’den deccâl hakkında duyduklarını söyle, dedi. Huzeyfe de şunları söyledi:
- “Deccâl, yanında bir su ve bir de ateş olduğu halde ortaya çıkacak. Bazılarının onun yanında gördüğü su gerçekte su olmayıp yakıcı ateştir. Bazılarının onun yanında gördüğü ateş de gerçekte ateş olmayıp soğuk, tatlı bir sudur. Sizden deccâle kim yetişirse, ateş olarak gördüğü tarafta bulunsun. Zira o, tatlı, içimi güzel bir sudur.”
Ebû Mes’ûd el-Ensârî, Huzeyfe’nin böyle söylediğini ben de duydum, dedi.
Buhârî, Enbiyâ 50, Fiten 26; Müslim, Fiten 105, 108
Açıklamalar
Sahîh-i Müslim’deki bir rivayete göre Resûl-i Ekrem Efendimiz: “Ben deccâlin yanında ne bulunduğunu iyi bilirim. Onun beraberin de iki nehir vardır. Biri beyaz su gibi görünür, diğeri yanan ateş gibi. Bir kimse deccâle yetişirse, ateş şeklinde gördüğü nehre gelip gözünü yumsun. Sonra başını eğerek ondan içsin. Çünkü o soğuk sudur” buyurmuştur. Daha başka rivayetle rde deccâlin yanında cennet ve cehenneme benzer iki şey bulunduğu, onun cennet dediği şeyin ateş, yani cehennem olduğu da belirtilm ektedir (Müslim, Fiten 109).
Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem’in bu hadiste gözbağcı deccâlin oyununa gelen ve gelmeyenl erin durumunu mecâzî bir anlatımla ortaya koyduğu sezilmekt edir. Bu ifadeyi şöyle anlamak uygun olur: Nemrûd’un o dağ gibi ateşini İbrâhim aleyhisse lâm’a gül bahçesi yapan Allah Teâlâ, deccâle kanmayan, onun oyununa gelmeyen imanlı kişilere bu sahtekârın sözde ateşini tatlı, buz gibi bir su yapacaktır. Onun ateşi de cehennemi de mü’minlere hiçbir zarar veremeyec ektir. Muhtemele n deccâl, insanları sağlam bir imtihanda n geçirmesi, gerçek mü’minle öyle olmayanı birbirind en ayırması için kendisine büyük imkânlar verilmiş büyük bir hokkabazdır. Buna göre hadisimiz deki “Sizden deccâle kim yetişirse, ateş olarak gördüğü tarafta bulunsun” ifadesini, o mü’min deccâli yalanlasın; yanındaki ateş gibi, cehennem gibi görünen şeyden korkmasın; zira o gerçek ateş değildir; deccâli böylece yalanlaya n kimse, içinde serin ve tatlı sular bulunan cennete kavuşacaktır, şeklinde anlamak belki de en uygunudur . Meseleye şöyle de bakmak mümkündür; Bütün bu fevkalâde imkânları deccâle veren Allah Teâlâ olduğuna göre, deccâlin cenneti gibi görünen şeyin gerçekte cehennem, deccâlin cehennemi gibi görünen şeyin de gerçekte cennet olması mümkündür.
Bizim bu hadislerd en çıkaracağımız ders şudur: Allah Teâlâ mü’minlere deccâli tanıma imkânı sağlayacak ve onun oyunlarına kanmayaca k bir ferâseti herhalde ihsan edecektir . Bunun tedbiri ne olabilir? İyi müslüman olmak, ilmini uygulayıp yaşayan âlimler yetiştirmek, Kur’an-Sünnet çizgisini aşmamaktır. Böyle olan kimseler, Cenâb-ı Hakk’ın lutuf ve ihsânı ile deccâl denen hilekârın karşısında yer alacaklar, ona mağlûp olmayacak lar ve neticede cenneti hak edecektir .
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Deccâl bir gözbağcıdır. Gerçek olmayanı gerçekmiş gibi gösterebilecektir.
2. Deccâl cenneti cehennem, cehennemi cennet veya suyu ateş, ateşi su gibi gösterme imkânına sahip olacaktır.
3. Deccâli gören müslümanlar, onun cehennem veya ateş gibi gösterdiği şeyi tercih ettikleri takdirde cennete ve içimi tatlı ve güzel bir suya kavuşacaklardır.





















1814. Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
“Ümmetimin hayatta bulunduğu bir zamanda deccâl çıkar ve kırk, bu kadar zaman kalır. (Râvi, Hz. Peygamber’in kırk gün mü, kırk ay mı, yoksa kırk yıl mı buyurduğunu bilemediğini söylemektedir.) Bunun üzerine Allah Teâlâ Îsâ İbni Meryem’i yeryüzüne gönderir; o da deccâli bularak ortadan kaldırır. Sonra insanlar, aralarında hiçbir düşmanlık bulunmada n yedi yıl yaşarlar. Sonra Allah Teâlâ Şam taraflarından soğuk bir rüzgâr gönderir ve bu rüzgâr kalbinde zerre kadar hayır -veya iman- bulunan yeryüzündeki bütün insanların ruhunu kabzeder. Şayet biriniz dağın içine bile girse, bu rüzgâr onu mutlaka bulup canını alır. İşte o zaman yeryüzünde kötülüklere bir kuş hafifliğiyle dalan, yırtıcı hayvan atılganlığıyla şuursuzca saldıran kimseler kalır. Bunlar ne bir iyilik tanırlar ne de bir kötülüğü yadırgarlar. Şeytan bir insan kılığına girerek onlara görünür ve:
- Dediğimi yapmayaca k mısınız? diye sorar. Onlar da:
- Ne yapmamızı emredersi n? derler.
Şeytan da onlara putlara tapmalarını emreder. Onlar her türlü ahlâksızlığı yapıp putlara taparken rızıkları bollaşır, hayat tarzları iyileşir. Daha sonra sûra üflenir. Onun sesini duyan herkes dehşet ve şaşkınlık içinde yıkılır kalır. Sûrun sesini ilk duyup can veren adam, devesinin havuzunu tamir eden bir kimsedir. Onunla birlikte yanındakiler de kendileri ni yere atıp can verirler. Sonra Allah Teâlâ çiğ gibi -veya gölge gibi- bir yağmur yağdırır. İnsanların çürüyüp gitmiş cesetleri bununla yeniden hayat bulur. Ardından sûra bir kere daha üflenir; herkes yerinden fırlayıp kendileri ne verilecek emri beklemeye başlar. Daha sonra:
- Haydi, Rabbinize gelin! denir.  Meleklere de:
- Onları alıkoyun; çünkü onlar sorguya çekilecektir, denir. Daha sonra yine meleklere:
- Cehenneml ikleri ayırın! buyurulur . Onlar da:
- Kaçta kaçını ayıralım? diye sorarlar.
- 1000 kişiden 999’unu, denir. İşte o gün, dehşeti yüzünden çocukların ihtiyarla dığı bir gün olacaktır. O gün her şeyin ortaya çıktığı korkunç bir gündür.”
Müslim, Fiten 116
Açıklamalar
1812 numaralı hadisten öğrendiğimize göre Resûl-i Ekrem Efendimiz deccâlin  yeryüzünde kırk gün kalacağını belirtmiştir. Fakat bu hadisi rivayet eden Abdullah İbni Amr İbni Âs, Peygamber aleyhisse lâm’ın kırk demekle beraber, bunun kırk yıl mı, kırk ay mı, yoksa kırk gün mü olduğunu açıklamadığını söylemektedir. Her ikisi de sahih olan bu rivayetle rin birincisi nde “kırk gün” kaydının bulunması, bu rivayette ki belirsizl iği gidermeye yeterlidi r. Hatta bir rivayette “kırk sabah” kalacağının belirtilm esi (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV, 364) kırk gün ifadesini güçlendirmektedir. Şüphesiz en doğrusunu Allah bilir.
Hadisimiz in devamında, 1812 numaralı hadiste teferruat lı bir şekilde anlatılan olayların âdeta özeti verilmekt edir. Hz. Îsâ’nın yeryüzüne ineceği meselesi bunlardan biridir. Hz. Îsâ’nın yeryüzüne ineceğini açıkça belirten sahih hadislerd en birine göre Resûlullah Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Canımı kudretiyl e elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, yakında Îsâ İbni Meryem âdil bir hakem olarak gökten yere inecek, haçı kıracak (Hıristiyanlığın hükümsüz olduğunu ilân edecek) , domuzu öldürme emrini verecek, zimmîlerden cizyeyi kaldıracak (din olarak sadece İslâmiyet kalacak), mal da o kadar çoğalacak ki, onu kimse kabul etmeyecek” (Buhârî, Büyû‘ 102, Enbiyâ 49; Müslim, Îmân 242). Hz. Îsâ’nın yeryüzünde İslâm kanunlarına göre hükmedeceğini açıkça gösteren bir diğer hadis ise şöyledir: “Devlet başkanınız (imamınız) kendinizd en olduğu halde Îsâ İbni Meryem gökten yanınıza indiği zaman haliniz nice olur!” (Buhârî, Enbiyâ 49; Müslim, Îmân 242-246). Hz. Îsâ’nın yeryüzüne ineceğine ve İslâmiyet’i uygulayac ağına dair pek çok hadis vardır. Muhammed Enverşâh el-Keşmîrî (ö. 1352/1933) bunlardan yetmiş beşi Resûlullah’ın sözü, yani merfû hadis olmak üzere 101 rivayeti derlediği eserine et-Tasrîh bimâ tevâtere fî nüzûli’l-Mesîh (Halep 1385/1965) adını vermiştir.
Resûlullah’ın son peygamber olması, ondan sonra bir peygamber gelmemesi gerçeği ile bu olay arasında bir çelişki yoktur. Zira Îsâ aleyhisse lâm Cenâb-ı Hakk’ın yeni emirlerin i tebliğ etmek üzere gelen bir peygamber değil, Resûl-i Ekrem’in getirdiği dini yaşayan ve uygulayan “adaletli bir hakem” sıfatıyla yeryüzüne inecektir .
Bu hadiste insanların yeryüzünde birbirine kin ve nefret duymadan, düşmanlık beslemede n yedi yıl boyunca huzurlu bir hayat sürecekleri belirtilm ektedir. Hz. Îsâ’nın yeryüzünde kırk yıl kalacağına dair rivayetle r de bulunmakt adır. Onun daha önce otuz üç yıl yaşadığına dair rivayet ile son gelişindeki yedi yıl birleştirilince kırk yıl hesabı ortaya çıkabilir.
Hadisimiz in devamında Hz. Îsâ’nın deccâli öldüreceği, yedi yıl sonra çıkacak bir rüzgârla birlikte bütün müslümanların öleceği, yeryüzünde sadece kötülerin kalacağı, onların da şeytanın emrine girerek putlara tapmak da dahil olmak üzere her fenalığı yapacağı anlatılmaktadır. Resûlullah Efendimiz daha sonra sûra üflenmesiyle birlikte dünya hayatının son bulacağını, ikinci sûr ile herkesin dirilip hesap vermek üzere Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna varacağını, ondan sonra da cennetlik ve cehenneml iklerin ayrılacağını, 1000 kişiden 999’unun cehenneml ik, sadece birinin cennetlik olacağını belirtmek tedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Deccâl yeryüzünde uzun bir süre kalarak insanları kendi bâtıl dâvasına kazanmaya çalışacaktır.
2. Hz. Îsâ yeryüzüne inerek deccâli öldürecektir.
3. Daha sonra insanlar birbirine hiçbir kötülük beslemede n yedi yıl boyunca huzur içinde yaşayacaktır.   
4. Esecek bir rüzgâr bütün müslümanların vefatına sebep olacak; yeryüzünde, her fenalığı çekinmeden yapan, hatta putlara tapan kötü insanlar kalacaktır.
5. Daha sonra sûra üflenecek ve herkes ölecek belli bir zaman geçtikten sonra yine sûra üflenecek ve bu defa herkes dirilecek tir.
6. İnsanlar hesaba çekilecek, 1000 kişiden 999’u cehenneme, biri cennete gönderilecektir.
7. O gün, dehşetinden çocukların ihtiyarla yacağı korkunç bir gün olacaktır.








1815. Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Mekke ile Medine dışında, deccâlin ayak basmadığı bir yer kalmaz. Mekke ile Medine’nin bütün yollarında saf tutmuş melekler bu iki şehri korur. Deccâl kumlu, çorak bir yere iner. Ardından Medine üç defa sarsılır; Allah Teâlâ orada bulunan kâfir ve münafıkları dışarı çıkarır.” 
Müslim, Fiten 123. Ayrıca bk. Buhârî, Fezâilü’l-Medîne, 9, 26, 27, Tevhîd 31; İbni Mâce, Fiten 33
Açıklamalar
Hadisimiz deccâl belâsının bütün dünyayı kaplayacağını ve Mekke ile Medine dışındaki bütün yerleşim bölgelerini dolaşacağını, herkesin bu imtihana tâbi tutulacağını göstermektedir. Allah Teâlâ iki harem bölgesini, yani Mekke ile Medine’yi ve dolayısıyla orada bulunan samimi müslümanları deccâlden koruyacak tır. Deccâl şüphesiz bu iki şehre de girmek isteyecek, ama melekleri n Mekke ile Medine’ye giden bütün yolları tutup koruduğunu görünce, oralara girme cesaretin i gösteremeyecektir. Medine’nin üç defa sallanıp sarsılmasının sebebi, anlaşıldığına göre samimi olan mü’minlerle samimi olmayanla rı meydana çıkarmak, kâfir ve münafıkların gönlünde deccâle karşı doğacak ilgi ve sevgiyle birlikte onları bu mübarek beldelerd en dışarı atmak içindir. Nitekim yukarıda kaynağı verilen hadisleri n bir kısmında, Medine’de meydana gelecek üç sarsıntıdan sonra her kâfir ve münafığın deccâlin yanına gideceği ifade edilmekte dir. Bu işlem sonunda orada sadece gerçek mü’minler kalacaktır. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz, Cenâb-ı Hak tarafından Medine’ye hicret etme emrini aldığı zaman, oranın iyiliğini anlatmak üzere, “Demirci körüğü demirin kirini giderdiği gibi Medine de içindeki kötü insanları dışarı atar” buyurmuştur (Buhârî, Medine 2; Müslim, Hac 487, 488).
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Deccâl yeryüzünde kalacağı kısa sürede her yanı dolaşacaktır.
2. Mekke ile Medine’yi melekler koruduğu için deccâl bu iki mübarek şehre giremeyec ektir.
3. Deccâl Medine civarında bir yere gelince, şehir üç defa sarsılacak, oradaki kâfir ve münafıklar deccâlin yanına gidecek ve böylece o mübarek belde içindeki kirleri dışarı atmış olacaktır.




1816. Yine Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“İsfahan yahudiler inden taylasanlı yetmiş bin kişi deccâlin ardından gider.”
Müslim, Fiten 124
Açıklamalar
Taylasan, bir sarık sarma şeklidir. Başa sarılan sarığın kimilerin e göre yetmiş, kimilerin e göre yirmi veya otuz santim uzunluğundaki bir ucunun baştan aşağı sarkıtılmasına taylasan denmekted ir. Peygamber Efendimiz zamanında ve daha önceki dönemlerde sadece Araplar değil yahudiler de bu tip sarık sararlardı. Nitekim hadisimiz in râvisi Enes İbni Mâlik Basra’da bulunduğu sırada cuma namazı için câmiye gitmişti. Orada birçok kimsenin başında taylasan tipi sarıklar gördü. Adamların Hayber yahudiler ine benzediğini söyleyerek taylasan tipi sarıktan hoşlanmadığını anlattı.
Taylasanın en yaygın şeklinin yuvarlak taylasan olduğu söylenmekte, fakat İbni Teymiyye (ö. 728/1328) Hz. Peygamber’in ve sahâbenin böyle bir kıyafeti kullanmadıklarını, bunun yahudi kıyafeti olduğunu belirtmek tedir. Nitekim hadisimiz de “İsfahan yahudiler inden taylasanlı yetmiş bin kişinin deccâlin ardından gideceğini” ifade etmektedi r. Taylasanın sadece başı değil omuzları da örten bir örtü ve şal olduğu da söylenmektedir.
Süyûtî, yuvarlak taylasan yahudi kıyafeti olsa bile Resûl-i Ekrem’in  daha farklı tipte taylasan giydiğini ileri sürmektedir. Görüşünü isbat etmek için de el-Ehâdîsü’l-hisân fî fazli’t-taylasan adlı bir risâle yazmıştır .
Hadisimiz deccâle inanan ve ona değer verenler arasında yahudiler in ön planda geldiğini göstermektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Deccâl dünyanın her yerini dolaşacağı gibi İsfahan’a da gidecekti r.
2. İsfahan yahudiler inden taylasanlı yetmiş bin kişi deccâle arka çıkacaktır.


1817. Ümmü Şerîk radıyallahu anhâ Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu dinledi:
“İnsanlar deccâlden kaçıp dağlara sığınırlar.”
Müslim, Fiten 125. Ayrıca bk. Tirmizî, Menâkıb 69; İbni Mâce, Fiten 33
Ümmü Şerîk
Ümmü Şerîk künyesiyle anılan birkaç hanım sahâbî vardır. İbni Hacer bu hadisin râvisi olan Ümmü Şerîk’in Kureyş kabilesin den olan Ümmü Şerîk el-Âmiriyye olduğunu söylemektedir. Onun Devs kabilesin e mensup olduğunu söyleyenler de vardır. Adının Guzeyye, Guzeyle veya Uzeyle olduğu söylenmektedir.
Ümmü Şerîk Mekke’de müslüman oldu. Ev ev dolaşarak Kureyşli kadınlara İslâm’ın güzelliğini anlatırdı. İleri gelen müşrikler onun faaliyetl erini önlemeye karar verince, kendisini yakalayıp hapsettil er. Kızgın güneşin altında bir lokma ekmek bir yudum su vermeden üç gün boyunca eziyet ettiler. Kendisini büsbütün kaybedeceği bir gün Cenâb-ı Mevlâ'nın özel ikramına nâil oldu. Sunulan bir suyu kana kana içip üstüne başına dökerek serinledi .
Bu manzarayı gören müşrikler önce onun elinin ayağının bağını çözüp kendileri ne ait suyu içtiğini sandılar. Durumun öyle olmadığını anlayıp mûcizeyi farkedenl er İslâmiyet’in kendi dinlerind en daha hayırlı olduğunu söyleyerek müslüman oldular.
Ümmü Şerîk’in Resûl-i Ekrem Efendimiz ile evlenmeyi arzu ettiği, hatta ona nikâhlandığı, fakat evlenmeni n gerçekleşmediği söylenmektedir. Rivayet ettiği birkaç hadis Kütüb-i Sitte’de yer almakta, onun ne zaman vefat ettiği bilinmeme ktedir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Bir gün Resûl-i Ekrem Efendimiz Ümmü Şerîk’in de bulunduğu bir mecliste deccâlden söz ederek “İnsanlar deccâlden kaçıp dağlara sığınırlar” buyurmuştu. O yiğit İslâm mücâhidlerinin deccâl karşısında tutunamayıp kaçmaları Ümmü Şerîk’i hem üzmüş hem de meraklandırmıştı. Bu sebeple:
- Yâ Resûlallah! O gün Araplar nerede olacak? diye sordu. Allah'ın Resûlü ona:
- “Onlar o gün pek azdır” buyurmak suretiyle deccâlin karşısında duramayac aklarını, onun şerrinden ve fitnesind en kaçıp kurtulmay a çalışacaklarını ifade buyurdu.
Hadisimiz yukarıdaki kaynaklar da bu şekliyle rivayet edilmekle beraber, Nevevî’nin onu kısaca, can alıcı tarafıyla zikretmey i yeterli gördüğü anlaşılmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Deccâl, aşağıdaki hadiste açıkça görüleceği üzere büyük bir belâ ve çetin bir imtihan vesilesid ir.
2. Bu sebeple insanlar onu görünce veya ortaya çıktığını duyunca, şerrinden kurtulmak için kaçıp dağlara sığınacaklardır.




1818. İmrân İbni Husayn radıyallahu anh Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem’i şöyle buyururke n işittim dedi:
“Hz. Âdem’in yaratıldığı zamandan kıyametin kopacağı ana kadar deccâlden daha büyük bir fitne yoktur.”
Müslim, Fiten 126. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV, 19-21
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz muhtelif hadisleri nde deccâl fitnesini n dünyada meydana gelecek fitneleri n en büyüğü olduğunu ifade buyurmuştur (İbni Mâce, Fiten 33). Bu sebeple dualarında cehennem azâbından, kabir azâbından, hayat ve ölüm fitnesind en Allah’a sığındığı gibi, “Allahım! Kör deccâlin fitnesine uğramaktan sana sığınırım” (Müslim, Mesâcid 128) diyerek deccâl fitnesind en Cenâb-ı Hakk’a sığınmıştır.
Zaten Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem’in, deccâli, kıyamet kopmadan önce çıkacağını belirttiği on büyük alâmet arasında sayması (Müslim, Fiten 39, 40), onun ne büyük bir belâ olduğunu göstermeye yeterlidi r.
Cenâb-ı Mevlâ’dan bizi deccâl fitnesind en korumasını niyaz etmeliyiz .
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Deccâl insanoğlunun başına gelebilec ek en büyük tehlikedi r.
2. Deccâlin şerrinden Allah’a sığınmalıdır.



















1819. Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Deccâl ortaya çıkınca, mü’minlerden biri onun bulunduğu tarafa doğru gider. Deccâlin silâhlı adamları onun önüne çıkarak:
- Nereye gitmek istiyorsu n? diye sorarlar.
- Şu ortaya çıkan adamın yanına, der. Deccâlin adamları:
- Sen bizim Rabbimize inanmıyor musun? diye sorarlar. O da:
- Bizim Rabbimizi n gizli bir yanı yok ki onu bırakıp başkasına inanalım, der. Deccâlin bazı adamları:
- Öldürün şunu, derler. Bir kısmı ise:
- Tanrınız, haberi olmadan bir kimseyi öldürmeyi yasaklama dı mı! derler ve o mü’mini deccâlin yanına götürürler. O mü’min deccâli görünce diğer mü’minlere:
- Ey mü’minler! Bu adam Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem’in kendisind en bahsettiği deccâldir, diye seslenir. O zaman deccâl adamlarına:
- Bunu iyice bir dövün, der. Onu dövmek üzere tutarlar. Deccâl tekrar, “Yakalayın şunu, yarın kafasını”, der. Onun sırtını, karnını dayaktan geçirirler. Bu defa deccâl, “Bana iman etmiyor musun?” diye sorar. O mü’min:
- Sen yalancı Mesîh’sin, der.
Deccâlin emri üzerine onu testereyl e baştan aşağı ikiye biçerler. Deccâl o zâtın ikiye bölünen cesedinin arasından yürüyüp geçtikten sonra ona: 
- Ayağa kalk! der. O da doğrulup kalkar. Deccâl tekrar:
- Bana iman ediyor musun? diye sorar.  O da:
- Senin hakkındaki kanaatim iyice pekişti, dedikten sonra halka dönerek, ‘Ey insanlar! O benden sonra artık kimseyi öldürüp dirilteme z’, der. Deccâl onu kesmek için yakalar. Fakat Allah Teâlâ o mü’minin boynundan köprücük kemiğine kadar olan kısmı bakır haline dönüştürür; bu sebeple deccâl ona bir şey yapamaz. Bunun üzerine deccâl onun ellerinde n ve ayaklarından tutup fırlatır. Halk onu cehenneme attığını zanneder. Halbuki o cennete atılmıştır.”
Resûlullah sözünü şöyle tamamladı:
“İşte bu mü’min, âlemlerin Rabbine göre insanların en büyük şehididir.”
Müslim, Fiten 113. Ayrıca bk. Buhârî, Fiten 27
Açıklamalar
Hadisimiz de yiğit bir mü’minin deccâle meydan okuyuşu anlatılmaktadır. Deccâlin mahiyetin i, onun hile ve düzenlerini çok iyi bilen bu mü’minin Hızır aleyhisse lâm olduğunu söyleyenler vardır. Ancak Hızır’ın ölüp ölmediği konusu ihtilâflıdır. Fakihleri n, muhaddisl erin ve diğer ilimlere mensup âlimlerin büyük çoğunluğu ile bir kısım mutasavvıflara göre Hızır ölmüştür. Tasavvuf erbabının büyük çoğunluğu ile bazı fakihlere ve diğer ilimlere mensup bir kısım âlimlere göre ise Hızır hayattadır. Kitabımızın müellifi Nevevî de Hızır’ın ölmeyip yaşadığı kanaatind edir (Ali el-Kârî, Mirkât, IX, 393).
Deccâlin adamlarının deccâle meydan okuyan bu âlim ve şuurlu mü'mine: “Sen bizim Rabbimize inanmıyor musun?” diye sorulması üzerine onun: “Bizim Rabbimizi n gizli bir yanı yok ki onu bırakıp başkasına inanalım”, diye cevap vermesi, mü'minlerin Cenâb-ı Hakk’ı bütün sıfatlarıyla tanıdıklarını, O’nun varlığından, birliğinden ve kudretind en şüphe etmedikle rini, O’nun kusursuz ve mükemmel olduğuna iman ettikleri ni belirtmek içindir. O mü’min bu sözüyle, hesapsız kusuru, aczi ve noksanı ortada olan, kendi kusurlarını gidermeye gücü yetmeyen birinin ilâhlık iddia etmesinin gülünçlüğüne işaret etmektedi r. Gerçek mü’min işte böyle olur. Onlar gözbağcıların insanı hayret ve dehşete düşüren gösterilerine bakarak kesinlikl e gevşemezler; deccâllerin o olağanüstü gösterilerine aldanmazl ar.
İmanıyla, irfanıyla deccâl karşısında yiğitçe duran o mü’min, deccâlin karşısına çıkıp onu bütün özellikleriyle tanıyınca (bk. 1823. hadis), oradaki müslümanlara, “Ey mü’minler! Bu adam Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem’in kendisind en bahsettiği deccâldir; ona inanan cehenneme, ona karşı gelen cennete girecekti r” diye seslenere k kendileri ni uyaracaktır.
Allah Teâlâ’nın deccâl, ile mücadele eden o mü’minin boynundan köprücük kemiğine kadar olan kısmı bakır haline dönüştürmesi, o andan itibaren deccâlin ona bir şey yapamaz hale gelmesi, deccâl belâsının bir müddet sonra büsbütün tükeneceğini göstermektedir. Şu halde mü’minlere düşen görev asla gevşemeden, imanlarını sarsmadan ve telâşa kapılmadan deccâl karşısında direnmekt ir.
Deccâlin o mü’mini ellerinde n ayaklarından tutup fırlatması, bu hali gören halkın onu cehenneme attığını sanması, gerçekte ise o mü’minin cennete uçup gitmesi bize iki şeyi hatırlatmalıdır. Biri, daha önceki hadislerd e de gördüğümüz gibi, deccâlin cennetini n cehennem, cehennemi nin de cennet olmasıdır. Diğeri de, hadisimiz in son cümlesinde buyurulduğu üzere, o mü’minin, zâlim ve yalancı deccâlin yüzüne karşı haksızlığını haykırdıktan sonra baştan ayağa ikiye biçilerek öldürülmek suretiyle  en büyük şehit unvanını elde etmesidir . Şehitlerin yerinin ebedî cennet olduğu Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle belirtilm ektedir:
 “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirle r; Allah’ın lutuf ve kereminde n kendileri ne verdikler i ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar” [Âl-i İmrân sûresi (3), 169].
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Deccâl ortaya çıkınca bir mü’min ona meydan okuyacak, onun yalancı olduğunu yüzüne haykıracaktır.
2. Deccâlin adamları onu testereyl e ikiye biçtikleri halde o, asla deccâlden korkmayac aktır.
3. Deccâl onu öldürüp dirilttiği zaman bile, onun deccâl olduğunu daha iyi anladığını, onun geleceğini Resûl-i Ekrem’in haber verdiğini  söyleyerek diğer mü’minleri ona kapılmamaları için uyaracaktır.
4. Deccâl onu bir defa öldürüp dirilttik ten sonra kendisine bir daha fenalık yapamayac aktır.
5. Allah Teâlâ’ya göre bu yiğit mü’min, insanların en büyük şehididir.






1820. Mugîre İbni Şu‘be radıyallahu anh  şöyle dedi:
Hiç kimse Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem’e deccâl hakkında benden fazla soru sormadı. Resûl-i Ekrem bana:
- “O sana zarar vermeyece k” buyurdu. Ben:
- Bazı kimseler deccâlin yanında dağ kadar ekmek, bir nehir kadar içme suyu bulunduğunu söylüyorlar, deyince:
- “Allah yanında o, bu söylediklerinden daha değersizdir” buyurdu.
Buhârî, Fiten 26; Müslim, Âdâb 32, Fiten 114, 115. Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 33 
Açıklamalar
Mugîre İbni Şu‘be deccâl konusunu pek merak ettiği için, onun hakkında yeni bir şeyler duydukça Peygamber aleyhisse lâm’a sorup doğrusunu öğrenmeye çalışıyordu. Yine bir gün deccâl hakkında soru sormaya başlayınca, Sahîh-i Müslim’deki bir rivayette n öğrendiğimize göre  Allah'ın Resûlü ona:
- “Yavrucuğum! Sen onun için niye yorulup duruyorsu n? O sana zarar vermeyece k” diye kendisini teselli etti. Fakat Mugîre, halkın veya Ehl-i kitâbın deccâl hakkında söylediği yeni bir şey duymuştu. Resûl-i Ekrem Efendimiz’e bunu sormak istedi: 
- Fakat bazı kimseler deccâlin yanında dağ kadar ekmek, bir nehir kadar içme suyu bulunduğunu söylüyorlar, deyince, Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem deccâle bir imtihan aracı olarak verilen bu nevi özelliklerin, bir önceki hadiste de gördüğümüz gibi, gerçek mü’minlere hiç zarar vermeyeceğini hatırlattı; hatta onun bu olağan üstü hallerini gören mü’minlerin, karşılarında deccâl bulunduğunu anlayarak ona inanmayac aklarını söyledi. “Allah yanında o, bu söylediklerinden daha değersizdir” hadisinin mânası işte budur. Deccâlin gösterileri gerçek mü’minleri kandıramayacak kadar basit ve kıymetsizdir; onun oyunları mü’minlerin gönlüne şüphe düşüremeyecek kadar önemsizdir anlamına gelmekted ir.
Peygamber Efendimiz’in bu genç sahâbîsine, “Allah yanında o, bu söylediklerinden daha değersizdir” buyururke n, deccâli gözünde büyütme, o bütün yiyecekle ri ve içecekleri elinde bulundura cak kadar güçlü biri değildir, demek istemesi de mümkündür.
Hadisimiz bize şu dersi vermekted ir: Deccâlin büyük bir fitne olduğunda şüphe yoktur. Fakat onun belâsı, mü’minin sarp dağlar gibi güçlü imanına çarpıp parçalanmaya mahkûmdur. Her şeyin başı, bütün belâ ve sıkıntıları göğüsleyebilecek sarsılmaz bir imana sahip olabilmek tir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Bazı sahâbîler Resûl-i Ekrem Efendimiz’e deccâl hakkında çok soru sormuşlardır.
2. Deccâlin elinde ne kadar büyük imkân bulunsa bile, imanı güçlü olan mü’minlere hiçbir zarar veremeyec ektir.






1821. Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Bütün peygamber ler ümmetlerini  yalancı kör deccâlin tehlikesi ne karşı uyarmışlardır. Şunu bilin ki, onun bir gözü kördür; ama sizin azîz ve celîl olan Rabbiniz tek gözlü değildir. Deccâlin iki gözünün arasına kâfir (ke-fe-re) diye yazılmıştır.”
Buhârî, Fiten 26, Tevhîd 17; Müslim, Fiten 101, 102. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Melâhim 14, Sünnet 25-26; Tirmizî, Fiten 56, 62; İbni Mâce, Fiten 33 
1823 numaralı hadisle beraber açıklanacaktır.






1822. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Hiçbir peygamber in ümmetine deccâl hakkında söylemediği bir şeyi size haber vereyim mi? Onun bir gözü kördür. Yanında cennete ve cehenneme benzeyen bir şey olacaktır. Onun cennet dediği şey, cennet değil cehennemd ir.”
Buhârî, Enbiyâ 3; Fiten 26; Müslim, Fiten 109
Aşağıdaki hadisle beraber açıklanacaktır.




 
1823. İbni Ömer radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem herkesin yanında deccâlden söz ederek şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ tek gözlü değildir. Şunu unutmayın ki, deccâlin sağ gözü kördür. Onun bu gözü üzüm salkımından dışarı fırlamış üzüm tanesi gibidir.”   
Buhârî,  Fiten 26, Tevhîd 17; Müslim, Îmân 274. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 60 
Açıklamalar
207 numaralı hadiste de geçtiği üzere, Peygamber Efendimiz “bütün peygamber lerin, ümmetlerini  deccâl tehlikesi ne karşı uyardıklarını haber vermiş, “Nûh peygamber in deccâl tehlikesi ne karşı kavmini uyardığı gibi ben de sizi uyarıyorum” (Buhârî, Enbiyâ 3; Müslim, Fiten 109) buyurmuştur. Burada sadece Nûh aleyhisse lâm’dan bahsedilm esi, onun büyük peygamber lerin ilki olması sebebiyle dir. Demek oluyor ki, tarih boyunca bütün peygamber ler ümmetlerine deccâlin geleceğinden bahsedere k ona karşı uyarmışlar Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu geleneği devam ettirmiştir. Bu gelenekse l uygulama, Resûlullah’ın vekili durumunda olan İslâm âlimlerine, bu ümmeti deccâl tehlikesi ne karşı zaman zaman uyarma görevini yüklemektedir.
İkinci hadisteki “Hiçbir peygamber in ümmetine deccâl hakkında söylemediği bir şeyi size haber vereyim mi? sorusu bir başka gerçeği dile getirmekt edir. Şöyleki deccâl belâsı geçmiş ümmetler zamanında çıkmayacağı için onların peygamber leri ümmetlerine bu konuda tafsilâtlı bilgi vermemişlerdir. Deccâl bu ümmet zamanında çıkacağı için Allah'ın Resûlü ümmetine o konuda fazla bilgi verme gereğini duymuştur.
Bu üç hadiste ve daha başka hadislerd e Resûl-i Muhterem Efendimiz deccâlin bazı özelliklerini hatırlatmıştır. Bu özellikler şunlardır:
* Deccâlin sağ gözü kördür. Onun bu gözü üzüm salkımından dışarı fırlamış üzüm tanesi gibi patlaktır. Daha önce de belirtild iği gibi gözünün biri, yani sol gözü tamamen siliktir. Deccâlin herkes tarafından rahatlıkla görülebilecek, tanınabilecek ve hatırlanabilecek özelliklere sahip olarak yaratılması Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bir lutfudur. Onu bu kusurlarıyla tanıyacak her mü’min, deccâli gördüğü zaman ona “Hey şaşkın! Sen tanrılık dâvâsına kalkışacağına, yapabiliy orsan şu gözlerindeki kusurları gider!” diyebilec ektir.
Hadîs-i şerîflerdeki “Allah Teâlâ tek gözlü değildir” cümlesinin mânası, deccâl kör gözüne bakmad

Çevrimdışı musluman

  • Musluman
  • ADMINISTRATOR
  • *
  • İleti: 11017
    • Rabbım duası kabul edilenlerden eylesin.
Ynt: 7.CILD
« Yanıtla #14 : 03 Temmuz 2005, 08:31:04 »
1832. Mirdâs el-Eslemî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah’ın sâlih kulları birbiri ardından âhirete göçer; geride arpa ve hurmanın döküntüleri gibi değersiz kimseler kalır. Allah Teâlâ da onlara hiçbir önem vermez.”
Buhârî, Rikâk 9. Ayrıca bk. Dârimî, Rikâk 11
Mirdâs el-Eslemî
Mirdâs İbni Mâlik el-Eslemî Bey’atürrıdvân’da bulunan bahtiyar sahâbîlerden biri olmakla beraber hayatı hakkında bilgi yoktur. Sahîh-i Buhârî’de ve Kütüb-i Sitte’de onun bundan başka rivayeti bulunmama ktadır. Mirdâs’tan sadece Kays İbni Ebû Hâzim adlı tâbiî hadis rivayet etmiştir.   
Allah ondan razı olsun
Açıklamalar
Konumuzun baş tarafında, deccâlin çıkacağı zamandan söz eden hadislerd e de gördüğümüz gibi, Cenâb-ı Hakk’ın iyi kulları birer birer gidince, geride hiçbir iyiliği göze çarpmayan değersiz insanlar kalacaktır. Resûl-i Ekrem Efendimiz bunları arpanın ve hurmanın ıskartasına benzetmek tedir. Yel çalmış, böcek yemiş, çürümüş ekin ve hurmanın hiçbir değeri olmadığı, aklı başında hiç kimse onları almak istemediği gibi, takdir edilmeye değer bir yanı bulunmaya n bu döküntü adamlara Allah Teâlâ da kıymet vermeyece ktir.
Demekki dünya, içindeki iyi kimselerl e güzeldir. Cenâb-ı Mevlâ’nın kendileri ni “Benim velî kullarım” diye övdüğü Allah dostlarıyla değerlidir. Hadîs-i şerîf, yaşadığımız şu kısa ömrü yeterince değerlendirebilmek için Allah dostlarıyla beraber olmayı, onların yanında, yakınında yaşamayı öğütlemektedir. Müslümanca bir hayat sürebilmek için müslümanlarla bir arada yaşamak gerekir. Yakınımızdaki kötü insanlar, kötü komşular, biz istemesek bile bize etki ederler. Çoluğumuzu çocuğumuzu tesir altında bırakırlar. Şu halde kaybettiğimiz her güzel insanla, kendimizd en, değerlerimizden bir şeyler yitiririz . Gurbet hayatı yaşadığımız şu dünyada biraz daha garipleşiriz. Cenâb-ı Mevlâ hepimizi iyilerle komşu etsin.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. İyi kimselerl e, özellikle âlimlerle beraber olmaya, onlarla birlikte yaşamaya çalışmalıyız.
2. İyi kimselere ters düşmekten kaçınmalıyız. Çünkü onlara ters düşmek, Allah’ın değer vermediği döküntüler arasında yer almak demektir.
3. Kıyamet yaklaştığı zaman yeryüzünde hiçbir âlim ve sâlih kul kalmayaca k, dünya kötülerle câhillerin eline düşecek, kıyamet onların üzerine kopacaktır.






1833. Rifâa İbni Râfi’ ez-Zürakî radıyallahu anh şöyle dedi:
Cebrâil aleyhisse lâm Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem’e gelerek:
- İçinizdeki Bedir gazilerin e nasıl bir önem veriyorsu nuz? diye sordu. Peygamber aleyhisse lâm da:
- “Onları müslümanların en faziletli si kabul ederiz” buyurdu veya buna benzer bir söz söyledi. Cebrâil aleyhisse lâm:
- Biz de meleklerd en Bedir Gazvesi’ne katılanları melekleri n en faziletli si sayarız, dedi.
Buhârî, Megâzî 11. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 11 
Rifâa İbni Râfi’ ez-Zürakî
Medineli olan Rifâa Hazrec kabilesin dendi. Babası Râfi’ İbni Mâlik el-Ensârî bu kabileden ilk müslüman olanlarda n biriydi. Akabe biatında kabilesin i temsil etmişti. Bu biatta  babasıyla beraber Rifaa da bulunmuştu. Annesi Ümmü Mâlik, Medineli münafıkların reisi Abdullah İbni Übey İbni Selûl’ün kızıydı. Baba ile oğul aynı zamanda hem Bedir Gazvesi’ne hem de Resûlullah ile birlikte bütün gazvelere katıldılar.
Rifâa Resûl-i Ekrem’den başka Hz. Ebû Bekir, Ubâde İbni Sâmit gibi sahâbîlerden birkaç hadis rivayet etti. Üç rivayeti Sahîh-i Buhârî’de yer alan  Rifâa hem Cemel hem de Sıffîn savaşlarına Hz. Ali’nin saflarında iştirak etti ve 41 veya 42 (661 veya 662) yılında vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
 Hadisimiz de, Ehl-i Bedir dediğimiz Bedir kahramanl arının üstün yeri belirtilm ektedir. Hicretin ikinci yılında Bedir mevkiinde Mekkeli müşriklerle ölüm kalım savaşı veren bu 313 kişilik yiğitler ordusu, hem Allah hem de Resûlullah tarafından methedilm işlerdir. Resûl-i Ekrem Efendimiz onların hepsinin cennetlik olduğunu belirtmiştir (Buhârî, Megâzî 9). Hz. Ömer savaş gelirleri ni müslümanlara dağıtmak üzere divan teşkilatını kurunca, divan defterini n başına Ehl-i Bedir’in adını yazmıştır. Tarih boyunca onlar müslümanlar tarafından hep hayırla ve minnetle anılmışlardır. Haklarında pek çok kitap yazılan bu bahtiyar nesil, müslümanların en faziletli si olarak kabul edilmişlerdir.
Cebrâil aleyhisse lâm, Bedir Gazvesi’ne katılan melekleri n, katılmayanlardan daha üstün olduğunu belirtmek tedir. Onların, melekleri n en faziletli si sayılmasının delili şu âyet-i kerîmedir: “Hani Rabbin meleklere: ‘Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek olun. Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına’ diye vahyediyo rdu” [Enfâl sûresi (8), 12]. Bedir Gazvesi’ne katılan melekleri diğer meleklerd en üstün yapan husus şudur: Onlar, kendileri nden üç misli daha fazla olan şer güçlerin karşısında sebatla direnen bir avuç yiğide destek olmak suretiyle, İslâm’ın yeryüzünden silinip gitmesini önlemişler, Allah’ın isminin kıyamete kadar yer kürede yankılanmasına yardımcı olmuşlardır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Bedir kahramanl arı, ashâb-ı kirâm arasında en üstün yeri işgal ederler.
2. Onlara bu savaşta yardım eden melekler de, bu yardımları sebebiyle melekleri n en üstünü sayılırlar.




1834. İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ bir kavme azâb gönderdiği zaman, o azâb orada bulunanla rın hepsine erişir. Sonra da herkes amellerin e göre yeniden diriltili r.” 
Buhârî, Fiten 19; Müslim, Cennet 84
Açıklamalar
Bir toplumda kötülükler yaygın hale geldiği, büyük çoğunluk bu fenalıkları benimsediği zaman, ilâhî kanun gereği o toplum cezayı hak etmiş olur; aralarındaki iyiler ayırt edilmeksi zin ilâhî ceza hepsine birden gelir. 191 numaralı hadiste geçtiği üzere, bir gün Peygamber aleyhisse lâm korkudan titreyere k Zeyneb binti Cahş vâlidemizin yanına geldi ve:
- “Allah’tan başka ilâh yoktur. Yaklaşan şerden dolayı vay Arap’ın haline!” buyurdu. Baş parmağı ile şehâdet parmağını birleştirip halka yaparak “Bugün Ye’cûc ve Me’cûc’ün settinden şu kadar yer açıldı” dedi. Hz. Zeyneb:
- Yâ Resûlallah! İçimizde iyiler de olduğu halde helâk olur muyuz? diye sorunca:
- “Kötülük ve günah çoğaldığı vakit, evet!” buyurdu. Demekki toplumda kötülükler önlenemez hale gelince, oradaki iyilerin göz yaşına bakılmaz. Onlar kötülerle birlikte cezaya çarptırılır; hepsi birlikte yok olup giderler. İyilerin başına gelen bu hal bir tür haksızlık gibi görünse de, onlar dünyada iken kötülüklere bir mânada göz yumup ses çıkarmadıkları için, bu cezayı hak etmiş sayılırlar.
Bu gerçeği Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem şöyle dile getirmiştir: “İnsanlar fenalıkları görüp de onu değiştirmeye çalışmazlarsa, çok geçmeden Allah Teâlâ onların başına umumî bir belâ verir” (İbni Mâce, Fiten 20. Ayrıca bk. 195 numaralı hadis).
Kötülerle birlikte yok edilen bu kimselere, âhirette, öldükleri zamandaki durumlarına göre muamele edilir. Hayatta iken kötülerle mücadele etmişler, kötülüğe göz yummamışlarsa, şüphesiz onlara mükâfatları kat kat fazlasıyla ödenir.  2 numaralı hadiste bu konu üzerinde genişçe durulmuştu.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Bir topluma gelecek olan ilâhî ceza iyi kötü ayırımı yapmadan herkesi kapsar.
2. İyiler âhirette yeniden hayat buldukları zaman iyilikler inin, yani niyet ve amellerin in karşılığını görürler.
3. İyilerin başına gelen bu ceza, kötülükle yeterince savaşmadıkları içindir.
4. Dünya hayatında kötülerin başına gelecek cezayı hak etmemek için onlardan uzak durmalıdır.














1835. Câbir radıyallahu anh şöyle dedi:
Mescid-i Nebevî’de Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem’in hutbe okurken dayandığı bir kütük vardı. Mescide minber konulduğu (artık Resûlullah hutbesini orada okumaya başladığı) zaman bu kütüğün, doğumu yaklaşmış deve gibi inlediğini duyduk. Bunun üzerine Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem minberden indi, elini kütüğün üzerine koyunca sesi kesildi.
Buhârî, Menâkıb 25
Bir başka rivayet şöyledir: Cuma günü gelip de Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem minberin üzerine oturunca, yanında Resûlullah’ın hutbe okuduğu hurma kütüğü ikiye bölünüyormuş gibi haykırdı.
Buhârî, Büyû‘ 32 
Bir başka rivayet şöyledir: Kütük çocuk gibi bağırdı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem aşağı inerek onu tutup kucakladı. Kütük de teskin edilmeye çalışılan bir çocuk gibi yavaş yavaş sükûnet buldu. Hz. Peygamber:
“Dinlediği zikirden mahrum kaldığı için ağladı” buyurdu.
Buhârî, Menâkıb 25
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz’in mescidi pek sade idi. Damı hurma dallarıyla örtülü, zemini kum ve topraktı. Yağmur yağdığı zaman sular içeri akar, namaz kılan sahâbîlerin alınları çamurlanırdı. Bu kadar sade olan Mescid-i Nebevî’nin minberi de o ölçüde sade olup kuru bir hurma kütüğünden ibaretti. Daha doğrusu Allah'ın Resûlü hutbe okurken bu kütüğe dayanıp yaslanırdı. Ensardan bir kadın veya erkek:
- Yâ Resûlallah! Sana bir minber yapsak olmaz mı? diye sordu. O da:
- Olabilir, dedi.  Bazı rivayetle re göre o hanım veya erkek sahâbî, marangoz olan kölesine üç basamaklı bir minber yaptırdı. Onu getirip Mescid-i Nebevî’ye koydular. Bu minberin Peygamber Efendimiz’in arzusu üzerine yapıldığı da rivayet edilmekte dir. Bir cuma günüydü. Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem ilk defa minbere çıkıp hutbe okumaya başlayınca, hurma kütüğünden bir inilti, bir ağıt sesi duyuldu. Herkes bu iniltiyi kendisini n o andaki anlayışına ve duyuşuna göre yorumladı. Kimi bu sesi doğumu yaklaşmış bir devenin iniltisin e, kimi iki parçaya bölünen bir şeyin sesine, kimi de ağlayan bir çocuğun hıçkırığına benzetti. Allah’ın zikrini yakından duyma zevkinden, Resûlullah’ın mübarek vücuduna temas etme hazzından mahrum kalan ve bu yüzden ağlayıp inleyen kütüğün hali, Resûl-i Ekrem Efendimiz’i duygulandırdı. Minberden indi ve onu kucaklaya rak teskin etti. Bazı rivayetle rden öğrendiğimize göre Peygamber aleyhisse lâm, “Eğer onu kucaklama saydım, kıyamet gününe kadar inleyecek ti” buyurdu (Dârimî, Mukaddime 6). Daha sonra bu duygulu kütük Resûlullah’ın emri üzerine toprağa gömüldü.
Resûlullah’ın hasretine dayanamay arak ağlayan kütük olayı, yüzlerce sahâbînin huzurunda meydana gelmiştir. Bu sebeple, olayla ilgili hadis, âlimlerimiz tarafından mütevâtir yani en sağlam ve en güvenilir rivayet olarak kabul edilmiştir.
Tâbiîn neslinin büyük âlim ve zâhidi Hasan-ı Basrî hazretler i, bu hadisi rivayet ettikten sonra etrafındakilere şöyle derdi:
- Ey müslümanlar! Kütük bile Resûlullah hasretiyl e inliyor, onu özlüyor. Resûlullah'a kavuşmayı arzu eden kimseleri n onu daha çok özlemesi gerekmez mi? (Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, II, 559).
Burada, Tecrid Tercemesi’nin aziz mütercimlerinden Babanzâde Ahmed Naim Bey’in Resûlullah muhabbeti ni pek güzel dile getiren şu duygu dolu uyarısını ibretle okuyalım:
“Cenâb-ı Hakk'ın elçisi, hidâyet önderi Muhammed Mustafâ sallallah u aleyhi ve sellem  Efendimiz’i cansız bir varlık bu derece özlerse, o saf nûrun eşsiz güzelliğini görmek için Allah'ın birliğine inanan bir mü’min acaba ne kadar hasret duymalıdır? Varın kıyas edin! Ve ibret alın!” (Tecrid Tercemesi, III, 79).
Demekki Allah Teâlâ kudretini n alâmetlerini seçkin insanlara göstermek istediği zaman, cansız dediğimiz varlıklarda bile canlılardakine benzer asil ve üstün duygular yaratmakt a ve böylece onların derin imanını kat kat artırmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Bu olay Resûlullah Efendimiz’in mûcizelerinden biridir.
2. Pek çok sahâbînin huzurunda cereyan eden bu olayı dile getiren hadîs-i şerîf,  en çok bilinen mütevâtir rivayetle rden biridir.
3. Bir kütük bile Resûlullah’ın hasretine dayanamadığına göre, ümmetinin ona daha çok hasret duyması gerekir.







1836. Ebû Sa’lebe el-Huşenî Cürsûm İbni Nâşir radıyallahu anh’ın rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ bazı şeyleri farz kıldı, onları ihmal etmeyin. Bazı günahlara yaklaşılmaması için sınırlar koydu, o sınırları aşmayın. Bazı şeyleri haram kıldı, o haramları çiğnemeyin. Bazı şeyleri de unuttuğu için değil size olan merhameti sebebiyle dile getirmedi, onları da araştırıp kurcalama yın.”
Dârekutnî, es-Sünen, IV, 184. Ayrıca bk. Hâkim, el-Müstedrek, IV, 115
Açıklamalar
Hadisimiz de Cenâb-ı Hakk’ın kullarına yönelik emir ve yasakları başlıca dört ana başlık altında özetlenmiştir. Bunlardan birincisi farzlardır. Farz; yapanın sevap kazandığı, yapmayanın ceza gördüğü bir ibadet türüdür. Zira farzların yapılması Allah tarafından kesin bir dille emredilmiştir. Meselâ iman, namaz, zekât birer farzdır. Resûl-i Ekrem Efendimiz farzlara son derece dikkat edilmesin i, onların mutlaka yerine getirilme sini, hatta kusursuz bir şekilde ifa edilmesin i tavsiye buyurmakt adır.
İkincisi; bazı sınırlar konularak belirlene n, yaklaşılması, aşılması, aykırı davranılması yasaklana n hususlardır. Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: Kur'ân-ı Kerîm’de oruç tutmak isteyen kimsenin imsâk vaktine kadar yiyip içebileceği, o andan itibaren iftar saatine kadar  kesinlikl e bir şey yemeyeceği, eşiyle beraber olamayacağı gibi hususlar belirtild ikten sonra “Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; sakın onlara yaklaşmayın” [Bakara sûresi (2), 187] buyurulma ktadır. Ayrıca Allah’ın koyduğu sınırları aşan kimseleri n birer zâlim olduğu da belirtilm ektedir [Bakara sûresi (2), 229]. Sabah namazının farzının iki, akşamın üç, öğle, ikindi ve yatsının farzlarının dörder rek’at olarak belirlenm esi de böyle bir sınırlamadır. Onun da kesinlikl e delinmeme si gerekmekt edir.
Üçüncüsü haramlardır. Zina, adam öldürme, kendiliğinden ölen hayvanların etini yeme, kan içme fiilleri Allah Teâlâ tarafından kesinlikl e yasaklanmış davranışlar yani haramlardır. Bunlar da açıkça bellidir.
Dördüncüsü de Allah Teâlâ’nın bildirmey i unuttuğu için değil, bildirdiği takdirde kullarının zorlanacağını bildiği için bu farzdır, bu helâldir, bu haramdır diye açıklamadığı hususlardır. Resûl-i Ekrem Efendimiz bunların hükmünü öğrenmek için, özellikle kendisi hayatta iken ve daha sonraki devirlerd e, inceden inceye araştırılıp kurcalanm asını doğru bulmamıştır.
Hz. Peygamber hayatta iken fazla kurcalanm ası halinde bunların helâl iken haram kılınması veya onlara bazı sınırlamalar getirilme si ihtimali vardı. Günümüzde de, meselâ yenilmesi nin helâl mi, haram mı olduğu açıkça belirtilm eyen şeyleri fazla kurcalama k yerine, “Yerde ne varsa Allah hepsini sizin için yarattı” [Bakara sûresi (2), 29] âyetini göz önünde bulundurm ak suretiyle “Eşyada aslolan ibâhadır” kuralına göre hareket etmek daha uygun bir davranıştır.
Nevevî çok önemli gördüğü bu hadîs-i şerîfi, Kırk Hadis adlı eserine otuzuncu hadis olarak almıştır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Her müslüman farzları yapmak, haramlard an kaçınmak zorundadır.
2. Allah Teâlâ’nın belirlediği esaslar, çizdiği sınırlar vardır; bu esaslara ve sınırlara uyulması şarttır.
3. Cenâb-ı Mevlâ kullarına olan merhameti sebebiyle bazı konuları helal, haram gibi kesin şekilde belirleme miştir. “Bilinçli boşluk” veya “rahmet alanı” diyebilec eğimiz bu konularda ince eleyip sık dokumak uygun değildir.







1837. Abdullah İbni Ebû Evfâ radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem ile beraber yedi gazâ yaptık. O gazvelerd e çekirge yedik.
Diğer bir rivayete göre, Resûl-i Ekrem ile beraber çekirge yedik, dedi.
Buhârî, Zebâih ve’s-sayd 13; Müslim, Sayd ve’z-zebâih 52. Ayrıca bk. Tirmizî, Et’ime 22; Nesâî, Sayd ve’z-zebâih 37
Açıklamalar
Hem hadisimiz in râvisi Abdullah hem de Ebû Evfâ künyesiyle bilinen babası Alkame İbni Hâlid sahâbî oldukları için, “Allah her ikisinden de razı olsun” anlamında radıyallahu anhümâ diye ikisine de dua ettik.
Kısa hal tercümesini 54 numaralı hadiste verdiğimiz ve Kûfe’de 86 (705) yılında en son vefat eden sahâbî diye bildiğimiz bu aziz insan, Resûlullah Efendimiz ile birlikte yedi, bazı rivayetle re göre altı gazvede bulunduğunu ve erzakları tükendiği zaman bazan çekirge yedikleri ni söylemektedir. Gerçekten de İslâm askerleri bu seferlerd e bir çeşit komando eğitiminden geçmişlerdir.
Çekirge yemenin câiz olmadığına dair bazı rivayetle r bulunmakl a beraber, bu rivayetle rin hepsi zayıftır. Bu konudaki en sağlam hadis budur. Çekirgenin yenebilec eğine, hatta kesilmede n yenebilec eğine dair İslâm âlimlerinin fikir birliği (icmâ) vardır. Yalnız Mâlikîler çekirgenin kesilmesi ni gerekli görmüşlerdir. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe ise çekirgeyi balık gibi kabul etmiş, onun, ölü olarak bulunsa bile yenmesind e bir sakınca olmadığını söylemiştir (Daha fazla bilgi için bk. Tecrid Tercemesi, XII, 18-19).
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Peygamber Efendimiz ashâbıyla birlikte savaşlar yapmış, bu savaşlarda bazan çekirge yenilmiştir.
2. Çekirge yemek helâldir.




1838. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Mü’min bir yılan deliğinden iki defa ısırılmaz.”
Buhârî, Edeb 83; Müslim Zühd 63. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 29; İbni Mâce, Fiten 13
Açıklamalar
Efendimiz aleyhisse lâm, bu hadîs-i şerîfi, Câhiliye devri şâirlerinden Ebû Azze’ye söylemiştir. Asıl adı Amr İbni Abdullah el-Cümahî olan bu Mekkeli şair, Bedir Gazvesi’nde esir alınıp Resûlullah’ın huzuruna getirildiği zaman boyun büküp halini Resûlullah’a arzetti: “Sen de biliyorsu n ki, benim fidye verecek malım mülküm yok; çoluğu çocuğu haddinden fazla fakir bir adamım. Şayet lutfeder beni serbest bırakırsan, söz veriyorum artık aleyhinde bulunmaya cağım” dedi. Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem kendisini serbest bırakınca, onu metheden bir de kaside söyledi. Ertesi yıl müşrikler Uhud Gazvesi’ne hazırlanırken, Hz. Peygamber’e söz verdiği için bu savaşa katılmayacağını ifade etti; fakat kendisine vaad edilen maddî imkânlara dayanamayıp savaşa katıldı. Hatta müşrikleri müslümanlarla savaşmaya teşvik eden şiirler söyledi. Ama bu savaşta yine müslümanlara esir düştü. Bağışlanması için dil dökmeye başlayınca, Resûlullah Efendimiz işte bu hikmet dolu hadisi söyleyerek “Mü’min bir yılan deliğinden iki defa ısırılmaz” buyurdu ve Âsım İbni Sâbit hazretler ine emrederek Ebû Azze’nin boynunu vurdurdu.
Mü’min dikkatli ve uyanık insandır. Kendisine hile yapan, tuzak kuran, kendisini oyuna getirmek isteyenle rin oyununa gelmez. Dikkatsiz lik veya tedbirsiz lik sebebiyle bir defa aldatılsa bile, ferâsetini kullanara k ikinci defa aynı tuzağa yakalanma z. Mü’min, halîm selîm bir insandır. Gerektiğinde karşısındakini bağışlar, yapılan kusurları büyütmez. Ama biri kendisini kandırmaya kalkar, o da bunu farkeders e, bu defa İslâm’ın izzetini korumak için bu hilekârı bağışlamaz, ona haddini bildirir. Nitekim 642 numaralı hadiste Hz. Âişe annemizde n öğrendiğimize göre Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Allah’ın yasakları çiğnenmediği sürece şahsı adına hiçbir şeyden dolayı intikam almamış, ama Allah’ın bir yasağı çiğnenmişse, bu hareketin cezasını mutlaka vermiştir.” Demek ki müslüman Allah hakkı söz konusu olduğu zaman daha dikkatli ve titiz olacaktır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Müslüman, her konuda dikkatli ve uyanık olacaktır. Kendisini aldatmak isteyenle rin oyununa gelmeyece ktir.
2. Bir defa yanılmış, aldatılmış, oyuna getirilmiş olsa bile, ikinci defa aynı oyuna gelmeyece ktir.








1839. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ kıyamet gününde üç kişiyle konuşmaz, yüzlerine bakmaz ve kendileri ni temize çıkarmaz; onlar için acıklı azâb vardır:
Biri, yolculuk sırasında ihtiyacından fazla suyu olup da onu öteki yolculard an esirgeyen kimse.
Diğeri, ticaret malını ikindiden sonra satarken, onu şu kadar fiyata aldım diye yemin eden, gerçek hiç de öyle olmadığı halde müşteri kendine inanan kimse.
Öteki de, bir devlet başkanına dünyalık hatırına biat sözü veren, kendisine para pul verirse sözünde duran, vermezse sözünden cayan kimsedir.”
Buhârî, Müsâkât 10, Şehâdât 22, Ahkâm 48, Tevhîd 24; Müslim, Îmân 171-173. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Büyû‘ 60; Tirmizî, Siyer 35; Nesâî, Büyû‘ 6; İbni Mâce, Ticârât 30, Cihâd 42 
Açıklamalar
Hadisimiz de üç bahtsız insandan söz edilmekte dir. Bunların bahtsızlığı şuradan gelmekted ir:
* Allah Teâlâ kıyamet gününde onlara değer vermeyece k, kendileri nden hoşnut olduğunu gösteren yumuşak bir üslûpla konuşmayacak, belki de kendileri ne yüz vermeyece ktir.
* Yüzlerine merhametl e bakmayaca ktır.
* Kendileri ni günah kirinden arındırıp temize çıkarmayacak, iyilikler ini dile getirip anmayacak tır.
* Onları acıklı bir azâba uğratacaktır.
Bir mü’minin şu dünyadaki asıl hedefi Cenâb-ı Hakk’ı kendinden memnun etmek, O’nun rızâsını kazanmak, merhameti ni elde etmek, lutfu keremiyle günahlarını bağışlatıp cennete ve cemâlullaha kavuşmak, diğer bir ifadeyle cehennemi n acıklı azâbından kurtulmak tır. Bunu hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerekir. Efendimiz’in bu ifadeleri şu âyet-i kerîmeden alınmıştır: “Allah’a verdikler i sözü, ettikleri yemini az bir bedelle değiştirenlere gelince, onların âhirette bir nasibi olmayacak tır, Allah kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onlara bakmayaca k, onları temize çıkarmayacaktır; onları acı bir azâb beklemekt edir” [Âl-i İmrân sûresi (3), 77].
Bu bahtsız insanların ilki, çölde (veya kırda) bulunduğu sırada yanında ihtiyacından fazla su olup da onu diğer yolculard an esirgeyen kimsedir. Onun bahtsızlığının sebebi, Allah’ın kendisine esirgemed en verdiği bir nimeti, kendisini n insanlard an esirgemes idir. Böyle bir hal o kimsenin son derece cimri, üstelik kendinden başkasını düşünmeyen çıkarcı biri olduğunu gösterir ki, bu sıfatlar Cenâb-ı Hakk’ın hiç sevmediği kötü huylardır. Bu sebeple o kimseye kıyamet gününde, mademki sen ihtiyacından fazla suyu benim kulumdan esirgedin, ben de bugün rahmetimi senden esirgiyor um, diyecekti r.
İkinci talihsiz insan, âhireti kazanacağı yerde, dünya malı kazanacağım diye insanları aldatmakt an çekinmeyen kimsedir. Bu adam ikindiden sonra, yani akşamın yaklaştığı, pazarın bitmek üzere olduğu, dolayısıyla herkesin bir an önce ihtiyacını temin etmeye çalıştığı bir saatte, bu malı şu kadar fiyata aldım veya ona şu kadar para verdiler de satmadım diye yeminler ederek malına müşteri çekmeye çalışan, gerçek hiç de öyle olmadığı halde müşteriyi kandırmaya gayret eden ve neticede saf insanları kendisine inandıran kötü bir tüccardır. O da bu davranışlarıyla Cenâb-ı Hakk’ın gazabını hak eder; Onun merhameti ni ve rızâsını kazanamaz .
Üçüncü kötü kişi ise, devlet idaresi gibi önemli bir konuyu menfaatin e âlet eden çıkarcıdır. Bu çirkin davranış, memleketi mizde daha çok seçimler söz konusu olunca gündeme gelmekted ir. Bazı adayların seçmenleri bazı menfaatle r karşılığında elde ettiği bilinmekt edir. Milletvek ili, belediye seçimleri gibi önemli hâdiseler memleketi, din ve devleti doğrudan alâkadar ettiği için, o konularda menfaatin kesinlikl e düşünülmemesi, sırf Allah rızâsı için hareket edilmesi gerekir. Kişinin insanca ve müslümanca yaşaması bu seçimlerin isabetli bir şekilde yapılmasına ve işin ehliyetli kişilere teslim edilmesin e bağlıdır. Böylesine önemli bir konuda şahsî çıkarını ön planda tutan kişiler, hadisimiz in başında buyurulduğu gibi, kıyamet gününde Cenâb-ı Hakk’ın kendileri yle konuşmamasını, yüzlerine bakmamasını ve neticede kendileri ni acıklı azâba uğratmasını hak etmiş olurlar.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Allah Teâlâ kıyamet gününde bazı kimselere değer vermeyece k, onlarla konuşmayacak, hatta onların yüzlerine bile bakmayaca k, kendileri ni temize çıkarmayacaktır. Bunun tabii sonucu olarak onlar acıklı bir azâba uğratılacaklardır. Bu hadiste onlardan üçü söz konusu edilmekte dir.
2. Bunlardan biri, yolculuk sırasında yanında bulunan ihtiyacından fazla suyu diğer yolculard an esirgeyen kimsedir.
3. Bir diğeri, ticaret malını ikindiden sonra, yani pazar yerinde herkesin telâşlı olduğu bir zamanda satarken, müşterileri kandırmak için, ben bu mala şu kadar para verdim diye yalan yere yemin eden kimsedir.
4. Üçüncüsü de bir devlet başkanına, dünya malı karşılığında biat edecek olan kimsedir.







1840. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber  sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Sûra iki üfleme arasında kırk vardır.” Ashâb-ı kirâm:
- Ebû Hüreyre! Kırk gün mü? diye sordular.
- Bir şey diyemem, dedi. Sahâbîler:
- Kırk yıl mı? diye sordular.
- Bir şey diyemem, dedi.
- Kırk ay mı? diye sordular.
- Bir şey diyemem, dedi. (Sonra hadisi şöyle tamamladı) “Kuyruk sokumu (acbü’z-zeneb) dışında insanın bütün bedeni çürüyüp yok olur. Yeniden yaratılma işi kuyruk sokumunda n başlar. Sonra Allah Teâlâ gökten bir su indirir, herkes bitkiler gibi yeniden canlanır.”
Buhârî, Tefsîru sûre (39), 3, (78), 1; Müslim, Fiten 28
Açıklamalar
Bir gün Ebû Hüreyre, kıyamet koptuktan sonra insanın yeniden dirilişi konusunda Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem’den duyduğu bir hadisi rivayet ediyordu. Kâinatta bulunan her şeyin yok olacağı birinci sûr ile, insanların yeniden dirileceği ikinci sûr arasında kırk, bu kadar zaman olduğunu söyledi. “Sûra iki üfleme arasında kırk vardır” sözü kapalı olduğu için, sahâbîler bunun ne kadar bir zaman dilimi olduğunu merak ettiler ve kırk gün mü, kırk yıl mı, kırk ay mı diye sordular. Ancak Ebû Hüreyre hadîs-i şerîfi Resûl-i Ekrem Efendimiz’den böyle müphem bir ifadeyle duyduğu için, kendiliğinden bir yorum getirmeyi doğru bulmadı ve bu konuda bir şey diyemeyec eğini söyledi.
Hadisimiz de yeniden diriliş konusunda çok önemli bir bilgi verilmekt edir. Toprak, insanın bütün cesedini yiyip tüketecek, ama Efendimiz’in teşbihiyle, bir hardal tanesi gibi olan (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 28) ve dolayısıyla insan bedeninin çekirdeği sayılan acbü’z-zeneb denen kuyruk sokumu çürümeyecektir. Bazı hadislerd en öğrendiğimize göre insan acbü’z-zenebden yaratılmıştır; tekrar ondan diriltili p hayat bulacaktır (Müslim, Fiten 142). Kâinattaki her şeyin çürüyüp tükeneceğini, bu sebeple acbü’z-zenebin de çürüyüp yok olacağını söyleyen âlimler vardır. Onlara göre acbü’z-zeneb, uzun süre çürümeden durduğu ve en son çürüyen uzuv olduğu için hiç çürümeyeceğinden bahsedilm iştir.
Acbü’z-zenebin hiç çürümeyeceğinden bahseden hadisler son derece güvenilir ve sağlamdır. Bu hadisleri zâhirî mânalarıyla kabul etmek istemeyen lerin ise hiçbir geçerli delili yoktur. Demek oluyor ki, İsrâfil aleyhisse lâm’ın sûra üflemesiyle bu kâinatta var olan her şey yok olup gidecek, bazı rivayetle rde daha açık olarak belirtild iği üzere, kırk yıl sonra gökten bir nevi hayat suyu yağacak ve sûra ikinci defa üflenecek, bu sesi duyan bütün insanlar, bir hardal tanesini andıran kuyruk sokumu kemiğinden bitkiler gibi yeniden diriltile ceklerdir .
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Büyük meleklerd en olan İsrâfil’in sûra birinci üflemesiyle bütün kâinât yok olacaktır.
2. Muhtemele n kırk yıl sonra, Allah Teâlâ’nın yağdıracağı bir nevi hayat suyunun ardından İsrâfil sûra ikinci defa üfleyecek, o zaman bütün insanlar, kuyruk sokumu demek olan acbü’z-zenebdeki küçücük bir kemikten, bitkiler gibi yeniden diriltile ceklerdir .
 









1841. Yine Ebû Hüreyre şöyle dedi:
Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem bir yerde sahâbîlerle konuşurken bir bedevî çıkageldi ve:
- Kıyamet ne zaman kopacak? diye sordu.
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem sözünü kesmeden konuşmasına devam etti. Bunun üzerine sahâbîlerden biri:
- Bedevînin sorusunu duydu, fakat soruyu beğenmedi, dedi. Bir başkası da:
- Hayır, soruyu duymadı, dedi.
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem konuşmasını bitirince:
- “Kıyamet hakkında soru soran nerede?” buyurdu. Bedevî:
- Buradayım, Yâ Resûlallah! dedi.
- “Emanet zâyi edildiği zaman kıyameti bekle!” buyurdu. Bedevî:
- Emanet nasıl zâyi olacak? diye sordu. Resûl-i Ekrem de:
- “Emanet ehil olmayan kimseye verildiği zaman kıyameti bekle!” buyurdu.
Buhârî, İlim 2, Rikak 35. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 361
Açıklamalar
Bir âlime soru sormanın da bir edebi vardır. En azından onun sözünü bitirmesi ni beklemek, şayet zamanı ve durumu müsaitse soru sormak gerekir. Hadisimiz deki bedevî böyle bir edebe riayet etmediği için Peygamber  aleyhisse lâm ona hemen cevap vermeyip konuşmasına devam etmiştir. Onun bu tutumu mecliste bulunan bazı kimseleri de meraklandırmış, “Soruyu duymadı; hayır duydu, ama soruyu beğenmedi” gibi kendi aralarında konuşmalarına meydan vermiştir.
Bu olayda Resûl-i Ekrem Efendimiz’i bir hoca, kendisine kıyamet hakkında soru soran bedevîyi de bir talebe gibi düşünmek ve onlar arasındaki bu görüşmeyi hoca-talebe münasebeti açısından değerlendirmek mümkündür.
Bedevîler, medeniyet ten uzakta, çölün sıkıntılarına karşı hayat mücadelesi veren insanlardır. İçinde yaşadıkları zor hayat şartları onların davranışlarına da akseder. Hadisimiz deki bedevînin bir toplulukt a konuşma ve soru sorma edebini bilmemesi, Efendimiz’e daha sözünü tamamlama dan soru sormaya kalkması, onun belki de bir başka şahsın sorusunu cevaplandırdığını düşünmemesi bunu göstermektedir.
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem’in bedevîye bu kabalığından, yol ve yöntem bilmemesi nden dolayı kızmaması, onun zarâfetini ve insanları anlayışla karşıladığını ortaya koymaktadır. Bedevînin bu yersiz ve zamansız sorusuna hemen cevap vermeyip zamanı ve sırası gelince kendisine söz hakkı vermesi, dolaylı ve nâzikâne bir eğitim tarzıdır. Bir defasında adamın biri, kâmet getirildiği ve farz namaza durulacağı sırada Peygamber Efendimiz’e soru sordu. Soru, uygun olmayan bir zamanda sorulduğu için Allah'ın Resûlü ona cevap vermedi. Namazı kıldırınca, soru soranı yanına çağırdı ve sorusuna cevap verdi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz sorunun önemine ve soru soranın durumuna göre de farklı tutumlar izlemiştir. 608 numaralı hadiste gördüğümüz üzere, Ebû Rifâ’a radıyallahu anh Resûlullah’ın tam da hutbe okuduğu sırada mescide girmiş ve önce, İslâmiyet’i bilmediğini ve dini öğrenmek istediğini söylemişti. O zaman Resûl-i Muhterem Efendimiz hutbeyi bırakmış, minberden aşağı inerek onu karşısına almış, sorusunu cevaplandırdıktan sonra tekrar minbere çıkarak hutbesini tamamlamıştı.
Hadisimiz deki ikinci önemli mesele, kıyametin ne zaman kopacağı sorusunun cevabıdır. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu konuda sorulan sorulara, kıyametin ne zaman kopacağını kendisini n de bilmediğini kesinlikl e belirtmiş, bununla beraber kıyametin alâmetleri hakkında bilgi vermiştir. Bu cevapların bir kısmı deccâlin çıkması, güneşin batıdan doğması gibi fizikî alâmetler, bir kısmı da dindarlığın zayıflaması türünden ahlâkî alâmetlerdir. Hadisimiz de zikredile n alâmet de ahlâkî alâmetlerden biridir. Emanetin ehil olmayan kimseye verilmesi, her şeyin çığırından çıkması anlamına gelmekted ir. Bilgiye ve liyâkate değer verilmediği zaman, işler ehil olmayan kişilere bırakılmış olur. Onlar da üstlendikleri işi gerektiği şekilde yürütemeyecekleri için her şeyin düzeni kısa sürede bozulur.
Hadisimiz de sözü edilen kıyamet, öncelikle dünyanın sonu demek olan büyük kıyamettir. Büyük kıyametin şartlarını hazırlayacak ve dünyanın defterini dürecek olan küçük kıyametlerdir. Meselâ bir şirketin, bir hükümetin, bir devletin işleri yetersiz, yetkisiz, sorumsuz ve Allah’tan korkmayan insanlara bırakılınca, o şirket, o hükümet, o devlet kısa sürede yıpranır, tükenir ve yıkılır. Bu kabil olayların yaygınlık kazanmasıyla da dünya yıkılır gider.
Emanet konusu 201-204 numaralı hadisleri n bulunduğu “Emaneti Yerine Getirme” bahsinde geniş bir şekilde ele alınmıştır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Âlim, kendisine soru soran kimseyi herhangi bir kusurunda n dolayı azarlayıp incitmeme lidir.
2. Soru yersiz ve burada olduğu gibi net bir cevabı bulunmaya n bir soru bile olsa, uygun bir cevap vermelidi r.
3. Soru sormak için uygun zamanı kollamalı ve sırasının gelmesini beklemeli dir.
4. Kendisine verilen cevabı yeterince anlamayan ve tatmin olmayan kimse tekrar sormalıdır.
5. Kıyametin kopmasını hazırlayan şartlar vardır. Bunlardan biri de işlerin ehil olmayan kişilere, yetkisiz ve sorumsuz kimselere bırakılmasıdır.
 




1842. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“İmamlar sizin için namaz kılarlar; eğer eksiksiz kıldırırlarsa hem size hem de onlara sevabı vardır; şayet hata ederlerse, size sevap, onlara da ceza vardır.”
Buhârî, Ezân 55. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 355, 537
Açıklamalar
Hadiste sözü edilen imamlar, hem namaz kıldıran imamlar hem de valiler ve emirlerdi r. Zira bugün namazı cami görevlileri kıldırsa bile, bu iş öncelikle devlet yöneticilerinin görevidir. Şu hadîs-i şerîf konumuza açıklık getirmekt edir. Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Benden sonra birtakım valiler sizin işlerinizi üstleneceklerdir. Onların hakka ve hakikate uyan sözlerini dinleyini z ve itaat ediniz. Arkalarında da namaz kılınız. Eğer iyi davranırlarsa kendi lehlerine dir; şayet fena davranırlarsa aleyhleri nedir” (Dârekutnî, Sünen, ‘Îdeyn, Sıfatü men tecûzü’s-salâtü meahû ve’s-salâtü ‘aleyh, [II, 55]).
Namazı şartlarına uygun olarak “eksiksiz kıldırmak” diye tercüme ettiğimiz “esâbû” kelimesin i, namazı vaktinde kıldırmak diye anlayanla r da olmuştur. Nitekim bazı Emevî halifeler i namazları vaktinden çok sonraya bırakırlardı. Peygamber  Efendimiz muhtelif hadisleri nde “Benden sonra başınıza gelecek olan bazı emirler namazları vaktinden sonraya bırakacaklardır” diye durumu haber verdikten sonra, namazı (evde veya camide) vaktinde kılmayı tavsiye buyurmuş, şayet cemaat camiden ayrılmadan önce emir gelip de namaz kıldıracak olursa, “Niye valinin veya emirin arkasında namaz kılmıyorsun?” diye bir fitne çıkmaması, için aynı namazın bir de onunla kılınmasını tavsiye etmiş ve bu ikinci namazın nâfile olacağını belirtmiştir (Müslim, Mesâcid 26, 238, 241, 243, 244; Nesâî, İmâmet 55). Hadisin tercümesindeki “hata ederlerse” sözü de yukarıda anlatılan duruma göre, namazı bilerek veya yanılarak eksik kıldırırlarsa veya vaktinde kıldırmayıp geciktiri rlerse şeklinde anlaşılmalıdır.
Demek oluyor ki, imamın hatası cemaate yansımamaktadır. Cemaat imamın hangi hususta kusurlu olduğunu bilmediği ve bu sebeple de telâfi imkânı bulamadığı hususlard a sorumlu değildir. Şayet imama uyan kimse onun hatasını görmüş ve bu hatadan dolayı namazın sahih olmadığı kanaatine varmışsa, Hanefîler’e göre o namazı iade etmesi gerekir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. İmamın namazı, cemaatin namazı demektir.
2. İmamlar namazı tam ve kusursuz kıldırırlarsa, sevabı hem imama hem cemaate olur. Şayet imam kusur işlemişse, bundan dolayı cemaat sorumlu olmaz.
3. İmamlık, büyük sorumluluğu gerektiri r.
 



1843. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh:
“Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” âyetini okudu ve onu şöyle açıkladı:
İnsanların diğer kimselere en hayırlı ve faydalı olanları, bazı şahısları boyunlarından zincire vurulmuş olarak (İslâm toplumuna) getiren kimselerd ir. Sonra o getirdikl eri esirler İslâmiyet’i kabul ederler.
Buhârî, Tefsîru sûre (3), 7
Aşağıdaki hadisle birlikte açıklanacaktır.




1844. Yine Ebû Hüreyre  radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ, boyunlarından zincire vurulmuş olarak cennete götürülen kimselerd en hoşnut olur.”
Buhârî, Cihâd 144. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 114
Açıklamalar
Birinci hadîs-i şerîfte Allah rızâsı için cihad ederek insanların hidayetin e vesile olmanın önemi, ikincisin de de müslümanlarla yaptıkları savaşta onlara esir düştükten sonra İslâmiyet’in yüceliğini görerek müslüman olmanın değeri ortaya konmaktadır.
Birinci hadiste, Ebû Hüreyre’nin sözü imiş gibi görünen açıklamanın esasen onun sözü olmadığı; bunun, ikinci hadiste okuduğumuz Resûlullah Efendimiz’in sözünün, Ebû Hüreyre’nin ifadesine bürünmüş şekli olduğu anlaşılmaktadır.
İnsanların en faydalısı, insanlara faydalı olandır. Şüphesiz bu böyledir. İyi ama insanlara faydalı olmak için yapılması gereken en iyi şey nedir? İşte birinci hadisimiz bunun cevabını ortaya koymaktadır: Onların hidâyetine yani doğru yolu bulmasına vesile olmaktır. Çünkü hayatın gayesi Allah’a giden yolu bulmak, o yolda yürümek ve böylece Allah’ın rızâsını elde etmektir. Bu en önemli işe vesile olan kimse veya kimseler de şüphesiz en hayırlı ve en faydalı insanlardır. “Hayra Öncülük Etmek” bahsinde muhtelif örneklerini gördüğümüz ve 177 numaralı hadiste Resûl-i Ekrem Efendimiz’in Hz. Ali’ye “Allah’a yemin ederim ki, senin vasıtanla Allah’ın bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develere (dünyanın en değerli şeylerine) sahip olmaktan daha hayırlıdır” buyurduğunu okuduğumuz üzere, insanları Allah yoluna çağıran kimse en faydalı işi yapmış olur. 
“Allah Teâlâ boyunlarından zincire vurulmuş olarak cennete götürülen kimselerd en hoşnut olur” ifadesi, yukarıdaki açıklamadan da anlaşılacağı üzere mecâzî bir anlatımdır. İslâmiyet’i tanımayan, Allah’ın hoşnut olduğu ve kullarının benimseme sini istediği yegâne dinin İslâm olduğunu bilmeyen kimseleri n müslümanlarla çarpışması, onlara esir düşüp zincirler e vurulması gayet tabiidir. Sonra kendileri ni esir eden kimseler vasıtasıyla hidayete eren, böylece hem Allah’tan başkasına kul köle olmaktan kurtulan hem de dünyayı tanıyarak ona mânen köle olma zilletind en kurtulan kimse, Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazanır ve onun lutfuyla cennete kavuşur. “Boyunlarından zincire vurulmuş olarak cennete götürülmek” şeklindeki mecâzî ifadeyle anlatılmak istenen işte bu gerçek kurtuluştur.
Bu iki hadiste sergilene n manzara, okula zorla ve ağlayarak giden, fakat daha sonra doğru okumanın verdiği bahtiyarlığı  farkedip mutlu olan insanın halini hatırlatmaktadır.  Şüphesiz doğru yola ileten sadece Allah’tır. Şayet O dilerse, hidâyet mıknatısıyla kulunu en berbat şartlar altından çekip alır ve hadisimiz de anlatıldığı üzere onu zorla cennete götürür.
İkinci hadise çok farklı mâna veren âlimler de olmuştur. Onlara göre bu hadiste anlatılan kimseler, düşmanla savaşarak onlara esir düşen, zincire vurularak götürülen ve bu durumda iken ölen veya öldürülen müslümanlardır. Allah için savaşıp düşman eline esir düşen ve o durumda ölen veya düşman tarafından öldürülen kimselerd en Allah Teâlâ’nın hoşnut olacağı bellidir. Bu hadise birinci hadis ışığında bakıldığı zaman, meselenin daha önce açıkladığımız şekilde anlaşılması gerektiği görülür.
 Hadislerd en Öğrendiklerimiz   
1. Ashâb-ı kirâm ile onların izinde gidenler, insanların iyiliği için yaratılmış en hayırlı ümmettir.
2. İnsanların en faydalısı, başkalarının doğru yolu bulmasına vesile olan kimselerd ir.
3. Allah Teâlâ, gerçeği görüp İslâmiyet’i kabul eden kimselere cennetini ikrâm eder.




1845. Yine Ebû Hüreyre  radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ’nın bir beldede en beğendiği yer oranın mescitler i, bir beldede en sevmediği yer de oranın çarşı-pazarıdır.”
 Müslim, Mesâcid 288
 Aşağıdaki hadisle birlikte açıklanacaktır.






1846. Selmân-ı Fârisî radıyallahu anh şöyle dedi:
Şayet yapabiliy orsan, çarşı-pazara ilk giren ve oradan en son çıkan kimse sen olma! Çünkü orası şeytanın savaş alanı olup bayrağını oraya diker.
Müslim, Fezâilü's-sahâbe 100
Berkânî Sahîh’inde bu hadisi şöyle rivayet etmiştir:
Selmân radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Çarşı-pazara ilk giren ve oradan en son çıkan sen olma! Şeytan orada yumurtlar ve orada yavru çıkarır.”
Açıklamalar
Allah Teâlâ’ın en fazla sevdiği yerlerin mescidler olmasının sebebi, bu mübarek yerlerin sırf O’nun rızâsını kazanmak için samimiyet le yapılan binalar olmasıdır. Bu tertemiz mekânlar müslümanların yine ihlâsla, samimi duygularl a ibadet etmelerin e, kâinatın Rabbine kulluklarını arzetmele rine  vesile olduğu için son derece değerli yerlerdir . Cenâb-ı Hakk’ın mescidler i sevmesi demek, bu mübarek yerlerde kendisine ibadet niyetiyle bulunan kullarına hayır dilemesi, onların dünya ve âhiret bahtiyarlığını arzu buyurması demektir. 
Çarşı-pazarların Cenâb-ı Hakk’ın beğenmediği yerler olmasının en önemli sebebi, oraların birtakım insanlara hep dünyayı hatırlatması, dünyayı ön plana çıkarması ve adeta Allah’ı, âhireti unutturma sıdır. Dünyanın simgesi olan bu mekânlarda insanların, çıkarları uğrunda her türlü yalanı rahatlıkla söylemesi, Allah’tan korkmadan birbirler ini aldatmaya çalışmasıdır. İşte bu sebeple Resûl-i Ekrem Efendimiz çarşı-pazarı savaş meydanına benzetmiştir. Çünkü buradaki insanların çoğunun hedefi, her ne pahasına olursa olsun dünyalık kazanmaktır. Dünyalık uğrunda her türlü ahlâksızlığı mübah gören bu kimseleri n, keselerin i doldurma uğrunda yapmayaca kları şey yoktur.
İnsanların bu mekânlarda mânevî değerleri bir yana atmalarının, dünyalık kazanmak için ahlâk dışı her davranışı rahatlıkla yapmalarının sebebi şeytandır, şeytanın tahrikler idir, onları bu yola sevketmes idir. Peygamber  aleyhisse lâm çarşı-pazarı kinayeli ifadelerl e şeytanın savaş alanı, bayrağını diktiği yer, yumurtladığı ve yavru çıkardığı mahal olarak göstermekle işte onun bu iğvâsına, baştan çıkarmasına, diğer bir ifadeyle başarısına işaret etmiştir.
Şeytan ve yardımcıları binbir hile ve tuzaklarıyla çarşı ve pazarlard a insanı baştan çıkardıkları için Allah Teâlâ bu mekânları sevmez. İşte bu sebeple Resûl-i Ekrem Efendimiz saflığı, temizliği, kimsesizl iği ve hele İslâm uğrunda çektiği çileler sebebiyle kendisini sevip takdir ettiği sahâbîsi Selmân-ı Fârisî’ye, elinden geliyorsa, şeytanların kol gezdiği bu sakıncalı bölgeye kendisini ilk atan ve adeta orada bulunmakt an hoşlanıyormuş gibi davranara k  oradan en son çıkan sen olma, diye tavsiye buyurmuştur. Çarşı-pazara helâl rızık kazanmak, elde edeceği kazancı Allah yolunda harcamak için gelen kimseler için hadisimiz de herhangi bir yasaklama söz konusu değildir. Şeytan ve avaneleri böyle iyi niyetli kişilere hiçbir zarar veremez. Bununla beraber iyi niyetli müslüman tüccar çarşı-pazarda şeytanların varlığını unutmamalı, onların tuzağına düşmemeye dikkat etmeli, kendisini aldatmala rına hiçbir şekilde fırsat vermemeli, bunun için de bedeni çarşı-pazarda, ama gönlü camide olmalıdır.
Riyâzü’s-sâlihîn müellifi Nevevî’nin, ikinci hadisin farklı bir rivayetin i es-Sahîh adlı eserinden aldığı Ebû Bekir el-Berkânî, 425 (1034) tarihinde vefat etmiş olan titiz bir hadis ve fıkıh âlimiydi. Hadis ilmine karşı beslediği sevgi o kadar fazla idi ki, bu sevgisini n Allah sevgisine gölge düşürmesinden endişe eder, bu aşırı derecedek i hadis sevgisini n mûtedil hâle gelmesi için kendisine dua edilmesin i isterdi. Allah ona rahmet eylesin.
Hadislerd en Öğrendiklerimiz
1. Allah Teâlâ cami ve mescidler de ibadet için bulunan kullarının hayrını ve iyiliğini diler.
2. Çarşı-pazarda dünyalık uğrunda insanları aldatan ve yalan söyleyen kimseleri n hayır ve iyiliğini dilemez.
3. Meslekler i icabı çarşı-pazarda bulunan kimseler Allah’ı ve âhireti unutmamalı, kendisi çarşıda bulunsa bile kalbi mescide yani Allah’a bağlı olmalıdır.
4. Bir kimse insanları aldatmasa bile, başkalarının ahlâk dışı davranışlarda bulunduğu çarşı-pazarda gereğinden fazla kalmamalıdır.
5. İslâmiyet helâl kazancı ve ticareti teşvik eder; çarşı-pazarda boşu boşuna vakit geçirmeye karşıdır.
 






1847. Âsım el-Ahvel’den rivayet edildiğine göre Abdullah İbni Sercis radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem’e:
- Yâ Resûlallah! Allah seni bağışlasın, dedim. O da:
- “Seni de bağışlasın” buyurdu.
Âsım el-Ahvel dedi ki, Abdullah İbni Sercis’e:
- Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem senin için böyle mağfiret diledi mi? diye sordum.
- Evet, senin için de mağfiret diledi, dedi ve şu âyet-i kerîmeyi okudu:
“(Habîbim!) Hem kendinin hem de mü’min erkekleri n ve mü’min kadınların günahlarının bağışlanmasını dile!”
Müslim, Fezâil 112
Açıklamalar
Hadisimiz in râvisi olan sahâbî Abdullah İbni Sercis radıyallahu anh hakkında 975 numaralı hadiste kısa bilgi verilmişti. Onunla yukarıda görüldüğü şekilde konuşan Âsım el-Ahvel ise (ö. 142/759) güvenilir tâbiîn muhaddisl erinden biridir. Âsım bir gün Abdullah İbni Sercis’e Resûlullah Efendimiz’i görüp görmediğini veya nasıl gördüğünü sormuş olmalı ki, Abdullah ona Peygamber  sallallah u aleyhi ve sellem’i gördüğünü, hatta onunla et ve ekmek, (bir rivayete göre tirit) yediğini söyledi. Sonra aralarında geçen yukarıdaki konuşmayı anlattı. Daha sonra Resûlullah’ın arka tarafına dolandığını ve iki omuzunun arasındaki peygamber lik mührüne baktığını belirtti (Müslim, Fezâil 112).
Muhterem sahâbî Abdullah İbni Sercis, Peygamber duası almanın pek güzel bir yolunu bulmuş. Verilen bir selâma, yapılan bir duaya en azından aynıyla karşılık vermenin bir İslâm edebi olduğunu bildiği için, Allah'ın Resûlü’ne, “Allah seni bağışlasın” diye dua etmiş, ondan “Seni de bağışlasın” karşılığını almış ve böylece maksadına ulaşmıştır. Bu olayı kendisine anlattığı talebesi Âsım el-Ahvel, Peygamber duası almanın bir insan için ne büyük bir meziyet ve fazilet olduğunu çok iyi bildiği için hocasına:
- Gerçekten Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem senin için böyle mağfiret diledi mi? diye sormuş; Efendimiz’in genç sahâbîlerinden biri olan Abdullah, kendisini n bir zamanki halini hatırlatan bu genç talebesin i sevindirm ek için olmalı ki:
- Evet, senin için de mağfiret diledi, diyerek yukarıdaki âyet-i kerîmeyi okumuştur. Bu âyette Allah Teâlâ Resûlü’ne:
“(Habîbim!) Hem kendinin hem de mü’min erkekleri n ve mü’min kadınların günahlarının bağışlanmasını dile!” [Muhammed sûresi (47), 19] buyurmakt adır.
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem’in her vesileyle ümmetinin bağışlanmasını dilediğini, onların âhirette bahtiyar olmalarını cânü gönülden istediğini bilmektey iz. Bu âyet-i kerîme ona bu görevin Allah Teâlâ tarafından verildiğini, dolayısıyla bizim hem dünya hem de âhirette bahtiyar olmamızı herkesten önce yüce Rabbimiz’in arzu buyurduğunu açıkça göstermektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Resûlullah Efendimiz’e ümmetinin bağışlanması için dua etme görevini Allah Teâlâ vermiştir.
2. Allah Teâlâ ona bu görevi yüklemek suretiyle hem kendisine verdiği değeri göstermiş hem de onun ümmetine duyduğu sevgi ve merhameti ortaya koymuştur.
3. Peygamber  aleyhisse lâm, kendisine dua eden birine aynı şekilde dua ile karşılık vermek suretiyle bize bir İslâm edebi öğretmiştir.
4. Büyüklere dua etmek suretiyle onların duasını almak, “Bize dua ediniz” demekten daha akıllıca bir hareketti r.
 





1848. Ebû Mes’ûd el-Ensârî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
 “İlk peygamber lerden itibaren halkın hatırında kalan bir söz vardır: Utanmadıktan sonra dilediğini yap!”
Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 6; İbni Mâce, Zühd 17 
Açıklamalar
Bu hadis, hayâ dediğimiz utanma duygusunu n ilk insandan beri var olduğunu, ilk peygamber lerden itibaren bu duygunun önemi üzerinde durulduğunu, peygamber lere verilen bir kısım ilâhî emirler çağların değişmesiyle değişebildiği halde, utanma duygusu hakkındaki ilâhî buyruğun hiç değişmediğini, aksine her peygamber in bu duygu üzerinde ısrarla durduğunu göstermektedir.
Bir atasözü halinde nesilden nesile aktarılarak gelen “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” hikmeti, utanma duygusunu n insanı fenalıklara dalmaktan alıkoyduğunu açık bir şekilde ifade etmektedi r. Şu halde Allah’tan ve insanlard an utanan bir kimsenin, nefsinin istediği her hareketi yapması mümkün değildir. Utanma duygusuna sahip olmayan bir kimsenin ise önünde hiçbir engel yoktur; dolayısıyla öyle bir kimse her türlü çirkinliği kolayca yapabilir .
“Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözü, yukarıda belirtild iği şekilde, hayâ duygusund an yoksun olan birinin her şeyi yapabilec eğini ifade etmektedi r. Bu sözü bir tehdit olarak anlamak da mümkündür. O takdirde bu söz, “İstediğin fenalığı yap bakalım; bir gün bunların hesabını tek tek vereceksi n” anlamına gelmekted ir. Bir diğer mânası da, “Yapacağın işe iyi bak! Şayet bu iş Allah’tan ve insanlard an utanılacak bir şey değilse, onu gönül hoşluğu ile yap! Eğer yaptığın takdirde Allah’tan ve insanlard an utanacaks an, onu kesinlikl e yapma!” demektir. Bu sonuncu mânasıyla bu söz insana bir davranış ölçüsü vermekted ir. Yapılacak bir iş, neticede insanın utanmasına yol açacaksa ondan sakınmalıdır. Utanılacak bir durum mevcut değilse, onu yapmakta herhangi bir sakınca yoktur.
682-685 numaralı hadisleri n bulunduğu “Utanma Duygusu, Değeri ve Bu Duyguya Sahip Olmaya Teşvik Etmek” bahsinde konu ayrıca işlenmiştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Utanma duygusu iyi ile kötüyü, haram ile helâli birbirind en ayırmada önemli bir ölçüdür.
2. Utanmayan bir kimse, her türlü fenalığı çekinmeden yapabilir .
3. Sağlıklı bir toplum için utanma duygusuna sahip insanlar yetiştirme gereği vardır. 
4. Hayâ denilen utanma duygusu, bütün peygamber lerin, ümmetlerine öğretip tavsiye ettiği ilâhî kaynaklı bir özelliktir.




1849. İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek hesap, kan dâvalarıdır.”
Buhârî, Diyât 1, Rikak 48; Müslim, Kasâme 28. Ayrıca bk. Tirmizî, Diyât 8; Nesâî, Tahrîmü’d-dem 2; İbni Mâce, Diyât 1
Açıklamalar
İnsanoğlu kıyamet gününde başlıca iki bakımdan hesaba çekilecektir. Birincisi Allah ile kul arasındaki hesaptır. Bu hesapların ilki namazdır (Ebû Dâvûd, Salât 145; Tirmizî, Salât 188). İkincisi de kul hakkı dolayısıyla vereceği hesaptır. Bu türde görülecek hesapların ilki ise kan davasıdır.
Kan dâvalarının ilk görülecek hesap olması, insanın Allah katında her şeyden daha kıymetli olması sebebiyle dir. Peygamber  Efendimiz bu durumu, “Canımı kudretiyl e elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, müslüman bir kimsenin haksız yere öldürülmesi, Cenâb-ı Hak katında dünyanın yok olup gitmesind en daha büyük bir hâdisedir” diye ortaya koymuştur (Nesâî, Tahrîmü’d-dem 2). Demek oluyor ki, Allah Teâlâ’ya göre bir mü’minin öldürülmesi, dünyanın yıkılmasından daha korkunçtur. Şu halde bir müslümanı haksız yere öldüren kimse, Cenâb-ı Mevlâ’nın en değerli mahlûkunu yok etmek suretiyle âhiretini esasen kendi elleriyle mahvetmiş olmaktadır. Zira 222 numaralı hadiste geçtiği üzere, “Haram kan dökmedikçe, mü’min kişi için Allah’ın rahmetini umma imkânı daima vardır.” Ama kasten cinayet işlemek suretiyle en büyük günahların başında gelen bir suçu işleyen kimsenin vaziyeti son derece kötüdür. Zira Allah Teâlâ’nın belirttiği üzere “Her kim bir mü’mini kasten öldürürse, onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere cehennemd ir. Allah ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azâb hazırlamıştır” [Nisâ sûresi (4), 93].
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Haksız yere adam öldürmek büyük günahların en büyüğüdür.
2. Bu sebeple Allah Teâlâ kıyamet gününde kul hakları içinde ilk defa kan davalarının hesabına bakacaktır.






1850. Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Melekler nûrdan, cinler kızıl ateşten, Âdem de size bildirile n şeyden (topraktan) yaratılmıştır.” 
Müslim, Zühd 60. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, VI, 153, 168
Açıklamalar
Hadisimiz de, özellikleri itibariyl e birbirind en farklı olan üç cins mahlûkun yaratıldığı asıl madde ortaya konmakta, dolayısıyla onların tabiatlarına, tavır ve hareketle rine bu maddeleri n etki ettiğine işaret edilmekte dir. 
Buna göre melekler nûrdan yaratılmış latîf varlıklardır. Bu sebeple onların günah işlemeye karşı bir meyilleri yoktur. İşleri Cenâb-ı Hakk’a ibadet etmek, O’nun kendileri ne verdiği görevleri aynen yerine getirmekt ir. İnsanların ve cinlerin aksine onlar bir şey yiyip içmezler. Nurdan yaratılmanın onlara sağladığı bir imkân da değişik şekillere girebilme leridir.
Cinlerin hâlis ateşten, dumansız saf alevden yaratıldığı âyet-i kerîmede belirtilm ekte [Rahmân sûresi (55), 15], hatta bu ateşin “zehirli ateş” olduğu ifade edilmekte dir [Hicr sûresi (15), 27]. Hadiste sözü edilen “kızıl ateşin” kırmızı, sarı ve yeşil renklere çalan ateş olduğu açıklanmaktadır. Cinler ateşten yaratıldıkları için, ana maddeleri nin çeviklik, ataklık, hiddet, şiddet, değişkenlik, kararsızlık gibi özelliklerine sahiptir.
Allah Teâlâ’nın Hz. Âdem’e secde etmeleri hususunda ki emrine melekler uyduğu halde şeytanın, ‘Ben Âdem’den üstünüm’ diye secde etmemesi, kendini beğenip kibirlenm esi ve bu yüzden ebedî azâba ve lânete uğraması işte bu yaratılış özelliğinden kaynaklan maktadır.
İnsanın topraktan yaratıldığını açıkça gösteren âyetler bulunduğu gibi, bu yaratılışın muhtelif safhalarında toprağa, çamur (tîn), süzme çamur (sülâle min tîn), yapışkan çamur (tîn lâzib), kurumuş çamur (salsâl) gibi adlar da verilmiştir [meselâ bk. Hicr sûresi (15), 26, 28, 33; Rahmân sûresi (55), 14]. İnsan; asıl maddesi olan toprağın tabiatına uygun olarak ağırbaşlılık, sükûnet, tevâzu, vakar, hilim, sabır gibi üstün özelliklere sahiptir. Hz. Âdem’i işlediği günahtan sonra Cenâb-ı Hakk’a tövbe ve istiğfâra, derin bir tevâzu içinde yalvarıp yakarmaya sevkeden şey, işte bu yaratılış özelliğidir. Bu güzel vasıfları sebebiyle de Cenâb-ı Mevlâ’nın affına ve mağfiretine nâil olmuştur.     
Üç önemli varlığın üç ayrı şeyden yaratılmış olması, onların yaratıldığı asıl maddeleri n tabiatlarına, tavır ve hareketle rine yansıması, Cenâb-ı Hakk’ın kudretini n büyüklüğünü ve her istediğini yapmaya güç yetirdiğini göstermektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Cenâb-ı Hak kudretini n sonsuzluğunu göstermek üzere pek çeşitli varlıklar yaratmıştır.
2. Bu sebeple melekleri nûrdan, cinleri kızıl ateşten, insanı da topraktan yaratmıştır. 




Çevrimdışı musluman

  • Musluman
  • ADMINISTRATOR
  • *
  • İleti: 11017
    • Rabbım duası kabul edilenlerden eylesin.
Ynt: 7.CILD
« Yanıtla #15 : 03 Temmuz 2005, 08:31:57 »
1851. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Nebiyy-i Muhterem sallallah u aleyhi ve sellem’in ahlâkı Kur’an idi.
Müslim, Müsâfirîn 139. Ayrıca bk. Nesâî, Kıyâmü’l-leyl 2
Açıklamalar
 Hz. Âişe annemizin bu kısa ifadesi, uzun bir hadisten alınmıştır. Enes İbni Mâlik’in amcası Hişâm İbni Âmir’in oğlu Sa’d, tâbiîn neslinden cihad aşkıyla dolu bir gençti. Hayatı boyunca Bizanslılara karşı savaşmak ve bir daha geri dönmemek arzusuyla önce karısından ayrılmaya karar verdi; sonra kalkıp Medine’ye geldi. Niyeti, oradaki arazisini satıp bir kısım parasıyla silah ve at satın almak, geri kalan parayı Allah yolunda harcamaktı. Bunu duyan bazı müslümanlar ona bu düşüncenin yanlış olduğunu, savaşa gerektiğinde gidileceğini, nitekim kendisi gibi düşünerek karılarını boşamak isteyen altı kişiye Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem’in izin vermediğini söyleyince Sa’d bu niyetinde n vazgeçti. Karısını büsbütün boşamadığı için ona geri döndü. Ama gönlündeki cihad aşkı hep taze kaldı. Daha sonra doğu taraflarına yapılan bir sefere katılarak muhtemele n İran’daki Mekrân’da, bazı rivayetle re göre Hindistan’daki Mükrân’da şehid oldu.
Sa’d Medine’ye gelmişken Hz. Âişe’yi ziyaret etmek ve ona zihnindek i bazı sualleri sormak istedi. Âişe annemize gece namazı ve vitir namazı hakkında da sorular sormuş olan Sa’d ona ilk olarak:
- Ey Mü’minlerin annesi! Bana Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem’in ahlâkını (yaşayışını) anlat, dedi. Hz. Âişe:
- Sen  Kur’an’ı okuyorsun değil mi? diye sorunca Sa’d:
- Evet, okuyorum, diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Âişe yukarıdaki sözü söyleyerek:
- Nebiyy-i Muhterem sallallah u aleyhi ve sellem’in ahlâkı Kur’an idi, dedi.
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem’in ahlâkının Kur’an olması demek, Kur’an’ın uygun gördüğünü uygun görmesi, Kur’an’ın beğenmediği bir işi, bir hareket tarzını beğenmemesi demektir. Bir şeye kızıyorsa, o şeyi Kur’an çirkin gördüğü için kızması, bir kimseyi seviyorsa, onun tutumunu Kur’an tasvip ettiği için sevmesi demektir. Kur’an’ın helâl saydığını helâl, haram saydığını haram sayması ve öylece uygulaması demektir.
Resûlullah Efendimiz’in ahlâkı Kur’an olduğu için Allah Teâlâ bütün kullarına onun ahlâkını, yani yaşayış tarzını tavsiye ederek “Yemin ederim ki, sizin için Allah’ın Resûlü güzel bir örnektir” [Ahzâb sûresi (33), 21] buyurmuştur. Peygamber  Efendimiz ilâhî terbiye ile yetişmesi sebebiyle, 622 numaralı hadiste görüldüğü üzere, “insanların en güzel ahlâklısı” kabul edilmiş, her hali ve tutumu Kur’an’a uygunluk sağlaması sebebiyle de canlı bir Kur’an sayılmıştır. Efendimiz’in sünnetinin müslümanlar için taşıdığı önem de işte buradan kaynaklan maktadır.
 Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Resûlullah Kur'ân-ı Kerîm’in canlı bir örneğidir. Bu sebeple Allah Teâlâ  onu bütün kullarına en güzel örnek olarak tavsiye etmiştir.
2. Her müslümanın Resûlullah’ın izinde gitmesi, onun uygun gördüğünü yapıp sakındırdığından kaçınması gerekir.
3. Sünnet, müslümanlar için vazgeçilmez bir değerdir.







1852. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem:
“Kim Allah’a kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister. Kim Allah’a kavuşmak istemezse, Allah da ona kavuşmayı arzu etmez” buyurdu. Bunun üzerine ben:
- Yâ Resûlallah! Ölümü sevmediği için mi (kavuşmak istemez)? Öyleyse hepimiz ölümü sevmeyiz, dedim.
- “Hayır, öyle değil. Mü’mine Allah’ın rahmeti, rızâsı ve cenneti müjdelendiği zaman Allah Teâlâ’ya kavuşmak ister; işte o zaman Allah da ona kavuşmayı arzu eder. Kâfire Allah’ın azâbı, gazabı haber verildiği zaman Allah’a kavuşmaktan hoşlanmaz; Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz” buyurdu.
Müslim, Zikir 14-17. Ayrıca bk. Buhârî, Rikak 41; Tirmizî, Cenâiz 67, Zühd 6; Nesâî, Cenâiz 10; İbni Mâce, Zühd 31     
Açıklamalar
Allah’a kavuşmayı istemek sözü kapalı bir ifadedir. Nitekim Resûlullah Efendimiz “Kim Cenâb-ı Hakk’a kavuşmak istemezse Allah Teâlâ da ona kavuşmak istemez” buyurduğu zaman, Hz. Âişe, insanların tabiatları icabı ölümden hoşlanmadığını söyledi. Ölüm, insanı hayattan kopardığı ve ölüm sonrası bilinmediği için onu hiç kimsenin sevmediğini anlattı. İşte o zaman Nebiyy-i Muhterem Efendimiz bu sözü açıklama gereğini duydu ve ancak ölmek üzere olan kimseleri n yaşadığı bir hali açıklayarak şöyle buyurdu: “Göz yukarı dikildiği, göğüs hızlı hızlı kalkıp inmeye başladığı, tüyler diken diken olduğu ve parmaklar yumulup büzüldüğü zaman, işte o anda kim Allah’a kavuşmayı dilerse, Allah da ona kavuşmayı diler; kim Allah’a kavuşmayı istemezse, Allah da ona kavuşmayı istemez” (Müslim, Zikir 17; Nesâî, Cenâiz 10). Demekki hadisimiz de “Allah’a kavuşmayı istemek” sözüyle anlatılmak istenen şey, yaratılış gereği sevmek veya sevmemek değil, Allah’a imanın, O’nun kullarına olan vaadlerin in doğruluğuna inanıp güvenmenin meydana getirdiği bir istek ve arzudur; bunun neticesi olarak da âhiret hayatını dünya hayatına tercih etmektir. Ölümü sevmemek ise, dünya zevklerin den büsbütün kopma endişesinin ve belki bir daha bu tür zevkleri tatmama korkusunu n verdiği huzursuzl uk ve tedirginl iktir.
Bu kimseleri n hali ve âkıbetleri Kur'ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır: “Öldükten sonra bize kavuşmayı ümit etmeyip dünya hayatına razı olan ve onunla yetinenle r ve bizim âyetlerimizden gâfil olanlar yok mu, işte onların kazanmakt a oldukları günahlar yüzünden varacakla rı yer, ateştir!” [Yûnus sûresi (10), 7-8].
Ölüm ânında insanlar genellikl e iki türlü manzara sergiler.
Mü’minin yüz hatları gayet sâkindir; yüzünde tatlı bir tebessüm parıldar; tavırları o andaki halinden memnun olduğunu gösterir. Bu kimse Allah’a kavuşma olayının gerçekleşmek üzere olduğunu, ölümün bu kavuşmada köprü vazifesi gördüğünü iyice anladığı ve hele o sırada kendisine melekler tarafından “Allah’ın rahmeti, rızâsı ve cenneti müjdelendiği zaman”, bütün bu nimetleri daha önce âlimlerimiz bize anlatmıştı diye düşündüğü ve Allah’ın, Resûlullah’ın sözlerinin doğruluğunu kavradığı anda, mü’min olmanın sevinci ve bahtiyarlığı yüzüne akseder. Ölmek üzere olan mü’minin neden sevindiğini şu âyet-i kerîme ne güzel anlatır:
“Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner ve onlara şöyle derler: Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin! Dünya hayatında da, âhirette de sizin dostlarınız biziz. Bağışlayan ve çok merhametl i olan Allah’ın ikramı olarak orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır” [Fussılet sûresi (41), 30-32].
Ölüm ânında kâfirlerin ise yüzü asıktır. Gördüğü manzarada n hoşlanmadığı belli olur. Çünkü onlara hadisimiz de belirtild iği üzere “Allah’ın azâbı, gazabı haber verildiği” için ölmeyi, Allah’a kavuşmayı ve kendisine gösterilen korkunç âkıbet ile karşılaşmayı  istemez. “Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz” demek, öyle kimselerd en rahmetini, nimetini, cennetini uzaklaştırır demektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Ölmek üzere olan mü’mine Cenâb-ı Hakk’ın merhameti, cenneti ve O’nun kendisind en hoşnut olduğu müjdelenir. O da ölümü sevinçle kucaklar.
2. Ölmek üzere olan kâfire de Allah’ın kendisind en hoşnut olmadığı ve mutlaka  cehenneme gireceği haber verilir. O da bu yüzden ölmeyi bir türlü istemez; bu hal onun yüzünden anlaşılır. 
3. İşte bu sebeple her mü’min, Allah Teâlâ’nın âhirette kendisi için hazırladığı nimetleri düşünerek O’na kavuşmayı arzu etmeli; henüz aklı başında iken âhiret hayatını dünya hayatına tercih etmeli ve bunun gerekleri ni yapmalıdır.










1853. Mü’minlerin annesi Safiyye Binti Huyey radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem itikâfa girmişti. Bir gece onu ziyarete gidip konuştum. Sonra eve dönmek üzere kalktığım zaman o da beni evime götürmek üzere kalktı.
Bu sırada ensardan iki kişi -Allah onlardan razı olsun- bizimle karşılaştı. Peygamber  sallallah u aleyhi ve sellem’i görünce oradan çabucak uzaklaşmak istediler . Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem:
- “Biraz yavaş olun. Yanımdaki Safiyye Binti Huyey’dir” dedi. Onlar:
- Elçisinin uygunsuz bir davranışta bulunmasından Allah’ı tenzih ederiz, Yâ Resûlallah! deyince de:
- “Şeytan insanın vücudunda kan gibi dolaşır, Onun sizin kalbinize bir kötülük - veya bir şüphe- atmasından korktum” buyurdu.
Buhârî, İ’tikâf 11, Bed’ü’l-halk 11, Ahkâm 21; Müslim, Selâm 23-25. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Savm 79, Edeb 81; İbni Mâce, Sıyâm 65
Açıklamalar
Hadisimiz de kötü niyetten ve suizan diye de anlatılan şüpheden uzak durmanın ve bunlara meydan vermemeni n önemi anlatılmaktadır. Önce hadîs-i şerîfteki olayı kısaca görelim:
Resûl-i Ekrem sallallah u aleyhi ve sellem Efendimiz, âdeti üzere o yıl da ramazan ayının son on gününde Mescid-i Nebevî’de itikâfa girmişti. Olayın geçtiği gün Hz. Safiyye diğer annelerim izle birlikte Resûlullah Efendimiz’i ziyarete gitmişti. Bir müddet oturdukta n sonra Efendimiz’in hanımları evlerine gitmek üzere kalkınca Safiyye annemiz de kalktı. O diğer zevcât-ı tâhirât gibi Mescid-i Nebevî’nin etrafındaki odalarda değil, daha uzakta ve sonraları Üsâme İbni Zeyd’e geçen bir evde oturduğu için Nebiyy-i Muhterem Efendimiz onu evine götürmek istedi (Buhârî, İ’tikâf 11). Yolda onları ensardan iki kişi gördü. Bu iki sahâbî, Peygamber aleyhisse lâm’ın hanımıyla birlikte yürüdüğünü görünce, belki de onları rahatsız etmemek için süratle oradan uzaklaşmak istediler . Fakat Peygamber  Efendimiz, onların kalbine şeytanın, “Acaba Peygamber gecenin bu saatinde hangi kadınla dolaşıyor!” diye bir şüphe atabileceğini düşünerek, onlara durumu açıklama gereğini hissetti ve yanındaki hanımın eşi olduğunu belirtti. Sahâbîler, hatırlarına fena bir düşünce gelmediğini ve gelemeyec eğini söyleyince de, şeytanın insanın hatırına her şeyi getirebil eceğini ifade buyurdu.
Bir peygamber in, hatıra gelmesi muhtemel olan böyle bir günahı işlemesi elbette mümkün değildir. Çünkü Allah Teâlâ peygamber lerini günah batağına düşmekten korumuştur. İşte bu sebeple bir müslüman, Peygamber’i hakkında böyle bir şüpheye kapılamaz. Aksi halde bu suizan onu büyük bir günaha, hatta küfre bile götürebilir. Ancak şeytan insanı baştan çıkarmak ve ona dilediği gibi tesir edebilmek için büyük imkânlara sahiptir. Düşmanı olduğu insanın düşünce sistemine girme ve orada tıpkı damarlard a dolaşan kan gibi hareket etme ve ona olmadık şeyleri telkin etme özelliği vardır. İşte bu sebeple insanın bu ezelî düşmanına karşı dikkatli olması gerekir. Zira insan, damarlarında büyük bir süratle dolaşan kanın hareketin i nasıl hissedemi yorsa, şuuruna şeytanın kolayca nüfuz ettiğini ve kendisine kötü düşünceler, vesvesele r telkin ettiğini de farkedeme z.
Güzel sözleriyle tanınan mürşid ve mutasavvıf Yahyâ İbni Muâz (ö. 258/872), şeytanın insanı kandırmak için sahip olduğu avantajla rı şöyle anlatmakt adır: “Şeytan boş, biz ise meşgulüz; işimiz gücümüz var. O bizi görüyor, biz ise onu göremiyoruz. Biz unutuyoru z, o ise görevini hiç unutmuyor . Ayrıca büyük düşmanımız olan nefis de şeytanın lehine çalışmaktadır.”
Şu halde bize düşen görev, Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi, şeytanı düşman bilmek ve onun bizi cehenneme sokmak için her hileye baş vurduğunu unutmamak tır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Şeytan insanın vücudunda kan gibi dolaşır ve onun kalbine her türlü şüpheyi, vesveseyi atabilir.
2. Bu sebeple şeytana karşı dikkatli ve uyanık olmalıdır.
3. Bir müslüman diğer insanların kendisi hakkında şüpheye kapılabileceği davranışlardan uzak olmalı, böylece hem kendini zan ve töhmet altında bırakmamalı hem de diğer kardeşlerinin kendi yanlışı yüzünden günaha girmesine imkân vermemeli dir. Dedikoduy a yol açacak durumlard a, etrafındakilere açıklama yapmalıdır.
4. Resûl-i Ekrem Efendimiz ümmetine karşı işte böylesine şefkat doluydu; onların istemeden de olsa günah işlemelerine gönlü razı olmazdı.
5. İtikâftaki bir müslümanı eşi veya başkaları ziyaret edebilir; o da itikâf yerinden dışarı çıkarak onları yolcu edebilir.


   



















1854. Ebü’l-Fazl Abbâs İbni Abdülmuttalib radıyallahu anh şöyle dedi:
Huneyn Gazvesi’nde Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem ile beraber bulundum. Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem (Düldül adındaki) beyaz katırın üzerinde otururken, Abdülmuttalib’in torunu Ebû Süfyân İbni Hâris ile ben Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem’in yanından hiç ayrılmadık. Müslümanlarla müşrikler birbirine girince müslümanlar gerilemey e başladı. Bu sırada Resûlullah Düldül’ü durmadan kâfirlerin üzerine sürüyordu. Ben Düldül’ün geminden tutmuş savaş alanına girmesine engel olmaya çalışıyordum. Ebû Süfyân ise Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem’in katırının özengisine yapışmıştı. Bu sırada Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem:
- “Ey Abbâs! Bey‘atürrıdvân’da bulunanla ra seslen!” buyurdu.
Gür sesli bir zât olan Abbas sözüne şöyle devam etti:
Var gücümle “Bey‘atürrıdvân’da bulunan sahâbîler! Neredesin iz?” diye bağırdım. Vallahi onların sesimi duydukları zaman Hz. Peygamber’e doğru dönüp gelişleri, bir ineğin yavrusuna doğru şefkatle gelişi gibiydi. “Lebbeyk! Lebbeyk! (Emret! Emret!)” diyerek kâfirlerle vuruştular. Ensarı savaşa çağırırken “Ey ensar topluluğu! Ey ensar topluluğu!” diye sesleniyo rlardı. Daha sonra da sadece Hâris İbni Hazrecoğullarından yardım istendi. Bu sırada Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem Düldül’ün üzerinde ileri doğru uzanmış vaziyette onların çarpışmalarına bakarken “İşte tandırın kızıştığı zaman!” buyurdu. Sonra Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem yerden birkaç çakıl taşı alıp kâfirlerin yüzüne doğru fırlattı. Ardından da: “Muhammed’in Rabbine yemin ederim ki, bozguna uğradılar” dedi.
Ben savaşanlara bakmaya gittim. Gördüğüm kadarıyla savaş başladığı gibi devam ediyordu. Vallahi Hz. Peygamber’in,  kâfirlere taşları fırlatmasından sonra, güçlerinin gittikçe zayıfladığını ve işlerinin tersine döndüğünü gördüm.
Müslim, Cihâd 76
Açıklamalar
Hz. Abbas’ın bize önemli bir ânını naklettiği Huneyn Gazvesi, Mekke ile Tâif arasındaki Huneyn vadisinde yapıldığı için bu adı almıştır. Bu gazve, hicretin sekizinci yılı Şevvâl ayında (Ocak veya Şubat 630), İslâm’ın en azılı düşmanı olan Hevâzin kabilesiy le yapıldı. Bu kabile, cengâverliği ile meşhurdu. Bu savaşa on iki bin kişilik büyük bir güçle katılan ve maalesef sayılarının çokluğu ile övünen müslümanlar, savaşın başlarında bozguna uğrayıp geri çekilmişler ise de, hadisimiz de anlatıldığı üzere Cenâb-ı Hakk’ın yardımı ve Resûlullah Efendimiz’in gayretiyl e toparlanıp düşmanlarını yenmişlerdir. Bu hal Kur'ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:
“Andolsun ki Allah birçok savaş alanında ve Huneyn Gazvesi’nde size yardım etmişti. Hani o gün çokluğunuz sizi böbürlendirmişti; fakat bunun size hiç yararı olmamış, bütün genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelmişti. Sonra da bozguna uğrayarak arkanızı dönüp geri çekilmiştiniz. Sonra Allah, Resûlü ile mü’minlere sükûnet ve iç huzuru vermek suretiyle mâneviyatlarını düzeltti ve sizin görmediğiniz askerler indirerek kâfirleri azâba uğrattı. İşte kâfirlerin cezası budur!” [Tevbe sûresi (9), 25-26].
Bu savaşta Resûlullah Efendimiz’in yanından iki kişinin hiç ayrılmadığı görülmektedir. Biri Peygamber aleyhisse lâm’ın amcası Abbas İbni Abdülmuttalib, diğeri ise amcası Hâris İbni Abdülmuttalib’in oğlu, Ebû Süfyân künyesiyle meşhur Mugîre idi. Ebû Süfyân Peygamber  Efendimiz’in sütkardeşiydi. O da Halîme hâtun tarafından emzirilmişti. Resûlullah peygamber liğini ilân edinceye kadar onu çok seven Ebû Süfyân, o tarihten itibaren tam yirmi sene boyunca Hz. Peygamber’in düşmanı olmuş, söylediği hicviyele r ile hem Nebiyy-i Muhterem’i hem de müslümanları çok üzmüştü. Ebû Süfyân, Mekke fethinden kısa bir süre önce müslüman olmak üzere Resûlullah’ın huzuruna gelmiş, fakat Allah'ın Resûlü hiç kimseye yapmadığı şekilde nazlanara k onu huzura kabul etmek istememiş, sonunda onu bağışlamıştı. O tarihten itibaren Ebû Süfyân İbni Hâris bütün varlığı ile Resûlullah’a bağlanmış, Huneyn Gazvesi’nde hayatı pahasına onun yanından bir an bile ayrılmamıştı. Ebû Süfyân, Resûlullah’ın vefatından sonra söylediği mersiyele rle derin üzüntüsünü dile getirmiştir.
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in beyaz katırına, hızlı yürümesi ve çevikliği sebebiyle Düldül adı verilmiştir. Düldül’ü Peygamber  aleyhisse lâm’a hicretin altıncı yılında (627) Mısır hükümdarı Mukavkıs hediye etmişti.
Bu savaşa katılan müslümanlar arasında, daha bir ay önce cereyan eden Mekke fethinde (Ramazan 8/Ocak 629) İslâmiyet’i kabul etmiş veya kabul etmek zorunda kalmış, suçları Resûlullah sallallah u aleyhi ve sellem tarafından bağışlanmış epeyce bir kimse vardı. Ne yazıkki savaş başladıktan bir müddet sonra, başta bunlar olmak üzere diğer müslümanların önemli bir kısmı geri çekilmeye başladı. Bu bozgunu gören ve savaşlardaki cesaretiy le bilinen Allah'ın Resûlü, Düldül’ü düşmanın üzerine doğru sürmek suretiyle hem yiğitliğini göstermiş hem de yapılması gereken hareketi müslümanlara hatırlatmıştı. Müslümanların, Hz. Abbas’ın gür sesini duyar duymaz kendileri ne gelmeleri ve “Lebbeyk! Lebbeyk!” diye bağırarak yeniden savaşa dönmeleri onların savaş meydanından fazla ayrılmadıklarını göstermektedir.
Savaş bütün şiddetiyle devam ederken ve henüz ortada düşmanın yenilgi alâmeti yokken, Allah'ın Resûlü’nün,“Muhammed’in Rabbine yemin ederim ki, bozguna uğradılar” buyurması bir mûcize olup, onun, zafer müjdesini daha önce aldığını göstermektedir. Bu haberi sözlü mûcize kabul edersek, olayın bir de fiilî mûcize tarafı vardır. O da yukarıdaki âyet-i kerîmede, R