HADIS FIHRISLERI VE SOHBETLER VE AKİDEVİ VE İLMİHALİ BİLGİLER > HADIS USULU

HADİS USULÜ

<< < (2/2)

musluman:
Hascn Haberler:

Yukarıda tarifi yapılmış olan sahih haberin şartlarından yalnız "zabt" şartı hafifler, yani azalırsa, bu habere hasen li-zatihi denir. Metinde azalma karşılığı olarak haffe fiili kullanılmıştır ve kaile demektir. Haffe'l-Kavmu denildiği zaman kallu manası anlaşılır. Zabtın azalmasıyle hadisin hasen olması, harici bir sebep dolayısıyle değildir. Harici sebepten maksat, mestur, yani hali meçhul olan ravinin hadisinin, turuku çoğalarak kuvvet kazanıp hasen olması gibi, zayıf bir hadisi sahih mertebesi ne yükselten amillerdi r. Sahihin tarifinde geçen şartların baki kalarak hasende yalnız zabtın azalmasının şart koşulmasıyle zayıf hadisler mezkur tarifin dışında bırakılmıştır. Hasenin bu kısmı, sahihe nis-betle daha aşağı derecede, ve birbirini n üstünde çeşitli mertebele re ayrılması bakımından sahihe benzer olsa bile, dinde delil olarak kullanılması yönünden sahih gibidir.
Hasen, turukunun çoğalmasıyle sahih olur; yani sıhhatine hükmolunur; çünkü turuku, çokluğunun toplu şeklinde, hasen ravisinin zabtını sahih ravisine nisbetle kusurlu bırakan miktarı izale edecek bir kuvvet vardır.
Sahih ve hasen lafızları, et-Tirmizi'nin hadisun hase-nun sahihim sözü gibi, bir hadisin vasfında birleşirse, bu, müctehidin ravi hakkında hasıl olan tereddüdü dolayısıyle-dir: "Bu ravide sıhhat şartları bir araya glemiş midir, yoksa kusurlu mudur?" Bu tereddüd ise, ravinin bu rivyetle te-ferrüd etmesi sebebiyle hasıl olur. Böylece, iki vasfın bîr-leşmesindeki manayı anlatmakt a güçlük gören ve "hasen, sahihe nisbetle kusurludu r; iki vasfın birleşmesinde ise bir taraftan bu kusurun isbatı, diğer taraftan nefyi vardır" diyen kimselere verilecek cevap da bilinmiş olur.

Bu cevap şudur: Hadis imamlarının bir ravinin hali üzerinde tereddüd etmeleri, müctehidin, onu iki vasıftan biri ile vasfetmem esini zorunlu kılar. Bu itibarla ravi hakkında

şöyle denk:
"Bazılarına göre hasen vasfı itibariyl e hasen, bazılarına göre de sahih vasfı itibariyl e sahihtir. Ancak bu cevaptan anlaşılan mana şudur ki, bu iki vasfın birleşterilmesi halinde hasenun ev sahihun demek gerekirke n teredüdd harfi olan ev kaldırılmış ve hasenun sahihun denilmiştir. Bu harfin kaldırılması, bundan sonra zikredile cek olan diğer bir şekildeki atıl harfinin kaldırılması gibidir.

Bu İki vasfın birleşmesi hâlinde, hakkında hasenun sahihun denilen haber, yalnız sahihun denilen habere nisbetle daha aşağı dereceded ir; çünkü hakkında kesinlikl e hüküm verilen birşey, tereddüdle hüküm verilen şeye nisbetle daha kuvvetlid ir.
İki vasfın tereddüd harfiyle bir hadiste birleştirilmesi hakkındaki bu açıklama, hadisin tek isnadı bulunması halindedi r.

İsnad tek değilse, iki vasfın beraberce bir hadise itlakı, biri sahih diğeri hasen iki isnad yönünden olur. Buna göre, hakkında hasenun sahihun denilen haber, ferd olup ta hakkında yalnız sahihun denilen habere nisbetle daha yüksek dereceded ir; çünkü isnadın çokluğu haberi kuvvetlen dirir.

Eğer "et-Tirmizi, hadisin bir başka yönden de rivayet edilmesin i hasenin şartı olarak açıklamıştır; nasıl olur da bazı hadisler hakkında: Bu hadis hasen gariptir ve onu yalnız bu yönden biliyoruz; demiştir" denirse, bu suale verilecek cevap şudur: Et-Tirmizi, hasenin mutlak bir tarifini değil, sadece kitabında yer alan hasenin bir çeşidinin tarifini yapmıştır. Bu da, bir başka sıfatla birleş tir ilmeks izin yalnız hasen dediği hadistir. Zira et-Tirmizi, bazı hadisler hakkında hasen, bazıları hakkında sahih, bazıları hakkında garip" bazıları hakkında hasen garip, bazıları hakkında sahih garip, bazıları hakkında da hasen sahih garip vasıflarını kullanmıştır. Onun tarifini yaptığı hasen çeşidi ise, sadece bu vasıfların ilki olan hasendir. Nitekim kitabmın sonlarında yer alan sözü buna delalet eder. Et-Tirmizi burada der ki: "Bizim, kitabımızda hadisun hasenun dediğimiz hadis, bize göre isnadı hasen olan hadistir. Rivayet olunan bir hadis, şaz olmaz ve ravisi de kizb (yalancılık) ile itham edilmezse, bize göre hasen hadistir". Görülüyor ki et-Tirmizi bununla, hakkında sadece hasenun dediği hadisi tarif etmiş, fakat, yalnız sahihun, yahut yalnız garibun dediği hadisleri n tarifine giriş-mediğİ gibi, hasenun sahihun, yahut hasenun garibun, yahut-ta hasenun sahihun garibun dediği hadisleri de tarif etmemiştir. Belki de, sahih ve garibin hadis uleması arasındaki şöhreti dolayısıyle, bunların tarifine lüzum görmemiş, fakat, açık olmaması, yahutta yeni bir ıstılah olması dolayısıyle kitabında yalnız hasenin tarifini vermekle iktifa etmiştir, Bunu yaparken de "bize göre" kaydını koymuş, el-Hattabi gibi hadis ehline nisbet etmemiştir. Bu açıklama ile bahsi uzayıp gidecek olan karışık ve anlaşılması güç görüşler izale edilmiş olmaktadır. Hamd, ilham ve in'am eden Allah Tealaya mahsustur .                                       .
Hadiste Ziyade

Sahih ve hasen ravisinin hadiste olan ziyadesi, bu ziyadeyi yapmayan ve daha güvenilir olan bir başka ravinin rivayetin e aykırı düşmedikçe makbuldür. Çünkü hadisdeki ziyade, ya bu ziyadeyi zikretmey en kimsenin rivayetin e aykırı olmaz; bu takdirde, ziyadesi bulunan hadis mutlaka kabul edilir. Çünkü bu, güvenilir bir ravinin rivayetiy le tek kaldığı müstakil bir hadis hükmündedir ve bu hadisi başkası şeyhinden rivayet etmemiştir. Yahut ta bu ziyade, diğer rivayete aykırı düşer ve kabul edilmesi halinde diğer rivayetin reddi gerekir. İşte böyle bir durumda, ziyadeyi ihtiva eden rivayetle, onun zıddı olan diğer rivayet arasında tercih yapılır: Racih (üstün olan) kabul, mercuh (daha aşağı derecede olan) reddedili r.
Ziyadenin tafsile gitmeksiz in mutlak kabulü ile ilgili görüş, hadisçilerle fukahamn ekseriyet i arasında şöhret kazanmıştır. Ancak, hadisin şaz olmamasını sahihte şart koşan, sonra da şazzı güvenilir bir ravinin kendisind en daha güvenilir bir raviye muhalefet i olarak tefsir eden hadisçiler yö-nündan tafsile gitmeksiz in ziyadenin mutlak kabulü doğru olmamak gerekir. Aksi halde sahihi red, buna karşılık şaz olan hadisi kabul etmek icabeder. Bununla beraber sahihin ve hatta hasenin tarifinde, şazdan salim olmaları şartını itiraf ettikleri halde, ziyadenin kabulünde bu şarttan habersiz görünmeleri hayret vericidir . 'Abdurrahm an İbn Mehdi, Yahya el-Kattan, Ahmed İbn Hanbel, Yahya İbn Ma'in, Ali İbnu'l-Medini, el-Buhari, Ebu Zur'a, Ebu Hatim, en-Ne-sai'i, ed-Darakutni ve bunlar gibi mütekaddimündan olan hadis imamları, muhalefet i gerektire n ziyade ve benzerler ine müteallik hususlard a tercihe itibar etmişlerdir ve bunların hiç birinden alelıtlak ziyadenin kabul edileceğine dair herhangi bir haber bilinmeme ktedir. Bundan daha garibi, Şafi'iy-yeden çoğunun güvenilir ravinin ziyadesin in kabulü görüşünde olmalarıdır; halbuki eş-Şafi'inin hükmü bunun aksine delalet eder. İmam eş-Şafi'i, zabt yönünden ravinin halini muteber kılan vasıflardan bahsederk en şöyle demiştir: "Bir hadisin ravisi, rivayetiy le bir hafıza iştirak ettiği zaman, ziyade ve noksanla ona muhalif olmamalıdır. Eğer muhalefet eder ve bu muhalefet i rivayetin de yaptığı noksanlıkla olursa, bunda, hadisi mahreci itibariyl e sahih olduğuna bir delil vardır; fakat ravi, ne zaman vasfettiğmiz şeye muhalefet eder, yani hadisi, hafız olan kimsenin rivayetin den noksan olmayıp ziyade olursa, işte bu muhalefet ravinin hadisi için zararlıdır." Eş-Şafii'nin sözü burada bitmekted ir. Bu sözden anlaşıldığına göre, bir ravi hafızlardan birine muhalefet edip te hadisini hafızın hadisine nisbetle ziyade edilmiş bulursa, bu ziyade ile muhalefet i, hadisi için zarar teşkil eder. Bu aynı zamanda, eş-Şafi'iye göre adil olan ravinin ziyadesin i mutlaka kabul etmek gerekmediğine ve ancak hafızın rivayetin in kabul edileceğine delalet eder. Zira eş-Şafi'i, muhalifin hadisinin, muhalefet ettiği hafızın hadisine nisbetle noksan olmasına itibar etmiş ve ravinin hadisteki noksanını hadisin sıhhati için delil saymiştır. Çünkü bu noksanlık, ravinin hadis hakkında araştırma yaptığına delalet eder. Eş-Şafii'i, bunun dışmdakileri ravinin hadisi için zararlı addetmiştir ki, bunlar arasında ziyade de vardır. Eğer ziyade, eş-Şafi'i nazarında mutlaka makbul olsaydı, onu yapanın hadisi için zararlı sayılmazdı.

Mahfuz Şaz

Bu ravinin hadisine, ya zabt fazlalığı, yahut adet çokluğu, yahutta diğer tercih sebepleri nden birisi dolayısıyle kendinden daha üstün bir başka ravi, yönünden muhalefet vaki olursa, racihe (daha üstün olana) mahfuz, mukabilin e (yani mercuha) de şaz denir. Et-Tirmizi, en-Nesa'i ve ibn Mace'nin İbn Uyeyne tarikiyle Amr İbn Dinar'dan, onun Av-sece'den, onun da İbn Abbas'tan rivayet ettikleri Rasulul-lah (s.a.v.) devrinde bir adam vefat etmiş ve azad ettiği bir köleden başka varis bırakmamıştır..." hadisi buna bir misal
teşkil eder.

Bu hadisin İbn Abbas'a bağlanmasında İbn Cureyc ve diğerleri İbn Uyeyne'ye tabi olmuşlar: Hammad İbn Zeyd ise bunlara muhalefet etmiş ve hadisi Amr İbn Dinar vasıtasıyla Avsece'den nakletmiş, îbn Abbas'a zikretmem iştir.

Ebu Hatim der ki: "Mahfuz olan İbn Uyeyne'nin hadisidir . Hammad İbn Zeyd adalet ve zabt ehlindend ir; bununla beraber Ebu Hatim, sayı bakımından Hammad İbn Zeyd'e nisbetle daha çok olan kimseleri n rivayetin i tercih etmiştir. Bu açıklamadan anlaşılıyor ki şaz, makbul olan ravinin kendisind en üstün olan kimselere muhalif olarak rivayet ettiği hadistir. Istılah yönünden şazın muteber olan tarifi budur."

Ma'ruf, Münker

Muhalefet za'f ile olursa daha üstü olana ma'ruf, mukabilin e de münker denir. İbn Ebi Hatim'in, kıraat imamlarından Hamza İbn Habib ez-Zeyyat'ın kardeşi Hubeyyib İbn Habib tarikiyle Ebu İshak'tan, onun el-Ayzar İbn Hu-reys'ten, onun İbn Abbas'tan, İbn Abbas'm da Rasulul-lah'dan rivayet ettiği "kim namazı kılar, zekatı verir, hacceder, oruç tutar ve misafiri de ağırlarsa cennete girer" hadisi misal olarak zikredile bilir. Ebu Hatim der ki: Bu hadis münkerdir. Çünkü diğer güvenilir raviler mezkur hadisi Ebuİshak'tan mevkuf olarak rivayet etmişlerdir; ma'ruf olan da budur. Bundan anlaşılıyor ki, şaz ile münker arasında tek yönlü umum husus vardır; yani aralarında, daha güvenilir ravilere muhalefet olması bakımından birlik; şaz ravisinin sika (güvenilir), yahut saduk (sözü doğru), münker ravisinin ise zayıf olması yönünden ayrılık vardır. Aralarında eşitlik olduğunu söyleyenler hataya düşmüşlerdir.

Mu tabi'. Şahid, İ'tibar

Daha önce zikri geçen ferdi nisbi, ferd olduğuzannedil-dikten sonra, başka hadisçinin ona muvafakat ettiği görülürse, bu ikinci hadise mutabi' denir. Mutabeatın çeşitli mertebele ri vardır. Eğer mutabeat, ravinin bizzat kendisi için hasıl olursa buna mutabeat-ı tamme, ravinin şeyhi ve üstünde-kiler için hasıl olursa, buna da mutebeat-ı kasira denir. Mu-tabeattan, ferd zannoluna n hadisin takviyesi yönünden istifade olunur.
Mutabeata misal olarak, eş-Şafi'inin Kitabu'l-Umm'da Malik İbn Enes'ten, onun Abdullah İbn Dinar'dan, onun İbn Ömer'den, İbn Ömer'in de Rasululla h'dan rivayet ettiği "ay 29 gündür (fakat 30 gün olduğu da vakidir. Bu tibarla) hilali görmedikçe oruca başlamayın ve yine hilali görmedikçe orucu bozmayın. Eğer hilal, bulut v.s. dola-yısıyle Örtülü olur görülmezse, sayılı günleri otuza tamamlayın" hadisi zikredile bilir.
Bazı kimseler, bu lafızlarla gelen hadisi, eş-Şafi'inin Malik'ten rivayetiy le tek kaldığı bir hadis zannetmişler ve onu eş-Şafi'nin garip hadisleri nden saymışlardır. Çünkü Malik'in ashabı aynı hadisi, yine bu isnadla "Fein ğamme aleykum fekduru lehu" şeklinde Malik'ten rivayet etmişlerdir. Fakat sonradan eş-Şafi'i için bir mutabi bulduk; o da, Abdullah İbn Mesleme el-Ka'nebi'dir. El-Buhari, el-Ka'ne-bi tarikiyle Malik'ten aynen eş-Şafi'inin hadisi gibi rivayet etmiştir. İşte bu, mutabeat-i tammedir.

İbni Huzeyme'nin Sahih'inde eş-Şafi'i için bir de muta-beat-ı kasıra bulunmakt adır. Bu hadisi, İbn Huzeyme, Asım İbn Muhammed tarikiyle babası Muhammed İbn Zeyd'ten, o da ceddi Abdullah İbn Ömer'den "Fekemmilu selasiyn" lafzıyle nakletmiştir. Bir başka mutabeat-ı kasıra da Müslim'in Sahih'inde Ubeydulla h İbn Ömer rivayetiy le Na-fi'den gelmiştir; Nafi, hadisi "Fakduru selasiyn" lafzıyle İbn Ömer'den rivayet etmiştir.
Burada şunu da belirtmek gerekir ki, mutabeat ister tam-me olsun, ister kasıra olsun, lafzen gelmesi şart değildir. Aynı sahabinin rivayetin den olmak suretiyle mana yönünden ittifak hasıl olmuşsa, bu, mutabeat için kafidir..
Eğer bir başka sahabinin hadisinde n rivayet olunan ve hem lafız, hem de mana yönünden, yahutta yalnız mana yönünden öbürüne benzeyen bir başka metin bulunursa, buna da şahid denir. Bunun bir örneği, yukarıda verdiğimiz hadisin en-Nesai rivayetid ir. En-Nesai bu hadisi Muhammed İbn Huneyn tarikiyle îbn Abbas'tan, o da Rasululla h'dan almıştır ve aynen Abdullah İbn Dinar'ın İbn Ömer'den rivayet ettiği şekilde zikretmiştir. Bu, lafız yönünden benzerlik tir. Mana yönünden benzerliğe gelince, bu da, el-Buha-ri'nin Muhammed İbn Ziyad tarikiyle Ebu Hureyre'den "Fe in gamme aleykumfe kemmilu ıddete şa'ban selasiyne" lafzı ile rivayet ettiği hadistir.

Bazı kimseler, mutabeatı, ister bu sahabi rivayetin den olsun, ister başka sahabi rivayetin den olsun, lafız yönünden, şahidi de mana yönünden benzer olanlara tahsis etmişlerdir. Bazen de mutabeat şahide, şahid de mutebeata ıtlak olunmuştur; bu konu basittir.

Şu da bilinmeli dir ki, ferd zannoluna n bir hadisin muta-bı'ı bulunup bulunmadığının anlaşılması için, o hadisin tu-ruk veya isnadlarmın cami, müsned ve cüz denilen hadis kitaplarında araştırılmasına itibar denir. İbnu's-Salah'ın Ulu-mu'1-Hadis adlı kitabında. Başlık olarak kullandığı "i'tibar, mutabi'at ve şevahid bilgisi" sözünden, i'tibarın, diğer ikisinin bir kısmı olduğu vehmine düşülür. Halbuki bu yanlıştır. Çünkü i'tibar, diğer ikisine uaşmak için takip edilen bir yoldur.

Makbul haberleri n yukarıda zikroluna n bütün kısımları, haberler arasında birbirine aykırılık vukubulduğu zaman, dereceler ine itibar etmek bakımından fayda sağlar.

musluman:
Muhkem, Muhtelif

Makbul haberler, amel olunan ve amel olunmayan haberler olmak üzere de kısımlara ayrılırlar. Eğer bir haber mu-arazadan salim bulunursa, yani ona zıt bir haber gelmezse bu habere muhkem denir. Bunların misali çoktur. Fakat, bir haberin muarızı veya zıddı bulunursa, bu muarızı da ya kendisi gibi makbul olur; yahut ta merdud olur. İkincisinin hiç bir eseri yoktur; zira zayıf hadisin muhalefet i, kuvvetli haber üzerine tesir etmez. Eğer muaraza, sıhhat yönünden kendisi gibi bir hadisle olursa, ya iki hadisin manaları arasında uzak bir tevile gitmeksiz in cem ve telif mümkün olur; yahut ta bu mümkün olmaz. Eğer cem mümkün olursa, bu muhtelifu'l-hadis denilen kısmı teşkil eder.

İbnu's-Salah bu kısma, "sirayet yoktur; kuşlarla ve Safer ayı ile teşe'üm ve tefe'ülde bulunmak da yoktur" hadisi ile "cüzzama yakalanmış kimseden, aslandan kaçar gibi kaç" hadisini misal olarak zikretmiştir. Her iki hadis de, sahih hadislerd endir ve görünüşleri itibariyl e birbirine zıttır. Aralarını cem v^ telif etmenin yolu ise şöyledir: Bu hastalıklar, tabiatları itibariyl e sirayet emezler; fakat Allah Teala, bu hastalıklara yakalanmış olan bir kimsenin sıhhatli olan bir kimse ile temasını, hastalığının sıhhatliye geçmesi için sebep kılmıştır. Diğer sebeplerd e olduğu gibi, bazan bunun da sebebe aykırı düştüğü görülür. İb-nu's-Salah, başkalarına tabi olarak iki hadis arasını böyle ce-metmiştir. Fakat bu konuda en uygun cem şekli şöyle demektir: Rasululla h'm (s.a.v.) sirayeti nefyi, umumu üzerine bakidir; yani hastalıkların sirayeti, ne tabiatları itibariyl e ve ne de sebebiyet yolu iledir. Nitekim Rasululla h (s.a.v.), sahih olan bir hadisinde "birşey birşeye sirayet etmez" buyurmuştur. Ke"za deri hastalığına yakalanmış bir devenin sağ-larri develer arasına girmesiyl e hastalığını onlara da geçirdiğini ileri sürerek kendisiyl e münakaşa eden bir araba "o halde ilk deveye bu hastalığı kim verdi" dediği de sahih hadisler arasında maruftur. Rasululla h bu hadisiyle, Allah Te'alanın (c.c.) hastalığı ilk devede nasıl başlattı ise, ikinci devede de aynı şekilde başlattığını beyan etmiştir.

Cüzama yakalanmış kimseden kaçmakla ilgili olan emir ise, sedd-i zerayi cümlesindendir; yani nefyoluna n sirayet yolu ile değil de, Allah'ın takdiriyl e bu hastalığa yakalanan şahsın, hasta olan bir şahısla teması neticesin de bu hastalığa yakandığını zannetmem esi ve sirayetin sıhhatine inanarak günaha girmemesi içindir. İşte buna istinaden Rasululla h (s.a.v.) sağlam kimsenin hasta kimseden uzak durmasını emretmiştir. Doğrusunu yine en iyi bilen Allah Tealadır. Bu konu ile ilgili olarak İmam eş-Şafi'i Kitabu ihtilafi'l-hadis'ini telif etmiştir. Ancak eş-Şafi'i, bütün muhtelif hadisleri bu kitapta toplamayı gaye edinmemiştir. Daha sonra İbn Kuteybe, et-Tahavi ve başkaları aynı konuda kitap telif etmişlerdir.

Nasih Mensuh:

Birbirine zıt manalarda varid olan hadisler arasımı cemet-mek mümkün olmazsa, onların vürud tarihleri ni bilmek iktiza eder. Eğer bu tarih bilinir veya bu tarihle, yahutta tarihten daha açıjc bir nassla muahhar olan tesbit edilirse, bu, na-sihtir, diğeri ise mensuhtur .

Nesh, mükelleflere taalluk eden şer'i bir hükmün, sonradan gelen şer'i bir delili ile kalkmasıdır. Nasih ise, mezkur kaldırmaya delalet eden hükümdür. Bu hükmün nasih olarak isimlendi rilmesi mecazidir; zira asıl nasih Allah Tealadır.

Nesh çeşitli şekillerde bilinir. En açık olanı, Müslim'in Sahih'inde de yer alan Büreyde hadisi gibi nass ile varid olanıdır: "Sizi kabirleri n ziyaretin den menetmiştim; fakat onları ziyaret ediniz; zira kabirler ahireti hatırlatır."
Neshe dealet eden şeylerin bir başkası, sahabinin birbirine zıt olan iki hadisten birinin muahhar olduğunu kesin bir şekilde belirtmes idir. Cabir'in şu sözü gibi:

"Rasululla h'm iki emrinden sonuncusu, ateşte pişirilmiş bir şeyin yenmesi sebebiyle abdestin bozulmaya cağı hakkında olanıdır." Bu hadis Sünen sahipleri tarafından nakledilm iştir.

Neshe delalet eden şeylerin üçüncüsü vürudları tarihle bilinen hadislerd ir. Bunların sayısı çoktur. Ancak, İslam'a sonradan girmiş bir şahabının kendinden önce müslüman olmuş bir başka sahabiye zıt rivayeti, bu ikincisin den de önce müslüman olan diğer sahabiden işitmiş ve sonra da bu işittiğini irsal etmiş ihtimali dolayısıyle bu guruptan değildir. Şu varki, İslam'a sonradan giren sahabinin, müslüman olmadan önce Rasululla h'dan hiç bir hadis almamış olması şar-tıyle, o hadisi Rasululla h'dan işittiğine dair bir sarahat bulunursa, o zaman bu hadis neshe delalet eder.

İcma nasih olmayıp belki neshe delalet edebilir; yani ilk hükmün, ikinci bir hükümle neshedild iğini ve nasihin hangi hüküm olduğunu gösterebilir.

Eğer birbirine muhalif iki hadisin vürud tarihleri bilinmezs e: Bu takdirde metne yahut isnada taalluk eden tercih yollarından birinin yardımıyle iki hadisten birini diğerine tercih etmek iktiza eder. Tercih mümkün olursa takip edilecek yol anlaşılmış olur. Fakat tercih de mümkün olmazsa, her iki hadisle de amel edilmez.
Netice itibariyl e, zahiri manaları birbirine zıt olan hadisler hakkında yapılacak işlem şu sıraya göredir: Eğer iki hadis arasında cem mümkün olursa cemedilir . Bu mümkün olmazsa, hadisleri n vürud tarihleri ne bakılarak nasih ve mensuh bulunur. Bu da mümkün olmazsa, iki hadisten biri tercih edilir. Tercih de mümkün olmadığı takdirde, hadislerl e amel olunmaz; bir başka ifade ile, hadisler amelden tevakkuf olunur. "Tevakkuf" tabirinin kullanılması, iki muarız hadisin hükmen sakıt olması tabirinin kullanılmasına nisbetle daha uygundur; çünkü ikisinden birinin diğerine tercihind e olan gizlilik, başkaları için açık olması ihtimaliy le birlikte sadece o gizliliği ortaya koyan kimsenin durumuna nisbetled ir.

MERDUD HABERLER

Mu'allak:

Bir haber ya isnadından ravi düşmesiyle, yahutta bu is-naddaki ravilerde n birinin ta'n edilmesiy le merdud olur; ve bu ta'n, ravinin diyanet ve zabtına taalluk eden herhangi bir hal dolayısıyle olmaktan daha umumi bir manaya sahiptir.

İsnaddan ravi düşmesi, ya musannifi n tasarrufu ndan olarak, senedin baş tarafından olur; yahutta isnadın sonunda tabi'iden sonra veya başka yerlerind e olur. Birincisi ne, yani isnadın başında ravisi düşmüş olan habere mu'allak denir. Düşen ravi sayısı bir olsun, veya birden fazla olsun far-ketmez.
Mu'allakla aşağıda zikri gelecek olan mu'dal arasında tek yönden umum hususu vardır; ve bu fark, mu'dalda, isnaddan iki ve daha fazla ravinin düşerek mu'allakın bazı şekilleriyle birleşmesi, mu'allakta ise, isnadın başından musannifi n tasarrufu olarak düşmesi ve bu şekliyle mu'aldan ayrılması yönündendir.
Mu'allakın çeşitli şekillerinden biri, bütün isnadın hazfedile rek mesela "Hazreti Peygamber şöyle buyurdu" denil-mesidir. Bîr diğer şekli, sahabi müstesna diğerlerinin, yahut sahabi ve tabi'i müstesna diğer ravilerin hazfedilm esidir. Yahuta hadisi rivayet eden kimsenin hazfedile rek rivayetin onun üstündeki kimseye izafe edilmesid ir. Eğer hazfedile n ravinin üstündeki kimse bu musannifi n da şeyhi ise, buna mu'allak denilip denilmeye ceği hususunda ihtilaf olunmuştur. Fakat burada mühim olan, meselenin vuzuha kavuşuturu İm asıdır. Şöyle ki: Şeyhini hazfeden musannifi n müdellis olduğu, hadis imamlarından birinin nassı ile veya tetkik neticesi anlaşılacak olursa, ona göre hüküm verilir; yani hadise muallak değil, müdelles denir. Eğer musannif müdellis değilse rivayeti ta'İlktir.

İsnaddan hazfedile n ravinin hali meçhul olduğu için ta'lik, merdud kısmında zikredilm iştir. Fakat hadis, bir başka yönden mahzuf ravisinin ismi zikredilm iş olarak gelir ve hali bilinirse, hadisin sıhhatine hükmolunur.
İsnaddan,ravi isimlerin i hazfeden kimse, "hazfettiğim kimseleri n hepsi de güvenilir kimselerd ir" derse, tadil meselesi mübhem olarak gelmiş olur. Ekseri hadisçiler, ravinin ismi zikredilm edikçe bu türlü tadili kabul etmemişlerdir. Bununla beraber, İbnu's-Salah'm ifadesine göre: Eğer hazf el-Buhari gibi sıhhati teslim edilmiş kitaplard a vaki olur ve mesela "Rasululla h şöyle dedi" yahut "şu sahabi böyle dedi" gibi kesinlik ifade eden kelimeler le haber nakledili rse, .   bu, haberin tam isnadının onun nazarında sabit ve maruf olduğuna ve isnadın herhangi bir maksatla hazfedild iğine delalet eder. Fakat haber, "rivayet olundu", yahut "zikrolun-du" gibi kesinlik ifade etmeyen tabirlerl e nakledilm işse, bu haberin kabul edilip edilmeyec eği hususunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bunun misalleri ni İbnu's-Salah üzerine vaki itirazları ihtiva eden en-Nuket adlı kitapta açıkladım.

Mürsel:,

İkincisi, yani senedin sonunda tabi'iden sonraki ravisi düşmüş olan haber mürsel'dir. Mürselin şekli, yaşça ister büyük olsun ister küçük olsun herhangi bir tabi'inin "Rasululla h (s.a.v.) şöyle dedi", "şöyle yaptı", yahut "huzurunda şöyle yapıldı" diyerek hadisi nakletmes idir. Burada da ismi hazfedile n ravinin hali meçhul olduğu için mürsel, merdud haberler arasında zikredilm iştir. Zira hazfedile n ravinin sahabi olması muhtemel olduğu gibi, tabi'i olması da muhtemeld ir. İkinciye göre, yani tabii olduğu takdirde zayıf olması muhtemel olduğu gibi, sika (güvenilir) olması da muhtemeld ir. İkinci şıkka göre, yani sika olduğu takdirde, hadisi bir sahabiden almış olması ihtimali bulunduğu gibi, bir tabi'iden almış olması ihtimali de vardır, ikinci şıkka göre, yani tabi'iden aldığı takdirde, daha önce geçen ihtimal karşımıza çıkar ve bu ihtimalle r akim alabildiği kadar ila nihaye çoğalır; yahut ta tetkik neticesi, altı veya yediye kadar çıktığı anlaşılır ki, bu sayı, birbirind en rivayet eden tabi'unda çok görülen bir şeydir. Eğer tabi'inin adeti olarak sika kimselerd en hadis irsal ettiği bilinirse, hadisçilerin çoğu, yukarıda mezkur ihtimalle rin mevcudiye ti dolayısıyle tevakkufa zahib olmuşlardır. Bu, aynı zamanda Ahmed İbn Hanbel'in iki görüşünden biridir, ikincisi ise, ma-likilerin kufeliler in de görüşleri olup mutlaka kabul edilir. Eş-Şafi'i de bu konuda şöyle demiştir: "Haber, ister müsned, ister mürsel olarak, hazfoluna n ravisinin güvenilir olduğu ihtimalin in kuvvetlen mesi için ilk tarika zıt bir başka yönden gelirse kabul olunur. Hanefiyye den Ebubekr er-Razi ve malikiyye den Ebu'l-Velid el-Baci ise, ravinin hem sika olan, hem de olmayan kimselerd en irsal ettiği bilinirse, onun mürsellerinin bilittifa k kabul edilmeyec eğini nak-letmişlerdir.

Mu'dal Munkatı':

İsnaddan ravi düşmesiyle ilgili üçüncü kısım: Eğer bu düşme, birbirini takip eden iki ve daha fazla ravi ile olursa, bu türlü hadislere mu'dal denir. Ancak düşme, birbirini takip etmeksizi n, mesela iki ayrı yerde olursa bu da munkatı'dır. Keza yalnız bir, yahut birbirler ini takip etmemek şartıyle ikiden fazla ravi düşerse, bu hadislere de munkatı denir.

Bazen ravinin, kendisind en hadis rivayet ettiği şeyhe muasır olmaması dolayısıyle isnaddan bir ravinin düşmüş olduğu açık bir şekilde bilinir ve herkes tarafından kolayca anlaşılır. Bazan da bu düşme gizil olur ve bunu, hadisin isnad-lanna ve isnadlard aki illetlere vakıf mütehassıs İmamlardan başkası anlamaz. Bu iki şıktan birincisi, yani açık olanı, ravinin şeyhin asrına yetişmemesi, yetişse bile onunla birara-ya gelmemesi ve ondan aldığı bir icazet veya vicadeye sahip bulunmama sı dolayısıyle aralarında herhangi bir mülakatın olmaması yönünden anlaşılır. Bu sebeple, ravilerin doğum, ölüm tarihleri ni hadis öğrenmeye başladıkları vakitleri ve bunun için giriştikleri seyahatla rı anlatan tarih kitaplarına ihtiyaç duyulmuş ve bir kitaplar sayesinde, bazı şeyhlerden rivayet iddiasında bulunan kimseleri n yalanları ortaya konulmuştur.

Müdelles:

İkinci kısma, yani gizli olan düşmeye gelince, buna da müdelles denir. Ravinin, kendisine hadisi rivayet eden şahsı isimlendi rmemesi, yahutta kendisine hadis rivayet etmeyen kimseden hadis işittiği vehmini vermesi dolayısıyle buna müdelles denilmiştir. Kelimenin aslı deles olup, alaca karanlık dediğimiz karanlık ile aydınlığın karışması manasına gelir.

Müdelles olan hadis, müdellis ile hadisi isnad ettiği kimse arasında karşılaşma ihtimalin in bulunduğuna delalet eden an ve kale gibi rivayet sığalarından biri ile nakledili r; fakat ne zaman ahbarana gibi açık ve kesin bir siga ile nak-ledilirse bu doğru değildir; çünkü yalan olur.

Kendisind e tedlis görülen kimsenin hükmü, eğer adil bir kişi ise, sahih olan görüşe göre, hadisi o şeyhten işittiğine kesinlikl e delalet edecek açık bir siga kullanmadıkça
rivayeti kabul olunmaz.
Keza murseli hafi denilen hadîsin hükmü de aynen müdelles gibidir. Mürseli hafi, muasırı olup ta birbirler iyle karşılaşmayan ve aralarında bir vasıta bulunan kimseden rivayet edilen hadistir. Müdelles ve mürseli hafi arasında çok ince bir fark vardır ve bunu şu şekilde açıklamak mümkündür; tedlis, kendisine mülaki olduğu bilinen kimseden rivayet eden şahsa aittir; fakat bu şahıs o kimsenin muasırı olur, fakat ona mülaki olup olmadığı bilinmezs e, rivayeti mürseli hafidir. Bu bakımdan, likaı şart koşmaksızın muasa-ratı tedlisin tarifine sokan kimse, mürseli hafi'yi de tarifin içinde zikretmiş olur. Aslında her ikisini de birbirind en ayırmak gerekir. Tedliste muasarata değil likaa da itibar edilip şart koşulduğuna, hadis alimlerin in, Ebu Osman en-Nehdi ve Kays İbn Ebi Hazini gibi muhadraml arın Rasulul-lah'dan (s.a.v.) rivayet ettikleri hadisleri n tedlis değil mürseli hafi kabilinde n olduğu üzerindeki ittifakla rı da delalet eder. Eğer tedliste mücerred muasaratl a iktifa edilmiş olsaydı, bu muhadraml ar müdellis sayılırlardı; çünkü bunlar, Rasumllah'a (s.a.v.) kesinlikl e muasarat etmişlerdir; fakat ona mülaki olup olmadıkları bilinmeme ktedir. Tedliste lika'ı şart koşanlar arasında eş-Şafi'i ve Ebu Bekr el-Bezzar da vardır. El-Hatib'in Kifaye adlı kitabındaki sözü de bunu iktiza eder. Esasen doğru olan görüş de budur.
Ravi ile şeyh arasındaki mülakatın yokluğu, ravinin bunu kendisind en haber vermesiyl e, yahut buna muttali bir imamın açıklamasıyle bilinir. Şu var ki, hadisin bazı turukun-da ravi ile şeyh arasındaki ravi fazlalığı, mezidten olması ihtimali dolayısıyle tedlisle hükmetmeye kafi gelmez ve bu şekilde ittisal ve inkita ihtimalin in bulunması dolayısıyle de kesin bir hüküm vermek mümkün olmaz. El-Hatibu'1-Bağ-dadi, bu konu ile ilgili olarak Kitabu't-Tafsil li mubhemi'l-merasil ve Kitabu'l-Mezid fi muttasıli'l-esanid'i tasnif et-mistir.
Haberleri n merdud sayılmalarına sebep olan ravi düşmesiyle ilgili kışım burada son bulmaktadır.
Diğer bir kısım ise, ravisi ta'n edilmiş haber olup bu da merdud haberlerd endir.

Ta'n, kadh yönünden birbirind en şiddetli on şekilde -olur. Bunların beşi adelete, beşi de zabta taalluk eder. Burada maslahat icabı, bir kısmı diğerinden ayırarak izahına itina gösterilmemiş, f akat ta'n çeşitlerinin en şiddetli olanlara göre tertibi uygun görülmüştür. Çünkü, reddi gerektirm ek yönünden, en şiddetli olanın başa alınmasının ve derece derece aşağı inilmesin in daha faydalı olduğuna şüphe yoktur.

Ta'n ya Rasululla h'uı (s.a.v.) hadisinde, ravinin onun söylemediği birşeyi kasden ondan rivayet ederek yalan söylemesiyle olur; yahut ta bu hadisin yalnız bu ravi cihetinde n rivayet edilmesi ve İslam'ın malum kaideleri ne aykırı olması dolayısıyle, ravinin yalancılıkla itham edilmesi şeklinde olur. Rasululla h (s.a.v.)'ın hadisleri nde yalanı görülmese bile, sair konuşmalarında yalancılığı ile tanınan kimseler de böyledir ve hadiste yalancılıkla itham olunurlar; ancak bu kısım, birinci kısmın dışındadır.

Yahutta ravi, hatasının çokluğu, gafleti, küfür derecesin e varmayan fiil ve sözlerinden dolayı fışkı yönünden ta'n edilir. Fısk ile kizb arasında umum husus mevcut olup, her türlü kızb, fısk olduğu halde her fısk, kizb içine girmez. Burada kizb, fısktan ayırtedüerek zikredilm iştir; çünkü bu ilimde kizb ile ta'n çok daha şiddetlidir. îtikad yönünden fısk ise, ileride ayrıca zikredile cektir.

Ta'n sebebleri nden biri, ravinin vehmi olup tevehhüm yolu ile rivayet etmesidir . Bir diğeri, ravinin sika olan ravile-re muhalif rivayetid ir. Bir başka ta'n sebebi, ravinin cerh ve ta'dil yönünden bilinmeme si dolayısıyle cehaleti, yani meçhul kalmasıdır. Bir başkası ravinin bid'atıdır. Bid'at, Rasu-lullah'dan bilinen dinle ilgli bir hususun hilafına sonradan ihdas olunan birşeye itikad etmektir; ancak bu itikad inad-lıkla değil, bir nevi şüphe üzerinedir. Nihayet ta'n sebepleri nin sonuncusu, ravinin su-i hıfzı, yani kötü hafıza sahibi olmasıdır. Bu da hadisteki hatasının sevabından çok olmasından ibarettir .

İşte, yukarıda zikredile n on çeşit ta'n sebebinde n her biriyle muttasıf raviler tarafından nakledile n hadisler, bu vasıflara uygun ayrı ayrı isimler alırlar.

Mevzu

Birinci kısım, Rasululla h'm hadisi olarak rivayet edilip, ravisi kizb (yalancılık) ile ta'n olunanlar dır ki, bunlara mevzu adı verilmiştir. Ravi hakkında vaz ile hüküm vermek, ancak galip bir zan yoluyla olup kesin değildir; çünkü, ba-zan çok yalancı olanların da doğru söyledikleri vakidir. Fakat hadise vakıf olan ilim erbabı kuvvetli bir melekeye sahiptirl er ve bu meleke sayesinde ravinin doğru söyleyip söylemediğini ayırtederler. Bunu da ancak anlayışı tam, zihni parlak, kavrayışı kuvvetli ve ravinin yalan söyleyip söylemediğine delalet eden karineler e ait köklü bilgisi olan kimseler yapabilir .

Hadisin uydurulmuş olduğu, bazan onu uyduranın ikrarı ile bilinir. Bu konuda İbn Dakikı'1-Iyd şöyle demiştir:
"Ancak, ikrar eden şahsın, bu ikrarda da yalan söylemiş olması ihtimali bulunduğu için buna kesinlikl e hükmedilmez." Bazı kimseler bu sözden "bu ikrar ile asla amel edilmez" manasını çıkarmışlardır. Halbuki İbn Dakik'in maksadı bu değildir; o, bununla sadece kesinliği nefyetmiştir; kesinliğin nefyi ile hükmün de nefyi lazım gelmez; çünkü hüküm zannı galible vaki olur ve burada da böyledir. Aksi halde, adam öldürdüğünü ikrar edenin katli, zina işlediğini itiraf edenin de recmi, itiraf ettikleri şeylerde yalan söylemiş olmaları ihtimali dolayısıyle caiz olmazdı.

Hadisin uydurulmuş olduğuna delalet eden karineler den biri de ravinin halidir. Me'mun İbn Ahmed'le ilgili şu hadise, bunun bir örneğini teşkil eder: Bu şahsın yanında Hasan el-Basri'nin Ebu Hureyre'den hadis işitip işitmediği hakkındaki ihtilaf bahis konusu edilince Me'mun, hemen Ra-sululah'a varan bir isnad ileri sürmüş ve şöyle demiştir:

"Hasan Ebu Hureyre'den işitti". Bunun bir başka misali de Gıyas İbn İbrahim'le ilgilidir . Bu şahıs, Halife el-Mehdi'nin yanına girer ve onu güvercinle oynarken bulur. Bunu üzerine, hemen Rasululla h'a ulaşan bir isnad İleri sürerek der ki:

"Müsabaka, yalnız demir ok, deve ve at gibi tırnaklı, güvercin gibi kanatlı hayvanlar la yapılır."
Gıyas hadisin sonuna ev cenahın (yahut kanatlı) ibaresini ilave eder. Halife el-Mehdi ise, Gıyas'ın kendisi için yalan söylediğini anlar ve güvercinlerin öldürülmesini emreder.

Hadisin uydurma olduğu, bir de mervinin halinden anlaşılır. Ya Kur'an nassına, ya mütevatir sünnete, ya kesin ic-maa, yahut ta sarih akla aykırı olur. Bazan da ravi, bazı selefi salihin, yahut hukemanın sözlerini alır; israiliya ttan yahut isnadı zayıf hadislerd en bazı şeyleri seçer ve onu terviç için sahih bir isnadla birleştirerek rivayet eder.

Hadis uyduranı, uydurmaya sevkeden amil, ya zındıklarda olduğu gibi dinsizlik, yahut bazı abidlerde olduğu gibi cehaletin galebe çalması, yahut bazı mukallidl erde olduğu gibi asabiyet, yahut bazı rüesada olduğu gibi hevai şeylere tabi olmak, yahut ta şöhret kazanma kasdıyle garip hadis sahibi olmak arzusudur . Bunların hepsi de, bu işle meşgul olan imamların icma'ı ile haramdır. Ancak bazı kerramiye ve mutasavvıfadan, tergib ve terhib maksadıyle hadis vaz'ının mubah olduğu görüşü nakledilm iştir. Bu, onu yapanın cehaletin den neş'et etmiş bir hatadır. Çünkü tergib ve terhib, şer'i hükümlerin içinde mündemiç olup, müslüman-lar, Hazreti Peygamber e yalan isnad etmenin kebairden olduğu üzerinde müttefiktirler. Hatta Ebu Muhammed el-Cu-veyni daha ileri gitmiş ve Rasululla h'a yalan isnad edenleri tekfir etmiştir. Keza, Rasululla h'ın:
"Benden bir hadis rivayet eden ve onun yalan olduğunu bilen kimse yalancılardan biridir." sözü gereğince, mevzu hadis rivayetin in tahrimi üzerinde ittifak edilmiştir. Şu var ki, rivayet edilen hadisin mevzu olduğunun belirtilm esi halinde bunda bir beis görülmemiştir.

Metruk, Münker

Ravinin yalancılıkla itham edilmesi sebebiyle olan ve merdudtan sayılan ikinci kısım metruk, muhalefet kaydını şart koşmayan kimseleri n görüşüne göre de, dördüncü ve beşinci kısımlar, yani galatı fahiş, gafleti çok ve fışkı zahir olan kimseleri n hadisleri münker adını alır.

Mu'allel:

Altıncı kısım olan vehme gelince, mürsel veya munkatı olan bir hadisin muttasıl olarak rivayeti, yahut bir hadisin bir başka hadise idhali vebunun gibi hadisi za'fa uğratan ve ancak çok tetebbuda bulunmak ve pek çok isnad toplamak suretiyle bilinebil en bir takım rivayet vehimleri nde bunlara delalet eden karineler yardımıyle ravinin vehmi anlaşılacak olursa, bu hadise muallel denir.

Mu'allel, hadis ilimlerin in en karışık ve en ince kısımlarından biridir. Bunu ancak Allah Tealanm, parlak bir anlayış, geniş bir hafıza, ravilerİn mertebele ri hakkında tam bir bilgi, isnad ve metinler hakkında kuvvetli bir meleke bahşettiği kimseler anlayabil ir. Bu sebeple, hadisçiler arasında pek az kimes bu sahada şöhrete ulaşabilmiştir. Ali İbnu'l-Medini, Ahmed İbn Hanbel, el-Buhari, Ya'kub İbn Şeybe, Ebu Hatim er-Razi, Ebu Zur'a ve ed-Darakutni bunlardan dır.

Nasıl bir sarraf altın veya gümüşten yapılmış paraların sağlamını sahtesind en ayırt ederken bu sahadaki bilgisine bu alışkanlığına dayanır, paranın sahte olduğunu nereden anladın, diyenlere herhangi bir delil ileri süremezse, mu'allil de kendi davasını isbat için delil ikame etmekten aciz kalır.

Mudrec

Yedinci kısım olan muhalefet, isnadın sevkİ esnasında vaki bir tağyir (değiştirme) sebebiyle meydana gelirse, bu değişikliği ihtiva eden hadise mudrecu'l-isnad denir. Mud-recu'l-isnadın muhtelif kısımları vardır.
Birincisi: Bir cemaat çeşitli isnadlarl a bir hadis rivayet eder. Bir başka ravi de, aynı hadisi bunlardan nakleder, fakat bütün isnadları, bu isnadlard an biri üzerinde toplar; ancak isnadlar arasındaki farkları belirtmez .
İkincisi: Bir ravinin elinde bir isnadla aldığı hadis metninin bir kısmı, bir başka isnadla da aynı hadisin tamamı vardır. Bir başka ravi, bu hadisi tam olarak ilk isnadla ondan rivayet eder.

Bu kısmın bir başka şekli de, ravinin, hadisin bir kısmını şeyhinden bizzat, tamamını da bir başkası vasıtasıyle ondan işitmesi, sonra da bu vasıtayı hazfedere k bütün hadisi şeyhinden rivayet etmesidir .

Üçüncüsü: Ravinin elinde iki muhtelif isnadla iki muhtelif hadis metni bulunması, bir başka ravinin bu iki hadisi
isnadlard an biriyle, yahut ta iki hadisten birini kendine has isnadla rivayet etmesi ve fakat diğer hadisten, birincisi nde bulunmaya n şeyleri buna ilave etmesidir .

Dördüncüsü: Ravinin isnadı sevketmes i, fakat metni zikretmed en önce bir arız dolayısıyle bir söz söylemesi; onu işiten bazı kimseleri n de bu sözün dolayısıyle bir söz söylemesi; onu işiten bazı kimseleri n de bu sözün o İsnadın metni olduğunu zannedip ondan rivayet etmelerid ir. Bunlar mudrecu'I-isnadm kısımlarıdır.

Mudrecu'I-metin ise, metinden olmayan sözlerin ona girmesidi r. Bu da bazan metnin başında, bazan ortasında ve bazan da sonunda olur. Sonunda olan diğerlerine nisbetle daha çoktur; çünkü mudrecu'l-metin, ya bir cümlenin diğer bir cümleye, yahut ta mevkuf denilen sahabe sözlerinin veya sahabeden sonrakile re ait sözlerin, hiçbir ayrıntı olmadan, merfu denilen Rasululla h'ın sözlerine atfıyle meydana gelir.

İdrac, ya dercoluna n miktarı asıl hadis metninden ayıran bir başka rivayetin gelmesiyl e, ya bizzat dereceden ravinin veya buna vakıf imamların açıklamasıyla, yahut ta dercoluna n kısmın Rasululla h tarafından söylenmesinin imkansız olmasıyla bilinir.

El-Hatibu'1-Bağdadi, mudrec hakkında bir kitap tasnif etmiştir. Bu kitap, tarafımızdan hulasa edilmiş ve iki misli veya daha fazla yeni bilgi eklenerek genişletilmiştir.

musluman:
Maki ıı b
Muhalefet, isimlerde, takdim ve tehirle olursa bu gibi hadislere maklub denir. Murra İbn.Ka'b ve Ka'b İbn Murra gibi. Takdim ve tehire uğramış olan bu isimlerde n birinin ismi, diğerinde baba ismidir. El-Hatib'in bu konuda şüpheleri izale eden bir kitabı vardır.

Bazan kalb, hadîsin metninde de olur. Müslim'in Sa-hih'inde yer alan bir hadis buna misal olarak gösterilebilir. Allah Tealanın, arşının gölgesinde gölgelendirdiği yedi kişi hakkındaki bir Ebu Hureyre hadisinde şöyle denilmiştir:

"Bir adam sadaka verir ve bunu gizler; öyle ki, sol elinin verdiğini sağ eli bilmez."
İşte bu, ravilerde n biri üzerine münkalib olmuş,bir hadistir. Aslı Sahihan'da da olduğu gibi "...öyle ki, sağ elinin verdiğini sol eli bilmez" şeklindedir.

El-Mezid fi muttasili'l-esanid

Muhalefet isnadın ortasında bir ravi ziyadesiy le olursa, böyle hadislere el-mezid fi muttasıli'l-esanid denir. İsnad-daki bu muhalefet, ancak, ziyadeyi yapmayan ravinin, ziyadeyi yapandan daha titiz olması halinde bahis konusudur . Bunun da şatı, ziyadenin yapıldığı yerde sema'a açık olarak delalet eden bir sığanın kullanılmasıdır. Sema'a delalet etmeyen tabirler kullanılmışsa, mesela hadis o yerde an'ane ile rivayet edilmişse ziyadeyi ihtiva eden rivayet tercih olunur.

Muztarib

Muhalefet ravinin ibdaliyle olur ve iki rivayette n birini diğerine tercih etmek mümkün olmazsa, böyle hadislere muztarip denir. İztırab çok defa isnadda bulunur; bazan da metinde olur. Fakat muhaddisr n yalnız metindeki ihtilafa nis-betle hadisin muztarip olduğuna hükmetmesi nadirdir.

Bazan da ibdal, hıfzı imtihan edilmek, yahut ölçülmek istenen kimse için kasden yapılır. El-Buhari el-Ukayli ve diğer bazıları hakkında bu şekilde ibdaller yapılmıştır. Ancak bu maksatla yapılan ibdalin şartı, hadisin ibdal edilmiş olarak kalmaması ve maksat hasıl olduktan sonra onun da son bulmasıdır. Eğer ibdal bir maksat için değil de mesela rivayete rağbeti artırmak için onu garip kılmak kasdıyle yapılırsa, hadis, mevzu'un kısımlarından biri olur. Eğer ibdal, hata neticesin de meydana gelirse hadis, ya maklubdan, yahut-tamu'allelden sayılır.                                             -
Musahhaf, muharref

Muhalefet, yazı şeklinin baki kalmasıyla birlikte bir harfin veya bazı harflerin değişmesi ve bu değişikliği noktaya nisbetle olması halinde, böyle, hadise musahhaf denir. Muhalefet, yazının şeklindeki değişikliğe nisbetle olursa, buna da muharref denir.

Bu konun büyük ehemmiyet i vardır. El-Askeri, ed-Dare-kutni ve diğerleri konuyla ilgili kitaplar tasnif etmişlerdir.

Tashif ve tahrif çok kere metinlerd e, bazan da isnadlar-daki isimlerde vaki olur. Metin şeklinin kasden değiştirilmesi kat'ıyyen caiz değildir. Keza metni ihtisar etmek, lafzı mü-radifi olan lafızla değiştirmek de, ancak lafızların manalarını bilen ve bu manaları bozabilec ek şeyleri anlayan kimseler için caizdir. Her iki meselede de sahih olan görüş budur. Çünkü bunları bilen kimse, hadîste ihtisar yaptığı zaman, metinde kalmasını zaruri gördüğü şeylerle ilgili olmayan lafızları çıkartır; öyle ki, bu lafızların çıkması, hadisin ne delalet ettiği manada ihtilafa ne de beyanın bozulmasına sebep olur; hatta metinden zikroluna n ibarelerd e hazfo-lunanlar, iki ayrı haber vasfım kazanır; yahut ta zikrettik leri hazfettik lerine delalet eder. Fakat mananın bozulmasına sebep olacak şeyleri bilmeyen kimse, haberden zikredeceği ibarelerl e ilgili bulunan bir ibareyi de hazfetmek suretiyle mananın bozulmasına sebep olur. Cahil bir kimsenin, bir ibare içerisinde geçen istisnayı terketmes i böyledir.

Hadisin manâ ile rivayetin e gelince, bu konudaki ihtilaf da meşhurdur. Hadisçilerin çoğu, mana ile rivayetin caiz olduğu görüşündedirler ve bu husustaki en Vuvvetli delilleri, İslam seri'atının yabancı milletler için kendi dilleriyl e izahının cevazı üzerindeki icma'dır. Buna göre, dine taalluk eden bir şeyin yabancı dile çevrilmesi caiz olunca, aynı şeyin yine arapçaya çevrilmesindeki cevaz evla olur.
Bazılarına göre mana ile rivayet müfredatta caiz olduğu halde mürekkebatta caiz değildir. Bazılarına göre de, lafızları hatırlayan ve bunları üzerinde tasarrufa ehil olan kimseler için caizdir. Bazıları ise demişlerdir ki: Mana ile rivayet, yalnız, hadisi hıfzeden, sonra lafızlarını unutan ve sadece manası hatırında kalan kimseler için caizdir. Bazıları ise demişlerdir ki: Mana ile rivayet, yalnız hadisi hıfzeden, sonra lafızlarını unutan ve sadece manası hatırında kalan kimseler için caizdir. Böyle kimseleri n, hüküm çıkarmak maksadıyle, hadisi manen rivayet etmeleri lazımdır; fakat lafzı hatırlayan kimseler için bu caiz değildir.
Yukarıdan beri zikrohınah şeyler, mana ile rivayetin cevaz ve ademi cevazına müteallik değişik görüşlerdir. Şüphe yoktur ki, bu konuda en doğru olanı tasarrufa gitmeksiz in hadisin lafzan rivayetid ir. Nitekim el-Kadi Iyaz bu konu ile ilgili olarak şöyle demiştir:

"Eskiden ve halen, birçok ravilerde vaki olduğu gibi, iyi rivayet ettiğini zannedip te iyi rivayet etmeyen kimseleri n hadise musallat olmamaları için mana ile rivayet kapısın kapamak lazımdır.

Garibu'l-hadis

Lafzın az kullanılması dolayisıyle mana vazıh olmazsa, garip kelimeler in şerhi hususunda tasnif edilmiş kitaplara ihtiyaç duyulmuştur. Ebu Ubeyd el-Kasım İbn Selam'in kitabı bunlardan dır. Müretteb olmayan bu kitap,. Şeyh Muvaf-faku'd-Din İbn Kudame tarafından alfabetik sıraya göre tertip edilmiştir. Ebu Ubeyd el-Herevi'nin kitabı ise bundan daha mufassaldır. El-Hafız Ebu Musa el-Medini, bu kitaba itina göstermiş ve ona bazı ilaveler yapmıştır. Ez-Zemahşe-ri'nin de güzel tertip edilmiş el-Fa'ik isminde bîr kitabı vardır. Fakat İbnu'1-Esir, yukarıda zikroluna n kitapların hepsini en-Nihaye adlı kitabında biraraya getirmiştir. Kitabı, ehemmiyet siz bazı noksanlıklara rağmen, kullanış yönünden bu sahadaki kitapların en kolayıdır.

Bazan da lafız çok kullanılmakla beraber manasında incelik olursa, bu takdirde, haberleri n manalarını şerh, müş-kilini beyan eden musannaf kitaplara ihtiyaç duyulmuştur. Et-Tahavi, el-Hattabi, İbn Abdi'1-Berr ve daha birçok kimseler de bu konuda kitap tasnif etmişlerdir.

Cehalet:

Ta'n sebepleri nin sekizinci si olan raviye cehalet, başlıca iki sebebe istinad eder. Birincisi, ravinin isim, künye, lakab, sıfat ve meslek gibi birçok sıfatları bulunup, bunlardan yalnız birisiyle şöhret kazandığı halde, herhangi bir maksat do-layısıyle meşhur olan isminden başka bir isimle zikredilm esi ve bu suretle onun başka bir şahıs olduğunun zannedilm e-sidir. Kim olduğu kesinlikl e bilinmeye n bu şahsın adalet ve zabt yönünden hali hakkında da tabiatıyla cehalet hasıl olur. Bu konuda, sıfatların cem ve tefrikind en hasıl olan vehimleri açıklayıcı kitaplar tasnif etmişlerdir. Bu kitapların en güzeli el-Hatib'in kitabıdır. Kitab telifi hususnda Abdu'l-gani, sonra da eş-Şuri el-Hatib'in önüne geçmişlerdir.

Zikrettiğimiz sebep dolayısıyle meçhul kalan ravilere misal olmak üzere Muhammed İbnu's-Sa'ib İbn Bişr el-Kelbi gösterilebilir. Bazıları, bu şahsı ceddine nisbet ederek Muhammedİbn Bişr demişlerdir. BazılarıHammad İbnu's-Sa'ib diye isimlendi rmişler; bazıları künyesini Ebu'n-Nazr, bazıları Ebu Sa'id, bazıları da Ebu Hişam olarak zikretmişlerdir. Bu seretle şahıs tek bir kimse oludğu halde bilinmeye n isim ve künyelerle ayn kimseler olduğu zannedilm iştir. Bu işin hakikatin i bilmeyen kimseler, tabiatıyle bundan hiçbir şey anlamazla r.
Raviye cehaletin ikinci sebebi, onun az hadis rivayet eden kimselerd en olması ve dolayısıyle kendisind en az hadis alınmasıdır. Bu konuda da Vuhdan denilen kitaplar tasnif etmişlerdir. Vuhdan, isimleri zikredils e bile, kendileri nden yalnız bir kişinin rivayet ettiği kimselerd ir. Müslim, el-Hasan İbn Süfyan ve diğer bazı müellifler, tasnif ettikleri kitaplard a böyle olan kimseleri toplamışlardır.

Cehaletin bir başka sebebi, ravinin, kendisind en rivayet eden bir başka ravi tarafından ihtisar olsun diye isminin zikredilm emesi ve "fulan bana haber verdi", yahut "şeyh", yahut "bir adam", yahut "bazıları yahut ta "fulanun oğlu" gibi ibareler kullanılmasıdır.

Mübhem olan ismin bilinmesi, onun başka bir tarikdan isimlendi rilmiş olarak gelmesiyl e istidlal olunur. Bu konuda da mubhemat denilen kitaplar tasnif edilmiştir. Mübhem olan kimsenin hadisi, ismi zikredümedikçe kabul olunmaz. Çünkü haberin kabul şartı, ravilerin in adetidir; halbuki ismi mübhem bırakılan ravinin kim olduğu bilinmezs e adaleti nasıl bilinir?

Keza bir ravi, kendisind en rivayet ettiği ravinin ismini "bana sika olan bir kimse, haber verdi" diyerek ta'dil lafı-zıyle mübhem bıraksa, onun da haberi kabul edilmez; çünkü bu şahıs, onun nazarında sika olabilir; fakat başkalarının nazarında da mecruhtur .

Nitekim mürsel hadis de, adil bir kimse tarafından kafi bir dil ile irsal edildiği zaman, aynen bu ihtimal dolayısıyle kabul edilmez. Bununla beraber, bazıları bu görüşün aksine, cerhin, aslın hilafı üzerine mebni olduğunu ileri sürerek zahire göre hüküm vermiş ve kabul edileceğini söylemişlerdir. Bazılarına göre de, bunu söyleyen kimse, sika olanla olmayanla rı ayırtedebilecek şekilde alim ise, onun mezhebind e olanlar hakkında bu ta'dil kafi gelir. Ne var ki bu görüş hadis ilminin konularından değildir.

Eğer ravinin ismi zikredili r,yalnız, bir ravi de ondan rivayetin de tek kalırsa, bu şahsa mechulu'1-ayn denir. Sahih görüşe göre, rivayetin de ondan tek kalmayan başka bir kimse onu tevsik etmedikçe mechulu'1-ayn mübhem gibidir. Fakat böyle bir kimse tevsik ederse kabul edilir. Keza ondan rivayetin de tek kalan kimse, tevsik ehliyetin e de sahipse yine kabul edilir. Eğer o kimseden iki ve daha fazla kimse rivayet eder fakat tevsik edilmezse bu şahsa meçhulü'1-hal denir; bu aynı zamanda mesturdur .

Bazı kimseler, hiçbir kayıd ileri sürmeksizin mesturun rivayetin i kabul, ekseriyet ise reddetmiştir. Gerçek şudur ki, mesturda, mübhem ve mechulu'l-ayn'da olduğu gibi, adalet ve adaletsiz lik ihtimalin in bulunması dolayısıyle red ve kabulü değil, belki hali açıkça bilinince ye kadar onunla hükmolunmaması gerekir. Nitekim İmam Harameyn bu görüşe sahip olduğu gibi, İbnu's-Salah'ın cerh sebepleri açık-lanmaksızm cerhedile n kimseler hakkındaki sözleri de buna delalet eder.

Bid'at:

Ravi hakkında ta'n sebepleri nden dokuzuncu su bid'attir. Bu da, ya ravinin, küfrü gerektire n bir şeye inanması dolayısıyle mukeffir olur. Yahutta müfessik olur ve sahibini fıska götürür. Birincisi ni, yani küfrü gerektire n bid'atın sahibini ulemanın çoğu kabul etmemiştir. Bazıları, mutlaka kabul edilir, demişlerdir. Bazıları da, mezhebini n muvaffak olması için yalan söylemeyi helal saymadığı takdirde kabul edilebile ceğini İleri sürmüşlerdir. Gerçek olanı, bir bid'at-le tekfir olunan herkesin reddedilm eyeceğidir. Zira her mezheb, muhalifin in mubtedi olduğu iddiasında bulunur ve onu tekfir eder; Öyle ki, bu itham alelıtlak kabul edilse ortada tekfir edilmemiş kimse kalmaz. Gerçek olan şudur ki, rivayeti reddoluna n kimse, şeri'atten mütevatir olan ve dinden bizzarure bilenen bir şeyi inkar eden, yahut bunun aksine inanan kimsedir. Fakat bir kimse bu vasıfta olmaz, buna rivayetin deki zabtıyle bilikte hıfzi ve takvası da inzimam ederse kabulüne hiçbir mani yok demektir.
İkincisi ise, bid' atı asla tekfiri gerektirm eyen kimse olup bunun da kabul ve reddi hususunda görüş ayrılıkları vardır. Bazıları mutlaka reddedili r demişlerdir ki uzak bir görüştür. Reddi için çok defa ileri sürülen sebep, ondan yapılan riva-* ayetlerde mezhebini ve ismini zikrile şanını yüceltme bulunmasıdır. Buna göre, mübtedi olmayan bir kimsenin de rivayetin de iştirak ettiği birşeyi mübtedi'den rivayet etmemek lazımdır. Bazıları yukarıda da geçtiği gibi, yalan söyleme-,    nin helal olduğuna inanmadığı takdirde mutlaka kabul edileceğini söylemişlerdir. Bazıları da, kabulü için bir bid'ate davet edilen kimselerd en olmamasını şart koşmuşlardır. Çünkü hÂd'atını medh ve tezyin, o kimseyi, rivayetle ri tahrife ve mezhebini n gerektird iği şekle uydurmaya sevkeder. Doğru olan görüş de budur. İbn Hibban garip bir şekilde ve tafsilat vermeden, bid'atına davet etmeyen kimseleri n kabul edileceği üzerinde ittifak hasıl olduğunu idda etmiştir; ittifak yerine ekseriyet deseydi daha doğru olurdu.
Ravi, bid'atını takviye edecek birşey rivayet ederse, doğru olan görüşe göre reddolunu r. Ebu Davud ve en-Ne-sai'nin şeyhlerinden olan Ebu İshak İbrahim İbn Ya'kub el-Cüzani Ma'rifetu'r-rical adlı kitabında bu görüşü benimsemiş ve ravilerin sıfatları hakkında şöyle demiştir:

"Bunlar arasında sünnetten sapmış olmakla beraber doğru konuşan kimseler de vardır. Bunların münker olmayan ve bid'atını takviye etmeyen hadisleri ni almaktan başka çare yoktur."
El-Cüzecani'nin sözü doğrudur; çünkü da'inin hadisinin reddini gerektire n illet, bir hadisi rivayet eden mübtedi da'i olmasa bile, o hadisin zahiri mübtedi'in mezhebine uygun olması halinde bu mervide de var demektir.

Su'ihıfz:

Ta'n sebepleri nin onuncusu su'i hıfzdır. Su'i hıfzdan, maksat, ravinin doğru tarafının hatalı tarafına tercih edilememe si olup iki kısımdan ibarettir . Eğer sui hıfz, ravinin bütün hallerind e görülürse, bazı hadisçilere göre bu ravinin hadisi şazdır. Fakat sui hıfz, raviye, ya yaşlılığı dolayısıyle, ya gözlerinin görmemesi, yahut ta daima itimad ve hıfzında müracaat ettiği kitaplarının yanması veya kaybolması dolayısıyle sonradan arız olursa, bu raviye muhtelit denir.

Muhteliti n hükmü, ihtilafta n önce rivayet ettiği hadisler bilinir ve diğrelerinden ayırt edilirse kabul olunur; bilinmezs e bunlar üzerinde tevakkuf olunur; bir başka ifade ile, kabul ve reddi hususunda hiçbir hüküm verilmez. Keza ravinin muhtelift olup olmadığı veya rivayet ettiği hadisleri ih-tilattaıı önce mi yoksa sonra mı rivayet ettiği kesinlikl e bilinmezs e bunlar üzerinde de tevakkuf olunur. îhtilat, ancak muhtehtta n hadis alanlar yönünden bilinir.

Hafıza yönünden kötü olan bir raviye, kendisind en aşağı olmayan, fakat kendisi gibi, yahut kendisind en üstün muteber bir ravi mutabi olursa, keza hadisleri ayırt edilemeye n muhtelit, mestur, mürsel olan isnad ve mahzuf ravisi bilinmeye n müdelles, yine muteber bir ravi tarafından mutabeat olunursa, bunların meidud cinsinden olan hadisleri, mu-tabi ve mutaba'ın mecmu'u itibariyl e hasen li-gayrihi olur. Çünkü bunlardan her birine ait rivayetin eşit olarak doğru veya yanlış olması ihtimali vardır; fakat bunlardan birisine uygun olarak gelen muteber bir rivayet, zikroluna n bu iki ihtimalde n birinin kuvvet kazanmasına veya tercih edilmesin e yardımcı olur; bu ise, hadisin mahfuz olduğuna delalet eder; yani ravisi hafıza yönünden kötü, yahut muhtelit, yahut ta müdellis olması dolayısıyle tevakkuf olunan bir hadis iken, bu dereceden kabul derecesin e yükselmiş olur. Şu var ki, hadis kabul derecesin e yükselmekle beraber hasen li-zatihi de-recesindena aşağıdır. Bu sebeple bazıları ona hasen isminin itlakından bile çekinmişlerdir.

Burada, kabul ve red yönünden metne taalluk eden bahis sona ermiş bulunmakt adır.

İSNAD Merfu:

İsnad metne götüren yoldur; metin ise isnadm nihayet bulduğu sözdür. Buna göre bir isnad ya Rasululah'ta nihayet bulur ve onun sözlerinin ya sarihan yahut ta hükmen olmasını iktiza eder. Aynı zamanda bu isnadla nakledile n hadis, ya Rasululla h'ın sözüdür; ya fiilidir; yahut ta takriridi r. îşte bu şekilde, isnadı Rasululla h'da nihayet bulan hadise merfu denilmiştir.
Rasululla h'ın sözlerinden sarihan olan merfu'un misali, sahabinin semi'tu Rasululla h yakulu keza yahut haddesena Rasülu'llah (s.a.v.) keza, yahutta an Rasuli'llah ennehu kale keza ve buna benzer sözler söylemesidir.
Rasululla h'ın fiillerin den sarihan olan merfu'un misali, sahabinin ra'aytu'n-Nebiyye fe'ale keza, yahut ta yine sa-habi veya başka bir kimsenin kane Rasululla h yef 'alu keza demelerid ir.
Rasululla h'ın takrirler inden sarihan olan merfu'un misali sahabinin fe'altu bi-hazrati'n-Nebiyyi keza yahut yine sa-habi veya bir başkasının fe'ale fulan yahut fu'ıle bi-hazra-ti'n-Nebiyiy keza demeleri ve Rasululla h'in, huzurunda yapılan bu şeyleri reddettiğine dair hiçbir şey zikretmem e-leridir.

Rasululla h'ın (s.a.v.) sözlerinden hükmen olan merfu'un misali, sahabinin, israiliya ttan almadığı, içtihad eseri olmayan ve bir lügatin beyanına veya garip bir kelimenin şerhine taalluk etmeyen* fakat yaratılışın mebdei ve peygamber ler gibi geçmişe ait haberlerl e, fiten (dahili harpler), kıyamet gününün ahvali ve melahım (diğer harpler) gibi geleceğe ait haberleri dir. Keza, bir fiilin yapılmasiyle hasıl olacak sevap veya ıkab hakkındaki sahabi haberi de böyledir ve bu gibi haberler merfu hükmüne sahiptir. Çünkü şahabının bunları haber vermesi, o sahabiye haber veren bir başkasının bulunmasını iktiza eder. İçtihad eseri olmayan haberlerd e de sahabeyi bunlara vakıf kılan Rasululla h'dan başkası olamaz. Yahut eski kitaplard an aldıkları haberleri nakleden bazı kimseler de vardır ki, sözün başında bunlar bahis konusu edilerek, haberin israiliya ttan alınmış olmaması şart koşulmuştur. İşte, sahabeyi haber verdiği şeyler hakkında yalnız Rasululla h'ın muttali kıldığı anlaşılan bu gibi haberler, sahabenin kale Rasululla h (s.a.v.) diyerek rivayet ettikleri haberler hükmündedir ve sahabi bunları ister doğrudan doğruya Rasululla h'dan (s.a.v.) işitmiş olsun, ister bir vasıta ile ondan almış olsun, hepsi de merfudur.
Rasululla h'ın (s.a.v.) fiillerin den hükmen olan merfu'un misali, sahabinin içtihad eseri olmayan bir işi işlemesidir. Öyle ki, sahabide görülen bu işin Rasululla h'dan geldiği hükmüne varılır. Güneş tutulması halinde Ali'nin her rek'atta ikiden fazla rüku ile kıldığı namaz hakkında eş-Şafii'nin haberi bu cümledendir.
Rasululla h'ın (s.a.v.) takrirler inden hükmen olan merfu'un misali, sahabinin Rasululah (s.a.v.) zamanında yaptıkları işleri haber vermesidi r. Bunlar hakkında da merfu hükmü verilir; çünkü sahabenin dinleriyl e ilgili birçok meseleler de Rasuhılllah'a (s.a.v.) sual sormalarını gerektire n sebepleri n çokluğu dolayısıyle, Rasululla h'ın (s.a.v,), sahabenin fiillerin e muttali olması kadar tabii birşey yoktur. Aynı zamanda bu devir vahyin gelmekte olduğu bir devirdir. Bu bakmadan sahabe her neyi yapmış ve yapmakta devam etmişlerse, o yapılan şey, yapılması yasaklanm ayan şeylerdendir. Nitekim Cabir ve Ebu Sa'id'in "azl" in caiz olduğu hükmünü istidlal etmeleri, bunun en güzel örneğini teşkil eder, bu işi (yani azli) yapıp duruyorla rdı ve Kur'an'm nüzulü de henüz sona ermiş değildi. Eğer "azl" yasaklana n fiillerde n
ofsaydı herhalde Kur'an-ı Kerim bunu yasaklardı.

Hükmen merfu olduğunu belirttiğimiz haberlere, Rasu-lullah'a nisbeti, dolayısıyle sarih sığaların kullanılması mümkün olan yerlerde kinaye sîgasıyle rivayet olunan haberler de dahildir. Mesela tabi'iin sahabiden rivayet ederken yerfe'u'I-hadis (hadisi ref eder), yahut yenvihi (hadisi nis-bet eder), yervihi (hadisi rivayet eder), rivayeten (rivayet ederek), yebleğu bihi (hadisi iblağ eder), yahut ta revahu (hadisi rivayet etti) sigalarım kullanması bu cümledendir.

Bazan da sözün asıl sahibini hazfedere k rivayette kısaltma yaparlar ve bununla Rasululla h'ı kasdetmiş olurlar. İbni Sirin'in Ebu Hureyre'den rivayetle kale; tukatilun e kavmen demesi böyledir. El-Hatibu'1-Bağdadi'ye göre kailin hazfi usulü Basralılara has bir ıstılahtır.

Sahabinin mine's-sünneti keza (şu şey sünnettendir) sözü, hem merfu hem de mevkuf olma ihtimali bulunan siga-lardandır. Hadisçilerin çoğu bunun merfu olduğu görüşündedirler.İbn Abdi'1-Berr, bu görüş üzerinde ittifak bulunduğunu ileri sürmüş ve "sahabiden başkası da bu ibareyi kullansa sunnetu'l-Omereyn ibaresind e olduğu gibi sünnet la-fızını sahibine izafe etmedikçe yine hükmen merfudur demiştir.'
Ancak, İbni Abdi'l-Berr'in bu görüş üzerinde ittifak bulunduğu yolundaki iddiası ihtilaflı bir konudur. Eş-Şafi'den bu konu ile ilgili olarak ikî görüş nakledilm iş, şafi'iyyeden Ebubekr eş-Şayrafi, hanefiyye den Ebubekr er-Razi ve zahi-riyyeden İbn Hazm, merfu olmadığı görüşüne zahib olarak, sünnetin Rasululla h'la diğerleri arasında mütereddit olmasını delil göstermişlerdir. Şu var ki, bunlara cevap olarak, sünnet bahis konusu olduğu zaman, bununla Rasululla h'ın sünelinden başkasının kastedilm iş olmasının uzak bir ihtimal olduğu da ileri sürülmüştür. Nitekim el-Buhari, Sa-hih'inde İbn Şihab ez-Zuhri tarikiyle Salim İbn Abdillah İbn Ömer'in babasından naklettiği el-Haccac ile olan bir kıssasını zikretmiştir. Bu kıssaya göre Salim İbn Abdillah İbn Ömerel-Haccac'a

"Eğer sünnete göre amel etmek dilersen Öğle ve ikindi namazlarını cemederek kıl" demiş; İbni Şihab da Salim'e
"Rasululla h bunu yapıyor mu idi?" diye soruncu, Salim Rasululla h'ın sünnetinden başka bir şeye mi tabi olurlar? cevabını vermiştir. Medine ehline mensub, fukahai seb'adan ve tabi'un hafızlarından olan Salim, sahabenin sünnet lafzını kullandıkları zaman, bununla yalnız Rasululla h'ın sünnetini kasdettik lerini mezkur haberinde açıklamıştır.

Bazılarımı "madem ki bu merfudur; ohalde niçin burada kale Rasulullu lah (s.a.v.) demiyorla r?" sözüne verilecek cevap ise şudur: Onlar bu şekilde kesin bir tabir kullanmayı, günahtan sakınmak ve ihtiyatlı olmak maksadıyle terket-mişlerdir. Nitekim Ebu Kılabe'nin Enes İbn Malik'ten rivayet ettiği "Mine's-sünneti iza tezevvece'l-bikru ale's-sey-bîekame indeha seb'an" hadisi bu cümledendir ve hadis, el-Buhari ve Müslim tarafından Sahih'lerİnde nakledilm iştir. Ebu Kılabe, bu hadisle ilgili olarak şöyle demiştir: "Eğe di-leseydim, Enes'in, hadisi Rasululla h'a ref ettiğini söylerdim ve bunu söyleseydim yalan söylemiş olmazdım; çünkü mi-ne's-sünnet sözünün manası ref'tir; fakat sahabenin zikrettiği siga ile hadisi rivayet etmek daha iyidir.

Sahabenin umirna bî-keza (şu şeyle emrolundu k) ve nu-hiyna an keza (şu şeyden nehyolund uk) sözleri de bu kabildend ir. Bu sözlerle ilgili olarak ortaya çıkan ihtilaf, bundan önceki mine's-sünneti sözüyle ilgili olan ihtilaf gibidir; çünkü bu emir ve nehiy mutlak zikrolund uğu zaman, zahiri, o emir ve nehyin sahibi olan bir kimseye delalet eder ki, bu kimse de Rasululla h'dan başkası değildir. Bununla beraber bazı kimseler, bu görüşe de muhalefet etmişler ve bu emir ve nehiyden maksadın Kur'an emri, yahut icma, bazı halifeler in emir ve nehiyleri, yahut ta içtihad ve istinbat olduğu ihtimali üzerinde durmuşlardır. Bu itiraza ise şu cevap verilmiştir: Asıl olan ilkidir; diğerleri ise ihtimaldi r ve asla nisbetle ikinci planda kalır. Bu, tıpkı bir reisin emri altında bulunan bir şahsın "emrolundu m" dediği zaman, ona emredenin reisinden başka birinin olmayışı gibidir.
Emir olmayan bir şeyin emir zannedilm esi ihtimalin i ileri süren kimseleri n sözlerinin ise bu mesele ile hiçbir ilgisi yoktur; öyle ki, bu ihtimal, ravinin "Rasululla h bize şunu emretti şeklindeki açık ifadesind e bile mevcuttur . Onun için bu ihtimal zayıftır. Sahabe, adil ve kullandığı dili iyi bilen kimselerd ir; birşey emir olarak tahakkuk etmedikçe buna emir ıtlak etmeyecek leri aşikardır.
Sahabinin kunna nef'alu keza (biz şöyle yapardık) sözü de, yukarıda zikredild iği gibi hükmen merfudur.
Keze sahabinin, herhangi bir fiil hakkında Allah ve Ra-sulune taat veya masiyetle hükmetmesi de böyledir. Mesela Ammar'ın "Men same yevmu'ş-şekki ellezi yeşukku fiy-hi fekad asa ebe'l-kasım salallahu aleyhi ve sellem" sözü bu kabildend ir ve ref ile hükmedilmiştir; çünkü sahabinin, bu sözü Rasululla h'dan aldığı açıkça anlaşılmaktadır.

Mevkuf:

İsnad, Rasululla h'da nihayet bulduğu gibi, sahabîde de nihayet bulur ve yukarıda zikrolund uğu şekilde sahabiden nakledile n haberler ya onun sözü, ya fiili, yahut ta takriri olması itibariyl e lafız tasrihi iktiza eder. Ancak burada, yukarıda zikroluna nların hepsi değil belki çoğu caridir ve her iki kısım arasında benzerlik yönünden bir eşitlik de şart koşulmamış tır.

Bu küçük kitap, hadis ilminin bütün çeşitlerini içine aldığına göre, burada sahabinin tarifini de zikretmek icab et-inektedir: Sahabi kimdir?

Sahabi, Rasululla h'a mü'min olarak mülaki olan, sahih olan görüşe göre araya irtidat devri girmiş olsa bile müslü-man olarak ölen kimsedir. Mülaki olmaktan maksat, müca-leset (bir arada oturmak), mümaşat (beraber yürümek), birbiriyl e konuşmasalar bile birinin diğerine kavuşması gibi tabirlerd en daha umumi manaya gelen bir kelimedir . Bu mananın içine, ister yalnız başına olsun, ister başkasıyle birlikte olsun, birinin diğerini görmesi de girer. Bu bakımdan sa-habinin tarifinde mülakat tabirini kullanmak, bazılarının, "sahabi Peygamber i gören kimsedir" demelerin den daha iyidir. Çünkü görme lafzıyla yapılan tarif, İbn Ummi Mektum ve bunun gibi ama olan kimseleri sahabi olmaktan çıkarır; halbuki bunlar da tereddütsüz sahabeler dendir.

Tarifte geçen "mü'min olarak" sözünden maksat, kendileri için mülakat hasıl olan, fakat kafir oldukları halde Rasululla h'a mülaki olanları tarifin dışına çıkaran ayırt edici bir ibaredir. "Hazreti Peygamber e" delalet etmek üzere kullanılan "ona" tabiri ise, ikinci bir ayırt edici ibare olup, Peygamber den başka Peygamber e inanmış olarak ona mülaki olanları tarif dışına çıkarır. Ancak Peygamber e, onun Peygamber olacağına inanıp ta Peygamber lik devrine yetişmeyenleri tarif dışına çıkarıp çıkarmayacağı, Üzerinde ayrıca durulacak bir konudur. "Müslüman olarak ölen" sözü de diğer bir ayırt edici ibaredir ve Peygamber e mü'min olarak mülaki olduktan sonra irtidat eden ve bu hal üzere ölen kimseleri tarif dışına çıkarır. Mesela Ubeydulla h İbn Cahş ve İbn Hatal bunlardan dır. "Araya irtidat devri girmiş olsa bile" sözü, ile Rasululla h'a mü'min olarak mülaki olmasıy-le Peygamber in vefatı arasında irtidat edip sonradan tekrar müslüman olanlar kastedilm iştir. Bu gibi kimseler, ister Peygamber in hayatında İslama dönsünler, ister ikinci defa ona mülaki olsunlar, ister olmasınlar, bunlar için sohbet ismi bakidir. "Sahih olan görüşe göre" sözü ise, bu meseledek i ihtilafa işaret olup, Eş'as İbn Kays'ın hikayesi bu görüşün doğruluğuna delalet eder; Bu zat, irtidat eden kimselerd endir. Ebu Bekr es-Sıddık'a esir olarak getirilmiş ve onun eliyle İslam'a dönmüştü. Ebu Bekr de onun İslam'a girişini kabul ederek kız kardeşiyle evlendird i. Bundan sonra hiçkimse onu sahabi olarak zikretmek ten ve hadisleri ni müsned ve diğer eserlerde nakletmek ten geri kalmadı.

Peygamber le daima beraber bulunan, onunla harplere giren veya sancağı altında şehit edilen sahabiler in, onunla daima beraber bulunmaya n, onunla birlikte harplere iştirak etmeyen, onunla az konuşan, az yürüyen, yahut onu uzaktan gören, yahut ta sadece çocukluğunda gören sahabiler e üstün olduklarına şüphe yoktur. Her ne kadar sohbet şerefi, hepsi için ve hatta rivayet yönünden Peygamber lerden hiç hadis işitmeyen ve hadisleri mürsel olan kimseler için hasıl olsa bile, birincile ri diğerlerinden üstündür. Bununla beraber ru'yet (görme) şerefine nail olmaları dolayısıyle hepsi de sahabeden sayılır.

Bir kimsenin sahabi olduğu tevatür ve istifaza, yahut şöhret yoluyla bilindiği gibi, diğer bazı sahabenin veya bazı güvenilir tabi'unun haberleri yle de bilinir. Yahut ta sahabi, bizzat kendisini n sahabi olduğunu beyan eder; ancak onun bu iddiası imkan dahilinde olduğu zaman muteberdi r,. Şu var ki, hadisçilerden bir gurup, bunu "ben adil bi kişiyim" diyen kimsenin iddiasına benzetere k tereddütle karşılamışlardır. Bu tereddüd ise, üzerinde ayrıca durulması gereken bir konudur.

musluman:
Maktu:
İsnad sahabide son bulduğu gibi, bazan da tabi'ide son bulur. Tabi'i, yukarıda zikroluna n sahabiye mülaki olan
kimsedir. Şu var ki bu şartlar iman hariç, mülakata taalluk eden ve mülakatla birlikte zikroluna n diğer hususlardır; iman bunların dışındadır ve sadece Peygamber e mahsustur . Tabi'inin tarifinde muteber olan görüş bu olmakla beraber, bazı kimseler bu görüşe muhalefet etmişler ve tabi'inin, sahabiyle uzun müddet beraber bulunmasını yahut hadis sema'ının sıhhatini, yahut ta temyiz için gerekli yaş haddine erişmiş bulunmasını şart koşmuşlardır.

Burada, sahabe ile tabi'un arasında bir tabaka daha vardır ki, bunların sahabe ve tabi'undan hangisine İlhak edilmeler i hususunda görüş ayrılığı mevcuttur . Muhadram denilen bu kimseler, hem cahiliyye, hem de İslam devirleri ni idrak etmişler, fakat Peygamber i görmemişlerdir. îbn Abdi'l-Berr bunları sahabeden addetmiş, el-Kadı Iyad ve diğer bazı kimseler de, İbn Abdi'l-Bejr'in bunlara sahabe dediğini ileri sürmüşlerdir. Ancak onların bu iddiaları, münakaşaya değer bir konudur; zira İbn Abdi'1-Berr, kitabının mukaddime sinde birinci asırda yaşamış olanları bir araya toplamak ve hepsini de şamil olmak üzere, bunlar arasında rmıhadram-ları da zikrettiğini açıkça belirtmiştir. Gerçek olan şudur ki, muhadraml ar, mesela en-Necaşi gibi her hangi birinin Peygamber devrinde müslüman olduğu bilinsin veya bilinmesi n, hepsi de tabiunun büyüklerinden sayılır. Bununla beraber miraç gecesi, Peygamber e yeryüzünde bulunan kimseleri n hepsinin keşfedilmiş olduğu ve Peygamber in onların hepsini gördüğü sabit bulunursa, onun hayatında mü'min olan kimseleri n, ona mülaki olmasalar bile, onun tarafından görülmüş olmaları itibariyl e sahabeden sayılmaları mümkün olur.
İşte, isnadla ilgili olarak zikrettiğimiz bu tamamlayıcı bilgiden sonra diyebilir iz ki: Yukarıda zikri geçen üç kısımdan birincisi ne, yani ister muttasıl ister munkatı olsun isnadın sonu Peygamber de nihayet bulan hadise merfu, ikincisin e yani sonu sahabide nihayet bulan hadise mevkuf, üçüncüsünde yani tabi'ide nihayet bulan hadise de maktu denilmiştir. Keza tabi'iden sonraki tabi'ut-tabii ve daha sonradki tabakalar da son bulması halinde de yine tabi'ide son bulan isnad gibi maktu ismini alır. Bunlar hakkında mevkuf tabirinin kullanılması da mümkün olmakla beraber, bu kullanış sadece fulan üzerinde mevkuf "Mevkufun an fulan" denilmesi halinde doğru olur.

Bu açıklama, ile maktu ve munkatı arasındaki ıstılahla ilgili fark da belirmiş olmaktadır. Munkatı daha önce de zik-rolunduğu gibi, isnada müteallik bahislerd endir. Maktu ise, biraz önce görüldüğü gibi metinle ilgilidir . Bazıları da maktu ve munkatı bazen aynı şeyler hakkında kullanmışlardır; ancak bu, kelimeler in sadece lügat yönünden kullanılışıdır.

Hadisçiler arasında bu son iki şekle, yani mevkuf ve maktu'a eser de denilmiştir.

Müsned:
Hadisçilerin haza hadisun müsnedun (bu müsned bir hadistir) sözünde geçen müsned tabiri, zahiri muttasıl bir is-nadla gelen sahabi merfu'una delalet eder. Bu tarifte kullandığımız merfu tabiri cins, sahabi tabiri ise fasl makamında olup, bununla, tabiinin veya daha sonrakile rin kale Rasulul-lah (s.a.v.) diyerek ref ettikleri hadis şekli tarifin dışına çıkarılmıştır; çünkü tabi'inin ref ettiği hadis mürsel, diğerlerinin ki ise mu'dal veya mu'allaktır. Müsnedin tarifinde kullandığımız zahiri muttasıl ibaresiyl e de, zahirinde inki-ta bulunan hadisler tarif dışında kalır. Şu var ki, mürseli hafi gibi ittisal ve inkıta ihtimali olan hadis bu tarife dahildir. Ancak kendisind e gerçek ittisal bulunan hadisin tarifte yer alması, ihtimale nisbetle daha kuvvetlid ir.
Tarifte İttisalin zahir lafzıyle takyid edilmesin den, müdellisin ve şeyhine mülaki olup olmadığı tesbit edüemiyen muasırın an'anesi gibi gizli olan inkita'ın, hadisi müsned olmaktan çıkarmayacağı anlaşılır. Nitekim müsned hadisleri ihraç eden imamların ittifakı, tarifim verdiğimiz bu hadis
şekli üzerinde olmuştur.

Mûsned'in bu tarifi, aynı zamanda el-Hakim'in yaptığı tarife de uygundur. El-Hakim'e göre müsned, muhaddisi ni, sema'ı zahir olarak bir şeyhten, keza bu şeyhin de kendi şeyhinden olmak üzere sahabİye ve Peygamber e kadar muttasıl bir şekilde rivayet ettiği hadistir,

El-Hatıb bu müsnedi muttasıl lafzıyle tarif etmiştir. Bu tarife göre, mevkuf hadis muttasıl bir senedle geldiği zaman müsned olur. Şu varki el-Hatib, muttasıl senedli mevkufun nadiren geldiğini de beyan etmiştir.
İbn Abdü'-Berr ise, müsnedin merfu olduğunu söylemekle daha uzak bir tarif yapmış ve isnada hiç iltifat etmemiştir. Ona göre isnad ister mürsel olsun, ister mu'dal veya mun-katı olsun, hadisin metni merfu olduğu zaman bu hadis müsneddir. Ancak ondan başka btı görüşe sahip olan kimse yoktur,
Ali ne nazil isnadlar

Bir hadisin isnadını teşkil eden ravi sayısı, aynı hadise ait diğer bir isnadın ravi sayısına nisbetle az olursa, bu-az ravi ile isnad, ya Peygamber de nihayet bulur; yahut ta Şu'be, Malik, Süfyan, eş-Şafii, el-Buhari, Müslim ve benzerler i gibi hafıza, zabt, fıkıh ve tasnif yönünden tercihi gerektire n yüksek sıfat sahibi hadis imamlarından birinde nihayet bul-ru. Birincisi ne, yani Peygamber de nihayet bulan isnada uluvvi mutlak denir.
Uluv, senedin sahih olmasıyle birleşirse, bu iki yüksek vasfa sahip isnadla gelen hadis, sıhhat yönünden en üstün
mertebede dir. Hadis mevzu olmamakla beraber sahih vasfa sahip değilse isnadda uluv vasfı yine bakidir; ancak mevzu olan hadisin isnadına uluv ıtlakı yersizdir ve bu, ma'dum (olmayan bir şey) gibidir.
İsnadın, meşhur imamlarda n birinde nihayet bulan ikinci şekline de uluvvi nisbi denilmiştir. Bu şekil, mezkur imamdan isnadın sonuna kadar sayısı çok olsa bile, bu imama kadar olan ravi sayısı az olan bir isnad şeklidir.
Muahhar hadisçiler arasında uluvvi isnada o kadar büyük rağbet olmuştur ki, bunlardan çoğu, uluv adına ondan daha mühim şeylerle meşgul olmayı bile ihmal etmişlerdir. Halbuki, uluvv, sıhhata daha yakın ve hatası daha az olması do-layısıyle rağbete değer bir şeydir. Çünkü isnadı teşkil eden her bir ravinin, rivayetin de hata yapması ihtimali yok değildir. Bir hadisin rivayetin de vasıta ne kadar çok ve sened ne kadar uzun olursa, hata ihtimali de o kadar çok olur; fakat ricali az, dolayısıyla senedi de kısa olan hadiste hata ihtimali yine o nisbette azdır. Şu varki, uluvvün mukabili olan nüzulde, ravilerin in daha güvenilir, yahut daha hafız, yahut daha fakih olmaları, yahut ta ittisalin daha açık olması dola-yısıyle uluvve nisbetle üstün bir meziyet bulunursa, nüzulün daha üstün olduğunda şüphe ve tereddüde mahal kalmaz. Fakat bir kimse, meşakkati gerektire n araştırmanın çokluğu dolayısıyle sevabının da büyük olacağını düşünerek mutlak nüzulü tercih edercek olursa, bu tercih, hadisin sıhhat ve zaafiyeti yle ilgili olmayan bir tercih olur.

Uluvvi nisbinin çeşitli şekilleri vardır vebunlard an biri muvafakat tir. Muvafakat, musannıflardan birinin şeyhine, o musannif a ulaşan yolla değil, bir başka yolla ulaşmaktır. Mesela el-Buhari, Kuteybe tarikiyle Malik'ten bir hadis rivayet etmiştir. Biz, el-Buhari tarikiyle bu hadisi rivayet etmiş olsak, bizimle Kuteybe arasında sekiz ravi bulunacak tı. Halbuki, aynı hadisi, e 1-Buhri tarikiyle değil de Ebu'l-Abbas es-Serrac tarikiyle rivayet ettiğinizde, bizimle Kutey-be arasında yedi ravi bulunur. İşte bu rivayette, bizim için el,Buhari'yle beraber onun şeyhinde muvafakat hasıl olmuştur; aynı zamanda bizim isnadımız, el-Buhari'ye ulaşan isnada nisbetle alidir.

Uluvvi nisbinin diğer bir şekli bedeldir. Bedel, musannifi n şeyhinin şeyhine aynı şekilde ulaşmaktır. Yani daha önce zikri geçen isnadda, bir başka tarikla, mesela el-Ka'na-bi vasıtasıyla Malik'e varan aynı hadisin isnadı vaki olsa, el-Ka'nabi bu isnadda Kuteybe'den bedel olur. Muvafakat ve bedelde, çok defa uluvve yakın oldukları zaman itibar ederler. Aksi halde, bazan muvafakat ve bedel isimleri uluvsüz vaki olur.

Uluvvi nisbinin bir başka şekli de müsavat, yahut isnadın sonuna kadar, ravi sayısının musannıflardan birinin is-nadındaki ravi sayısına eşit olmasıdır. Mesela en-Nesai bir hadis rivayet eder ve onunla Peygamber arasında onbir ravi vardır. Aynı hadis, Peygamber e ulaşan bir başka isnad-la bize gelir ve bu isnadda bizimle Peygamber arasında da onbir ravi vardır. Bu suretle en-Nesai'ye has bir isnadın ali-mertebede bulunmasını mülahaza etmeksizi n, ravi sayısı bakımından en-Nesai ile aramızda müsavat vardır, denir.

Uluvvi nisbinin bir başka şekli musafahadır. Bu, yukarıda açıklandığı şekilde, musannifi n tilmizi (talebesi) ile olan müsavattır. Musafaha denilmesi, karşılaşan iki kişi arasında çok defa musafaha yapılmasının adet olması yönün-dendir. Biz, yukarıda zikredile n misalde sanki en-Nesai ile karşılaşmış ve musafaha etmiş olduk.
Uluvvun yukarıda mezkur kısımlarıyle birlikte mukabili olan isnad şekline nüzul denir ve uluv kısımlarından her biri nüzulün kısımlarından birine tekabül eder. Bununla beraber bazı kimseler, buna muhalif olarak uluvvun, nüzule tabi olmaksızın vaki olduğunu ileri sürmüşlerdir.

HADİS KAVİLERİ VE RİVAYET ŞEKİLLERİ

Rivayetu'I-akran, Mudebbec:

Ravi ile kendisind en hadis rivayet ettiği kimse, yaş ve mülakat gibi rivayete müteallik meseleler de birleşirlerse, bu kısma rivayetu'l-akran (aynı yaşta olan kimseleri n rivayeti) denir. Akran olan ravi ile şeyhi birbirind en rivayet ederlerse, bu da mudebbec ismini alır. Mudebbec akrana nisbetle daha has bir manaya sahiptir. Bu bakımdan her mudebbec akran olduğu halde, her akran mudebbec değildir. Ed-Dare-kutni mudebbecl e, Ebu'ş-Şeyh el-Isbahanı de akranla ilgili birer kitap tasnif etmişlerdir.

Ancak şeyh, talebesin den hadis rivayet ettiği zaman -ki bu durumda her ikisi de birbirind en hadis almış olmaktadır-buna mudebbec denilip denilmeye ceği münakaşa edilebili r; fakat zahir olan şudur ki, bu kısım mudebbec değil, büyüklerin küçüklerden rivayeti kısmına girer.
"Tedlic" kelimesi, yüzün iki yanı manasında dibace'den  . alınmıştır. Buna göre, ravi ve şeyhin iki yönden birbirine eşit olması iktiza eder. Bu husus gözönünde bulunduru lursa, yaşça büyük olan şeyhin, küçük olan talebesin den rivayeti ■ bu kısma girmez.

Rivayetu'l-ekabir ani's-sağa'ir:

Ravi, yaşça yahut mülakat veya miktar yönünden kendinden aşağı olan bir kimseden hadis rivayet ederse, bu rivaye-tu'1-ekabir ani's-sağa'ir (büyüklerin küçüklerden rivayeti) denilen kısmı teşkil eder.
Rivayetu'1-aba ani'1-abna:

"Babaların oğlullardan rivayeti" denilen bu kısım da
"büyüklerin küçüklerden rivayeti" denilen kısım cümlesin-dendir. Ancak gerek bu kısım ve gerekse sahabenin ta-bi'undan ve şeyhin talebesin den rivayeti büyüklerin küçüklerden rivayetle rine nisbetle daha hususi bir mahiyet arzeder. Bu çeşit rivayetle rin aksi, yani küçüklerin büyüklerden rivayeti hadis rivayetin de asıl yol olması dolayısıy-le diğerlerinden daha çoktur.

Zikrettğimiz bu kısımların bilinmesi ndeki fayda, ravile-rin dereceler ini birbirind en ayırmak ve her birini kendi derecesin e indirmekt ir. El-Hatibu'1-Bağdadi, babaların oğullarından rivayetiy le ilgili bir kitap tasnif ve sahabenin ta-bi'undan rivayetin e de ayrıca küçük bir cüz tahsis etmiştir. Müteahhirundan Hafız Salahu'd-Din el-Ala'i ise, babası ve ceddi vasıtasıyle Peygamber den rivayet edenleri büyük bir cild içinde toplamış ve bunları kısımlara ayırmıştır. Bu kısımlardan biri, isnadda geçen "an ceddihi ibaresind eki zamirin raviye raci olduğu kimselere aittir. Diğer bir kısımda ise, mezkur zamirin ravinin babasına raci olduğu kimseleri zikretmiş, bunları beyanla her birini tahkik etmiş, ter-cemesini verdiği kimseleri n rivayetle rinden örnek olarak birer hadis vermiştir. Biz, bu kitabı hülasa ile daha bir çok ra-vi tercemesi ilave ettik. Mezkur kitapta yer alan rivayetle rin çoğu, babadan on dört batın ecdada kadar teselsül etmektedi r.

Sabık ve Lahık

İki ravi bir şeyhten rivayet etmek hususunda birleşir ve sonra ikisinden birinin ölümü diğerinden Önce olursa, bu kısma da sabık ve lahık adı verilmiştir. Bizim bildiğimize göre, ölümün vaki olduğu iki ravi arasındaki en uzun müddet 150 senedir. Bu da: Hafızes-Silefi'den, şeyhlerinden biri olan Ebu AH el-Burdani, büyüklerin küçüklerden rivayeti kabilinde n hadis işitmiş ve rivayet etmiş, Hicretin 500. senesi başlarında da ölmüştür. Es-Silefİ'nin hadis sema'ındaki son talebesi, torunu Ebu'I-Kasım Abdurrahm an ibn Mekkİ olmuştur. Bunun vefatı ise 650 senesine tesadüf eder. Bu suretle, es-Silefi'den rivayet eden iki ravinin vefatları arasında 150 senelik bir zaman farkı meydana gelmiş olur.

Bunun daha eski bir misali de şudur: El-Buhari talebesi Ebu'l-Abbas es-Serrac'tan tarih ve diğer bazı şeyler rivayet etmiş ve 256 senesinde ölmüştür. Es-Serrac'tan sema ile rivayet edenlerin sonuncusu ise, Ebu'l-Hüseyn el-Haffaf'tır ve 393 senesinde vefat etmiştir.

Bir şeyhten rivayette iştirak eden iki ravinin vefatları arasında bu kadar uzun müddet bulunmasının sebebi, kendisind en hadis işitilen şeyhin, ravilerde n birinin ölümünden sonra daha uzun müddet yaşamasıdır. Öyle ki, bazı küçük yaştaki kimseler de ondan hadis işitir ve uzun müddet yaşarlar. Bu suretle şeyhin, ilk ravinin vefatından sonra hayatta geçirdiği müddet ile ikinci ravinin ölümüne kadar geçen zamanın toplamından, iki ravinin vefatları arasındaki bu uzun müddet hasıl olur.

Mühmel

Bir ravi, yalnız ismi, yahut bu isimle birlikte baba veya ced isimleri, yahut ta nisbetler i aynı olan iki şeyhten rivayet eder ve bu iki şeyh, kendileri ne has bir sıfatla birbirind en ayırt edilemezs e, ravinin iki şeyhten birine has olan yakınlığıyla mühmel anlaşılmış olur. Birbirind en ayırt edilemeye n iki şeyhin her ikisi de sika (güvenilir) kimselerd en olursa, ayırt edilememe leri bir mahzur teşkil etmez; çünkü maksat kendisind en ha'dis alınan kimseleri n sika olmalarıdır. Mesela el-Buhari'nin, Ahmed tarikiyle İbn Vehb'ten rivayeti bu kabildend ir. El-Buhari Ahmed'i gayri mensup olarak zikretmiştir. Bu şahıs, ya Ahmed îbn Salih'tir; ya da Ahmed İbn İsa'dır. Keza, yine gayrı mensub olarak Muham-med tarikiyle Iraklılardan rivayeti de böyledir. Muham-med, ya Muhammed İbn Selam'dır; yahut ta Muhammed İbn Yahya ez-Zuhli'dir. Bu çeşit isimleri, el-Buhari üzerine yazdığımız şerhin mukaddime sinde zikrettik . Bunlar arasında tam bir ayırım yapmak isteyen kimseleri n, ravisinin iki şeyhten birine olan yakınlığını bilmeleri gerekir. Bu, yakınlıkla da anlaşılmaz, veya şeyhler ayırt edilemez, yahut ra-vinin her iki şeyhle de yakınlığı bulunursa, müşkilin hali güçleşir; bu takdirde ayırımı mümkün kılacak kuvvetli zan ve karineler e müracaat edilir.

Bir ravi şeyhten bir hadis rivayet eder, fakat şeyh bu hadisi "benim üzerime yalan söyledi" veya "bunu ben rivayet etmedim" diyerek, yahut ta buna benzer sözler ileri sürerek kesin bir dille inkare derse, bu hadis, şeyh ve raviden birinin bu meselede yalan söylemiş olması ihtimaliy le reddedili r. Fakat bu hadise, aralarındaki bu ihtilaf ve zıddiyet dolayısıyle her hangi birinin kadhını gerektirm ez.
Ancak, şeyhin hadisi inkarı, "bunu hatırlamıyorum" yahut "bilmiyoru m" şeklinde ihtimal yoluyla olursa, sahih olan görüşe göre, bu hadis kabul edilir. Çünkü bu ihtimal, şeyhin hadisi rivayet ettiğini unuttuğuna delalet eder.
Bununla beraber bazı kimseler, bu hadisin kabul edilemeye ceğini ileri sürmüşlerdir; çünkü, bunlara göre, hadisin isbatında fer, asla tabidir. Eğer asıl, hadisi isbat ederse, fer'in rivayeti de isbat olunur. Bu, nefiyde de fer'in asla tabi olmasını gerektiri r. Ancak bu görüş, bazıları tarafından itirazla takip olunmuştur. Bunlara göre fer'in adaleti onun doğruluğunu gerektiri r. Aslın hadisi bilmemesi, fer'in doğruluğunu nefyetmez; aynı zamanda onu kesin dille isbat eden, ihtimal üzere nefyedend en önce gelir. Bu meselenin şehadetle kıyası fasiddir; çünkü fer'in şehadeti, aslın şehadeti üzerindeki kudretine rağmen dinlenmez . Halbuki rivayet bunun aksinedir ve aralarında fark vardır.

Ed-Darekutni, bu konu ile ilgili olarak men haddese ve nesiye adlı bir kitap tasnif etmiştir. Bu kitapta, yukarıda mezkur sahih görüşü takviye den deliller mevcuttur . Bu delillerd en anlaşıldığına göre, hadis rivayet eden birçok kimse, rivayet ettikleri hadisler, kendileri ne arzedilin ce bunları hatırlamamakta, fakat kendileri nden rivayet eden ravilere iti-madları dolayısıyle, o hadisleri ravileri tarikiyle yine kendileri nden rivayet etmektedi rler. Süheyl İbn Ebi Salih'in babasından, onun da Ebu Hureyre'den merfu olarak rivayet ettiği şahid ve yemin kıssasıyla ilgili hadisi bunlardan dır. Abdu'1-Aziz İbn Muhammed ed-Diraverdi der ki: Bu hadisi bana Rabi'a İbn Ebi Abdirrahm an, Süheyl'den rivayet etmişti. Birgün Süheyl'le karşılaştım ve ona bu hadisi sordum, bilemedi. Bunun üzerine ona "Rabi'a, hadisi senden bana bu şekilde rivayet etti" dedim. Bundan sonra Süheyl aynı hadisi rivayet ederken şöyle demeye başladı "Rabia, hadisi benden bana rivayet etti ona da ben babamdan rivayet ettim." Bunun benzerler i pek çoktur.

Muselsel:

Raviler, herhangi bir isnadda semi'tu fulanan kale: Se-mi'tu fulanen yahut haddesana fulanun kale: Haddesena fulanun ve bunun gibi rivayet sigaları üzerinde, yahut semi'tu fulanen yakulu: Eşhedu bi'llahi lekad haddeseni fulanun gibi kavli, yahut dahalna 'âla fulanun fe-et'amena temren gibi fiili, yahut ta haddeseni fulanun ve ahizun bi-lihye-tihi kale: amentti bi'1-kaderi... gibi hem kavli hem fiili hallerde ittifak ederlerse, bu çeşit rivayetle re muselsel adı verilir. Muselsel, isnada ait sıfatlardandır. Bu teselsül, çok defa isnadın başından sonuna kadar devam ettiği halde, bazen da isnadın büyük bir kısmında görülür. Mesela evveliyet le muselsel olan hadiste silsile, Süfyan îbn Uyeyne'de nihayet bulmuştur. Her kim mezkur hadisi sonuna kadar muselsel olarak rivayet ederse vehme düşmüş olur.


Rivayet sigaları

Yukarıda işaret olunan rivayet sigaları sekiz mertebede n ibarettir . Birincisi semi'tu ve haddeseni'dir. Sonra ahbara-ni ve kara'tu aleyhi sigaları gelir ki bunlar da ikinci mertebede yer alırlar. Kuri'e aleyhi ve ene esma'u sigası üçüncü, enbe'eni dördüncü, naveleni beşinci, şafehani (icazeti şifahi olarak beyan) altıncı, ketebe li (icazeti yazıyla beyan) yedinci ve nihayet an ve benzerler i ki kale, zekere, ve rava gibi sema'a ve icazete yahut adem-i sema'a muhtemel olan si-,galar da sekizinci mertebeyi teşkil ederler.

Bu rivayet sigalarından ilk ikisi, yani semi'tu ve hadde-seni lafızları, şeyhin sözlerini tek basma işiten kimselere mahsustur ve bu şekilde alınan hadisleri n rivayetin de bunların kullanılması daha doğru olur. Tahdisin, şeyhin sözlerini işiten kimselere tahsisi hadisçiler arasında şüyu bulmuş bir ıstılahtır. Aslında tahdis ile ihbar arasında lügat yönünden hiçbir fark yoktur ve fark bulunduğunu iddia etmek rivayette güçlük çıkarmaktan başka bir manaya gelmez. Fakat ıstılah manasının yerleşmesinden sonra kelime, örf yönünden hakiki bir mana kazanmış ve lügattaki hakiki manasının önüne geçmiştir. Bununla beraber bu ıstılah, şarklı hadisçiler arasında şuyubulmuş, garplıların çoğu ise kullanmamışlardır. Onlara göre ihbar ve tahdis aynı manadadır.

Eğer ravi, ilk sigayı cemi sigasıyla kullanır ve haddese-na fulanun yahut semi'na Manen yakulu, derse bu, onun hadisi başkalarıyla birlikte iiştitğine delalet eder. Bazan bu si-galardaki cemi nunu azamet ve büyüklük için kullanılır;ancak isnadlard a bu nadiren görülür.

Yukarıda zikroluna n mertebele rin ilki olan semi'tu lafzı, onu rivayetin de kullanan ravinin şeyhinden sema'ına delalet etmesi bakımından, rivayet sigalarınm en açığıdır; çünkü bu lafzın bilvasıta sema'a ihtimali yoktur. Halbuki haddeseni lafzı, bazan icazette tedlise de ıtlak olunmuştur. Yine mezkur sigaların en yüksek ve en üstünü, rivayetin daha güvenilir bir şekilde tesbit ve muhafaza edildiği imlada vaki olanıdır.

Ahbarani olan üçüncü ve kara'tu aleyhi olan dördüncü mertebede ki sigalar, kendi başına şeyhe okuyan kimselere aittir. Eğer ravi bunları cemi sigasıyla kullanılır ve ahbara-ha yahut kara'na aleyhi derse, bunlar aynen beşinci sırada yer alan kuri'e aleyhi ve ene esma'u gibi bir manaya sahip olur, Bundan da anlaşılıyor ki, şeyhe okuyan kimse için kara'tu tabirini kullanmak, ahbarani tabirini kullanmak tan daha iyidir; çünkü bu tabir, hal şekline uyan en açık tabirdir.

Şeyhe kıra'at, hadisçilerin ekseriyet ine göre tahammül yollarından biridir; yani bir nevi hadis alma usulüdür. Bununla beraber Irak ehlinden bazıları bu usuü benimseme mişler ve bu sebepten Malik ve diğer Medine imamlarının şiddetli muhalefet iyle karşılaşmışlardır. Hatta bazıları daha ileri giderek şeyhe kıra'atı, şeyhin lafzından sema'a tercih etmişlerdir. Aralarında el-Buhari'nin de bulunduğu büyük bir cemaat ise -Sahih'i Buhari'nin başlarında nakledild iğine göre şeyhin lafzından sema ile şeyhe kıra'atın sıhhat ve kuvvet yönünden aynı olduğunu, aralarında hiçbir fark bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.

Enbe'eni lafzınına slı olan inba kelimesi, lügat ve müte-kaddimunun ıstılahı yönünden ihbar manasmdadır. Ancak mütekaddimunun örfünde an lafzı gibi icazete aittir; çünkü an onlara göre icazette kullanılır.
Mu'asırın an'anesi, yani ravini muasırı olan bir şeyhten an fulanin diyerek hadis rivayet etmesi, ravinin o hadisi şeyhinden îşitiğine hamledili r. Fakat muasır olmayanın an'anesi bundan ayrıdır ve böyle bir rivayet ya mürsel, yahut ta munkatı olur. Bu bakımdan an'anenin sema'ahamlin-deki şart, muasaratın sabit olmasıdır.
Muasırın an'anesi sema'a hamledümekle beraber, müdel-lis olan kimsenin an'anesi sema'a hamledilm ez.
Bazıları ise, muasırın an'anesinin sema'a hamledile bil-mesi için, şeyh ile ondan rivayet eden ravinin, bir defa da olsa birbirler ine mülaki olmalarının sübut bulmasını şart koşmuşlar ve bu şartı, ravinin mürseli hafi cinsinden olan diğer an'anelerind en emin olmak için ileri sürmüşlerdir. Ali İb-nu'1-Medini, el-Buhari ve diğer bazı imamların görüşlerine uygun seçkin mezheb budur.

Hadisçiler, yukarıda zikroluna n rivayet sigalarından şa-feheni fulamı ibaresini şifahi olan icazete, ketebe ileyye fulanun ibaresini ise yazılı olarak verilen icazete tahsis etmişlerdir, Mukatebe, müteahhirundan çoğunun ibareleri nde mevcut olduğu halde, mütekaddimun, bu lafzı, şeyhin yalnız icazet için değil, fakat rivayetin e ister izin versin ister vermesin, talebeye yazdığı hadisleri için de kullanmışlardır. Hadisçiler, munavele yolu ile hadis rivayetin in sıhhati için, münavelenin rivayet iznine bağlı olmasını şart koşmuşlardır. Bu şartın tahakkuku ile munavele, rivayet izni verilen şahsın tayin ve teshilind en dolayı icazetin en yüksek çeşitlerinden biri sayılır. Münavelenin şekli şeyhin, aslını, yani hadisleri ni yazdığı kendi nüshasını, yahut bu asim yerini tutacak başka bir nüshayı talebeye vermesi, veya talebenin şeyhe ait bir nüsha ile ona gelmesi ve bu iki şekilden hangisi olursa olsun, şeyhin talebeye "bu kitap, benim futandan ri-vayetimdir, sen de onu benden rivayet et" demesidir . Münavelenin bir şartı da, şeyhin, ya kitabı talebeye temlik etmek, yahut ta talebenin onu istinsah veya kendi nüsha-sıyla mukabele edebilmes i için ona iareten vermek suretiyle faydalanm asını sağlamaktır. Fakat şeyh, kitabı verir ve hemen geri alırsa, münavelenin rivayet iznine bağlı en yüksek bir icazet şekli olduğu tebeyyün etmez. Bununla beraber bu münavelenin, şeyhin muayyen bir kitabın rivayeti için rivayet keyfiyeti ni de tayin ederek icazet vermesind en ibaret olan muayyen icazet (icazeti muayyene) üzerinde bir meziyyeti vardır.

Munavele izinden hali olduğu, yani şeyh talebeye bir kitap verip te "bu kitabı benden rivayet et; bunun için sana izin verdim" demediği zaman, ekseriyet nazarında bu munavele ile rivayet muteber değildir. Fakat bunun muteber olduğu görüşünde bulunan kimseler, şeyhin talebeye bu çeşit bir munavele ile kitap vermesini n, bu kitabın bir beldeden diğer beldeye gönderilmesi mahiyetin de olduğu ka-naatındadırlar. Nitekim imamlarda n bir cemaat, rivayeti izne bağlı olmasa bile, bu çeşit münavlede mevcut bir karineyle iktifa ederek, mücerred kitabetle rivayetin sıhhatine zahib olmuşlardır. Bizim nazarımızda da, şeyhin, kitabı talebeye elden vermesiyl e, ona, bir yerden diğer bir yere göndermesi arasında, her iki şekilde de izin bulunmadıkça, kuvvetli bir fark yoktur.
Hadisçiler, munaveled e olduğu gibi vicade ile rivayette de izni şart koşmuşlardır. Vicade, bir kimsenin, yazarını tanıdığı hatla yazılmış bir kitap bulması ve bu kitabın içindekileri "fulanin hattıyle buldum" diyerek rivayet etmesidir . Ancak bu kitaptan rivayeti için izin olmadıkça rivayetin de ahbarani lafzının kullanılması doğru olmaz; izinsiz bu lafzın kullanılmasındaki hata meydandadır.

Keza kitapla vasiyette de, diğerlerinde olduğu gibi izin veya icazet şart koşulmuştur. Vasiyeyet bir kimsenin, ölümü veya bir sefere çıkması halinde kitabını veya kitaplarını muayyen bir şahsa vasiyet etmesidir . Mütekaddimuna mensup imamlarda n bir cemaat, kendisine vasıyyet edilen şahsın, bu mücerret vasıyyet ile kitapları ondan rivayet etmesini caiz görmüşlerdir. Ekseriyet ise, bunun ancak, vasıyyet eden şahsın diğerine icazet vermesi halinde caiz olacağını İleri sürmüşlerdir..

î'lamda rivayet için için şart koşulmuştur. İ'lam, şeyhin, talebeler den birine "ben falan adlı kitabı fulan kimseden rivayet ediyorum" diye haber vermesidi r. Eğer şeyhin talebeye rivayetle ilgili bir icazeti varsa bu i'lama itibar edilir; aksi halde İcazetsiz i'lam ile rivayet muteber değildir. Nitekim hakkında icazet verilen hadis değil de, kendileri için icazet verilen kimselerl e ilgili olan icaze-i amme de muteber sayılmamıştır. İcaze-i amme, yani umumi icazet, şeyhin "bütün müslümalar için icazet verdim" yahut "hayatımı idrak edenler, yani yaşadığım devre yetişenler için", yahut "fulan iklimin", yahut ta "fulan beldenin ahalisine icazet verdim" demesidir . Bu sonuncusu, bir beldeye tahdidi dolayısıyla sıhhate daha yakın sayılmıştır.

Mübhem ve mühmel olmaları dolayısıyle meçhul kimselere ve henüz dünyaya gelmemiş olan ma'duma "fulanın doğacak çocuğuna icazet verdim" denilerek verilen icazetler de tıpkı icaze-i amme gibi muteber değildir. Ancak bazıları, şeyhin "sana, doğacak çocuğuna icazet verdim" demek suretiyle ma'dumu mevcuda atfetmesi halinde bu icazetin sahih olduğunu ileri sürmüşlerdir; fakat bu da diğerleri gibi sahih değildir.
Şeyhin "fulan kimse dilerse sana icazet verdim", yahut "dilediğin takdirde sana icazet verdim" demeyip "fulanın dilediği kimse için icazet verdim" diyerek başkasının arzusuna bağlamak suretiyle mevcut veya ma'duma verdiği icazet de diğerleri gibi muteber değildir.

İcazetle ilgili olarak yukarıda zikroluna n bütün görüşler sahih mezhep üzerine mebnidir. Bununla beraber el-Hatibu'l-Bağdadi, kendisind en neyin murad edildiği anlaşılmıyan meçhul müstesna, diğerlerinin hepsinde rivayeti tecviz ve bunu kendi şeyhlerinden olan bir guruptan nakletmiştir,

Kudemadan Ebu Bekr İbn ebi Davud ile Ebu Abdillah İbn Mende, ma'dum için verilen, yine onlardan Ebu Bekr İbn Ebi Hayseme arzuya bağlanan icazeti kullanmışlar, kalabalık bir cemaat de icaze-i amme ile hadis rivayet etmişlerdir. Hatta bazı hafızlar, bu yolla rivayet edenleri bir kitapta toplayara k çoklukları dolayısıyla isimlerin i alfabetik sıraya göre tertip etmişlerdir. Bunların hepsi de, Îbnu's-Salah'ın dediği gibi, rıza gösterilmeyen bir genişlikten ibarettir . Çünkü normal olan ve hususi bir şahsa verilen muayyen icazetler bile, kudema arasında sıhhati üzerinde kuvvetli ihtilaf bulunan meseleler dendir. Fakat müteahhırun,arasında, bunların muteber sayılarak onlarla amel edilmesi kesinleşmiş olsa bile, bil-ittifak sema'in dunundadır. Normal icazet böyle olunca, yukarıda zikredile n durumlard a onun nasıl muteber sayılacağı düşünmeğe değer bir konudur. Maamafih, şu da var ki icazet, hadisi mu'dal olarak rivayet etmekten hayırlıdır.

musluman:
Müttefik ve Mufterik

Ravilerin şahısları ayrı olmakla beraber isimleri, baba isimleri ve daha fazlasiyl e dede ve geiye doğru ced isimleri ittifak ederse, bu ittifak ister iki ravi arasında olsun, ister daha fazla ravi arasında olsun keza ister isimleri ittifak etsin, ister künyeleri, hadis ilminde bu kısma müttefik ve mufterik adı verilir. Bunun bilinmesi ndeki fayda, iki ayrı şahsı, isimlerin in aynı olması dolayısıyla tek bir şahıs zan-netmemektir. El-Hatibu'kBağdadi, bu konuda büyük bir kitap tasnif etmiştir. Biz, onun bu kitabını hulasa ile ona daha birçok şeyler ilave ettik.
Bu kısım, daha önce zikri geçen ve mühmel denilen kısmın aksidir. Çünkü mühmelde, tek şahsın iki ayrı ^ahıs zannedilm esinden korkulur. Bunda ise, iki ayrı şahsın aynı şahıs zannedilm esi bahis konusudur .

Mu'telif ve Muhtelif

Ravilerin isimleri hat yönünden ittifak, fakat nutk veya telaffuz yönünden ihtilaf ederse, bu ihtilaf ister nokta ister şekil yönünden olsun bu kısma da, hadis ilminde mu'telif ve muhtelif denilmiştir. Bu kısım, hadis ilminin en mühim konularından birini teşkil eder.

Ali İbnu'l-Medini, en şiddetli tashifin isimlerde vaki olduğunu söylemiş, bazıları da, böyle bir tashif vukuu halinde, o ismin ne makabilin in, ne de mabadinin onun doğrusuna delalet etmeyeceği itibarla, bu işte kıyasın dahli bulunmaya cağını ileri sürerek Ali İbnu'l-Medini'nin sözünü te-yid etmişlerdir.

Bu konu ile ilgili olarak Ebu Ahmed el-Askeri bir kitap tasnif ve bu kitabı, yine kendisine ait olan Kitabu't-Tashif içinde zikretmiştir. Fakat Abdu'1-Gani İbn Sa'id, bu konuya müstekil iki kitap tahsis ederek, birisinde, isim diğerinde ise neseb yönünden benzer olanları biraraya getirmiştir. Keza Abdu'l-Gani'nin şeyhi olan ed-Darekutni, aynı konuda büyük bir kitap telif etmiş, el-Hatibu'1-Bağdadi de bu kitaba bir zeyl hazırlamıştır. Ebu Nasr İbn Makula ise el-îk-mal adını verdiği kitabında yukarıda zikri geçen bütün kitapları toplamış, ayrı bir kitapta da, mezkur kitaplar üzerine istidrak yaparak müelliflerinin hatalarını beyan etmiştir. Bu bakımdan İbn Makula'nın, kitabı, bu konuda telif edilen kitapların en mufassalı ve kendisind en sonraki bütün muhad-dislerin yegane dayanağı olmuştur.

Ebu Bekr İbn Nukta, İbn Makula'nm atladığı bazı noksanlıkları da ilave etmek suretiyle büyük bir cild meydana getirmiş; Mansur İbn Selim ve Ebu Hamid es-Selmani ise, aynı kitaba küçük bir cild halinde zeyl yazmışlardır.
Aynı konuda ez-Zehebi, cidden muhtasar bir kitap telif etmiş, ancak bu telifte kalemle zabta itimadı dolayısıyle pekçok hataya düşmüş ve kitabın konusuna aykırı Olarak tas-hifatta bulunmuştur. Ancak Allah Teala bize, mezkur kitabın hata ve tasnifler ini tabsiru'l-Muntebeh bi-tahriri'1-muş-tebeh adını verdiğimiz bir kitapta açıklamayı müyesser kılmıştır. Bu kitabı bir cilt halinde alfabetik sıraya göre tertip ve ez-Zehebi'nin ihmal ettiği, yahut üzerinde durmadığı birçok şeyleri de ona ilave ettik. Bu sebepten Allah'a ham-dederiz.

Müteşabih

İsimler, hat ve nokta yönünden ittifak, fakat baba isimleri hat yönünden aynı olsa bile nokta yönünden ihtilaf ederse -mesela Muhammed İbn Akil ve Muhammed İbn Ukayl gibi birincisi Neysaburi, ikincisi ise Firyabi olup her ikisi de meşhurdur ve birbirler ine yakın devirlerd e yaşamışlardır- yahut isimler, nokta yönünden muhtelif, hat yönünden müttefik, keza baba isimleri de nokta yönünden müttefik olmak suretiyle ilk şeklin aksi olursa -mesela Ali İbn Ebi Talib'ten rivayet eden tabi'i Şurayb Îbnu'n-Nu'man ile el-Buhari'nin şeyhi Suraye Îbnu'n-Nu'man gibi- bu kısma da müteşabih adı verilir.

El-Hatıb, bu konuda bir kitap tasnif etmiş ve ona Telhi-su'1-Müteşabih adını vermiştir. Yine aynı müellif, mezkur kitaba atladığı bazı şeyleri de ilave etmek suretiyle bir zeyl yazmıştır. Bu kitap, faydası çok bir kitaptır. Eğer ittifak, ra-vi ismiyle baba isminde olur, fakat nisbetler i ihtilaf ederse,bu kısım da müteşabihten sayılır.
Yukarıda zikroluna n müteşabih ile, Önceki kısımda zik-rolunan mu'telif ve muhtelifi n birleşmesi halinde başka kısımlar ortaya çıkar. Bunlardan biri, ittifak ve iştibahm, mesela ravi ismiyle baba isminde, bu isimlerde n birinin veya her ikisinin bir harfinde, yahut ta iki veya daha fazla harflerin de hasıl olmasıdır; bu da iki kısımdan ibarettir . Birincisi, iki tarafta da harf sayısının sabit olmasına rağmen, ihtilafın tağyirle meydana gelmesi; ikincisi ise, ihtilafın yine tağyirle olmasına rağmen, harf sayısı yönünden bazı isimlerin diğer bazılarından noksan olmasıdır.

Birinciye misal, aralarında el-Buhari'nin şeyhi el-Av-ki'nin de bulunduğu bir cemaatı teşkil eden Muhammed İbn Sinan ismindeki kimselerl e, yine aralarında Ömer İbn Yunus'un şeyhi el-Yemami'nin yer aldığı Muhammed İbn Seyyar ismindeki kimselerd ir. Keza İbn Abbas'tan rivayet eden tabi'i Muhammed İbn Huneyn ismindeki kimselerl e, yine meşhur tabi'i Muhammed İbn Cubeyr Kufe'li meşhur Mu'arrif İbn Vasıl ile Ebu Huzeyfe en-Nehdi'nin şeyhi Mutarrıf İbn vasıl İbrahim İbn Sa'dın yakınlarından Ahmed İbnu'l-Huseyn ile Abdullah İbn Ahmed el-Bikendi'den rivayet eden ve el-Buhari'nin şeyhi olan Ahyed İbnu'l-Huseyn "Malik İbn Enes'in tabakasından meşhur şeyh Hafs İbn Meysere ile Abdullah İbn Musa el-Kufi'nin şeyhlerinden Ca'fer İbn Meysere bunlardan dır.

İkinciye misal, aralarında ezan sahibi Abdullah İbn Zeyd'in de bulunduğu aynı isimdeki bir cemaattir . Sahabi Abdullah îbn Zeyd'in ceddinin ismi Abdi Rabbih'tir. Keza vudu (abdest) hadisinin ravisi de ayni isimde olmakla beraber, ceddi Asım'dır ve her ikisi de ettsardan dır. Bu ismin benzen, bir ya harfinin fazlasıyle Abdullah İbn Yezid olup bu isimde olanlar da bir grupu teşkil ederler. Sahabe arasında Ebu Musa olarak künyelenen el-Hatmi bunlardan olup hadisi sahihan'da yer almıştır.

Yine bu kısma misal olarak Abdullah İbn Yahya ismindeki kimseleri n teşkil ettiği bir gurupla, Ali İbn Ebi Talib'ten rivayet eden maruf tabi Abdillah İbn Nuceyy zikredile bilir.

Müteşabih ile mu'telif ve muhtelifi n birleşmesi neticesin de ortaya çıkan kısımlardan biri de, ittifakın hat ve nutk yönünden olduğu halde, ihtilaf yahut iştibahm, ya her iki ismin tam olarak takdim ve tehiriyle, yahut ta bu takdim ve tehirin yalnız bir isimde ve benzer olduğu isme nisbetle bazı harflerin de vaki olmasıdır.
Birinci şekle misal, el-Esved İbn Yezid ile Yezid İb-nu'1-Esved Abdullah îbn Yezid el-Hatmi ile Yezid İbn Abdillah ikinci şekli misali se, Eyyüb İbn Seyyar ile Eyyüb İbn Yesar isimlerid ir. Bu sonuncuda n ilki, hadiste kuvvetli olmayan Medine'li meşhur, diğeri ise meçhul bir kimsedir.

SONUÇ

Muhaddisl er arasında ravi tabakalarının bilinmesi mühim meseleler den birini teşkil eder. Çünkü müteşabih isimlerin birbirine karışmasından emin, hadisin rivayetin de tedlis bulunup bulunmadığna muttali ve an'ane ile rivayette n kas-dedilen manaya vakıf olmak, ancak bu tabakaların bilinme-siyle mümkündür.
Hadisçilerin ıstılahında tabaka kelimesi, aynı yaşlarda olan ve aynı şeyhlere kavuşan kimseleri şamildir. Bir şahıs, bazan iki sebep itibariyl e iki tabakadan sayılır. Mesela Enes İbn Malik, Peygamber le sohbetini n sabit olması dolayısıyla Aşere-i Mübeşere tabakasına dahil olduğu gibi, yaşının küçüklüğü dolayısıyla da aşere"yİ takip eden tabakadan addedilir . Bu itibarla sahabe, Peygamber le sohbetler i yönünden nazarı dikkata alındıklarında, hepsi de aynı tabakadan sayılır. Nitekim İbn Hibban ve diğer bazı müellifler, tabakaları bu yönden tesbit etmişlerdir. Fakat sahabeyi İslam'a girişlerindeki Öncelik ve bazı gazvelere iştirak gibi fazilet ve üstünlüğü artırıcı sebepler yönünden mütalaa edenler, onları muhtelif tabakalar a ayırmışlardır. Tabakat müelilfi Ebu Abdülah Muhammed İbn Sa'd da bu tarafa meyletmiştir. Kitabı, bu konuda telif edilen kitapların en genişidir.

Sahabeden sonra gelen tabi'unda da durum aynıdır. Onları, sadece bazı sahabeden hadis almaları yönünden mütalaa eden kimseler, yukarıda zikri geçen İbn Hibban'ın yaptığı gibi, hepsini de tek bir tabakadan saymışlardır. Fakat bazı sahabeye mülaki olmaları yönünden ele alanlar ise, Muhammed İbn Sa'd gibi muhtelif tabakalar a ayırmışlardır.

Hadis ilminin mühim konularından biri de, ravilerin doğum ve ölüm tarihleri nin bilinmesi dir. Çünkü bu sayede, bazı kimseleri n, diğer bazılarına mülaki olmadıkları halde mülaki oldukları iddiasından emin olunur.
Diğer mühim bir konu, ravilerin doğup büyüdükleri ve yerleştikleri yerlerin bilinmesi dir. Bu sayede, neseb yönünden ayrılsalar bile, iki ismin ittifakı halindeki karışılık-tan emin olunur.
Diğer mühim bir konu, ravilerin cerh, ta'dil ve cehalet yönünden hallerini n bilinmesi dir. Çünkü bir ravinin ya adaleti bilinir ve adil olduğuna hükmedilir; ya fışkı bilinir, fasık olduğuna hükmedilir, yahut ta ravi hakkında bunlardan hiçbir şey bilinmez, yani ravi meçhul kalır. Cerh ve ta'düle ilgili bu konuların en mühimi ise, ravinin cerh ve ta'dil yönünden hallerine vakıf olduktan sonra, bu cerh ve ta'dilin mertebele rini bilmektir . Çünkü hadis imamları, bazan bir şahsı bütün hadisleri nin reddini gerektirm eyen sebeplerl e cerh ederler. Bunları daha önceki bahisleri mizde zikretmiş ve on madde halinde geniş bir şekilede açıklamıştık. Burada, ha-discİlerin ıstılahında bu mertebele re delalet eden lafızları bahis konusu edeceğiz.

Cerhin çeşitli mertebele ri vardır. Bunların en kötüsü ve en açığı, mübalağaya delalet etmek üzere ravinin ef'al vez-nindeki bir sıfatla tavsif olunmasıdır: Ekzebu'n-nas (insanların en yalancısı) gibi. Keza ileyhi'l-muntehael-vaz'u (hadis vaz'ında son mertebeye vasıl olmuştur), ve ve huve ruknu'l-kizbi (o kizbin-yalancılığm bir rüknüdür) tabirleri de bu mertebede yer alır.

Bundan sonra deccal, vazza ve kezzab tabirleri gelir. Her ne kadar bunlarda da mübalağaya delalet eden bir mana varsa da, yukarıda zikroluna n mertebeni n aşağısında-dır.

Cerhe delalet eden tabirleri n en hafifi leyyinu, seyyi'ul-hıfz ve fihi edna makal sözleridir.
Cerhin en şiddetli mertebesi yle en hafifi arasında apaçık-mertebeler vardır. Metrukün, sakitun, yahut fahişu'l-galat,, yahut ta munkeru'l-hadis sözleri, za'ifun, yahut îeyse bi1!-

kaviyy, yahut ta fihi mafcalun sözlerinden daha şiddetlidir. Hadis ilminde bilinmesi gerekli olan mühim konularda n biri de tadilin mertebele ridir. Ta'dile bu mertebele rin en yükseği ve en açığı, yine cerhte olduğu gibi, ravinin, mübalağaya delalet eden ef al veznindek i tabirle tavsifidi r: Ev-şaku'n-Nas, yahut esbetu'n-nas, yahut ta ileyhi'l-munteha fi't-teşebbut gibi.

Ta'dilin ikinci mertebesi, ta'dile delalet eden sıfatlardan birinin tekrarı, yahut bir başka sıfatla kuvvet kazanmasıdır: Sika sika, yahut sebtun sebtun, yahut sikanın hafızun, yahut-ta adlun zabitun ve buna benzer tabirler gibi.

Ta'dille ilgili mertebele rin en aşağısı, cerhin en hafifine yakın olduğu anlaşılan tabirlerl e ifade edilir. Şeyhun, yur-va hadisuhu, yu'teberu bihi ve benzerler i gibi. Ta'dilin zikredile n bu mertebele ri arasında başka mertebele r de vardır. Bu konu ile ilgili diğer bazı meseleler i, bahsin tamamlanm ası bakımından şöyle sıralayabiliriz:
Tezkiye, veya bir ravi hakkında husni şehadet, ancak bunun sebepleri ni bilen kimselerd en çıktığı zaman kabul edilir; fakat bu sebepleri bilmeyen ve tezkiyeye mümaresi bulunmaya n kimseleri n, ravinin hallerini tetkik etmeden ilk anda kendileri ne zahir olduğu şekliyle mücerred tezkiyede bulunmama ları için, bu gibi kimseleri n tezkiyele ri makbul sayılmamıştır.

Aslında tezkiye, bir kişiden sadır olsa bile, sahih olan görüşe göre yine makbuldür. Fakat bu görüşe muhalefet eden bazı kimseler, tezkiyeyi şehadetten sayarak en az iki kişiden sadır olmasını şart koşmuşlardır. Halbuki tezkiye ile şehadet arasında fark vardır ve birincisi ravi hakkında hüküm menzilesi nde olup adet şart koşulmaz. Şehadet ise, hakim huzurunda şahidden vaki olur ve bir şahidin tazkiyesi nin, ikinci bir şahitle tezkiye edilmesi manasını taşır; bunun içindir ki, birincini n kabulü, onu takip eden diğer şahidlerin sayısına bağlıdır.

Eğer denilirse ki, ravi hakkındaki tezkiye, onu tezkiye edenin kendi içtihadına, yahut ta başkalarından yaptığı nakle İstinad etmesi dolayisıyle iki kısma ayrılır ve bu kısımlar birbirind en farklıdır. Bu farklılık dolayısıyle de, yukarıda zikroluna n ihtimal ortaya çıkar. Çünkü birinci şıkta, yani tezkiyeni n içtihada müstenid olması halinde adet şart koşulmaz; zira burada müzekki hakim mevkiinde dir. Halbuki ikinci şıkta, yani tezkiyeni n nakle müstenid olması halinde mezkur ihtilaf ortaya çıkar. Buna cevaben denilir ki: Bu halde dahi müzekki sayısının şart olmadığı aşikardır. Çünkü hadis rivayetin in aslında ravi sayısı şart koşulmamıştır; asıl böyle olunca, onun fer'i olan bir meselede de sayısının şart olmadığı kolayca anlaşılır.

Cerh ve ta'dilin, adil ve müteyakkız kimselerd en kabul edilmesi lazımdır. Bu sebeple cerhte ifrata giden ve bir hadisin reddini gerektirm eyen sebeplerd en dolayı ravisini cer-heden kimseleri n bu türlü cerhleri, ravinin halindeki mücerred görünüşe istinad eden tezkiye gibi makbul değildir. Nitekim hadis ricalinin tenkidi hususunda tam bir tetkik ve tetebbu sahibi olan ez-Zehebi, bu konuyla ilgili olarak şöyle demiştir:
"Bu ilme mesup ulemadan iki kişi, ne zayıf bir ravinin tevsikmda, ne de sika olan bir ravinin tazyifind e kat'ıyyen birleşmemişlerdir.

Bundan dolayıdır ki, bir hadisin terki üzerinde bütün ulema ittifak etmedikçe, o hadisi terketmem ek en-Nesai'nin mezhebi olmuştur. Bu ilimde cerh ve ta'dili el meşgul olanların, işin kolay tarafına kaçmaktan çekinmeleri şarttır.
Eğer alim, bir şahsı, hakkındaki kanaati kesinleşmeden ta'dil ederse, sabit olmayan bir hükmü isbat etmiş kimse mertebesi ne düşer ve bu suretle onun, yalan olduğu zannedile n bir hadisi rivayet edenler zümresine girmesind en korkulur. Ve eğer bir şahsı ihtiyatsız cerheders e, bundan beri olan bir müslümana ta'netmiş ve üzerinde ilelebed kalacak kötü bir damga ile onu damgalamış olur.

Bu gibi afetler, insana, bazan nefsin kötü arzularına uymak ve fasid gayeler gütmekten dolayı arız olur ki, mütekad-dimun çok defa bunlardan uzak kalmıştır. Bazan da bu afetler, itikadi ihtilafla rın bir neticesi olarak zuhur eder. Eskiden olduğu gibi, bugün de bunlar fazlasıyla mevcuttur . Halbuki akaid ihtilafla rından dolayı bir raviyi cerh etmemek lazımdır. Mubtedi'ın rivayetiy le ilgili bahislerd e bu meselenin münakaşasını yapmıştık.
Cerh, sebepleri ni bilen bir kimseden açık bir şekilde beyan edilmiş olarak sadır olursa ta'dile takdim edilir. Çünkü sebepleri açıklanmamış olan cerh, adaleti sabit olan kimse hakkında kadıh olamaz. Fakat cerhedile n kimse, bu cerhten önce ta'dil de edilmemişse o kimsenin cerhi, sebepleri açıklanmamış bir şekilde mücmel olarak fakat bilen bir kimseden sadır olursa, sahih olan görüşe göre, kabul edilir. Çünkü hakkında ta'dil bulunmaya n bir ravi meçhul hükmündedir ve bu gibiler hakkında cerhedeni n sözüyle hareket etmek, onu terketmek ten evladır. İbnu's-Salah bunlar hakkında tevakkufa meyletmiştir.

Hadis ilminde mühim sayılan hususlard an biri de, isimleriy le şöhret kazanmış olan kimseleri n, bazı rivayetle rde künyeleriyle zikredild ikleri zaman bir başka şahıs oldukları zannedilm emesi için isimleriy le birlikte künyelerinin de bilinmesi dir.

Bunun gibi, bilinmesi gerekli diğer mühim konulan şöyle sıralayabiliriz:
1- Biraz önce zikredile n kısmın aksine künyeleriyle şöhret kazananla r.
2- Az olmakla beraber ismi, künyesi olanlar.
3- Künyeleri üzerinde ihtilaf bulunanla r.
4- Aralarında Ebu'l-Velid ve Ebu Halid olarak iki künyesi olan İbn Curaye gibi hadisçilerin de bulunduğu çok kün-yeli kimseler.
5- Sıfat ve lakabları çok olanlar. Etba'u't-tabi'inden Ebu İshak el-Medeni gibi, künyesi
babasının ismiyle aynı olanlar. Bu kısmın bilinmesi yle, rivayeti, ravinin babasına nisbet ederek ahbarana İbn İshak diyen kimse hatalı görülüp doğrusunun ahbarana Ebu İshale olduğu iddia edilmez.
Yahut bunun aksine İshak İbn Ebi İshak gibi, ismi, babasının künyesiyle uygun olanlar.

İki meşhur sahabi Ebu Eyyüb el-Ensari ve Umm Eyyüb gibi, künyesi, zevcesini n künyesine uygun olanlar.
Şeyhinin ismi babasının ismiyle aynı olanlar. Er-Rabi' İbn Enes ile şeyhi Enes gibi. Bütün rivayetle r er-Rabi' İbn Enesan Enes isnadıyla gelir ve er-Rabi'ın, babası Enes'ten rivayet ettiği zannolunu r. Nitekim sahih'de vaki olan Amir İbn Sa'd'dan Sa'd isnadı böyledir ve Amir'in şeyhi olan Sa'd, aynı zamanda onun babasıdır. Halbuki diğer isnadda er-Rabı'ın şeyhi olan Enes onun babası değildir. Babası Bekri, şeyhi olan Enes ise Ensari olup meşhur sahibi Enes İbn Malik'tir. Er-Rabi', Enes'in evladından değildir.

Babasından başka kimselere nisbet edilenler . El-Mikdad Îbnu'l-Esved gibi. Burada el-Mikdad, el-Esvedu'z-Zuh-ri'ye nisbet edilmiştir; çünkü el-Mikdad onun evladlığıdir. Asıl nisbeti el-Mikdad îbn 'Amr'dır.
Anasına nisbet edilenler . İbn Uleyye gibi. İsmi İsma'il İbn İbrahim İbn Miksem olup sikattandır. Uleyye, anasının ismidir ve bu isimle şöhret kazanmıştır. Ancak kendisi İbn Uleyye denilmekt en hoşlanmazdı. Bu sebeple eş-Şafi'i, ondan rivayetle rinde "bize, îbn 'Uleyye denilen İsmail haber verdi" derdi.
İlk anda hatıra gelen ismin dışında bir şeye nisbetedi lenler. Mesela el-Hazza bunlardan dır. Hazza ayakkabıcı manasına gelir. İsmi Halid olan bu şahsın Hazza'a nisbet edilmesiy le, onun ayakkabı sanatına veya satıcılığına mensup olduğu anlaşılır; halbuki böyle değildir. Sadece onlarla düşüp kalktığı için onlara nisbet edilmiştir. Süleyman et-Tey-mi de böyledir. Aslında Benu Teym'den değildir; fakat onların arasına girmiş ve yerleşmiş olduğu için onlara nisbet edilmiştir. Keza ceddine nisbet edilerek ismi ismine ve babasının ismi mezkur ceddin ismine uygun olan kimselerl e karışmasından emin olunamaya n kimseler de bu kabildend ir.

Kendi ismiyle babasının ve ceddinin ismi müttefik olanlar. El-Hasan İbnu'l-Hasan İbni'l-Hasan İbn Ali İbn Ebi Tal-ib gibi. Bunun bazan daha çok uzağı da görülür. Bu kısım müselselin bir bölümüdür. Bazan da ravinin ismiyle babasının ismi, ced ve babasının ismiyle ittifak eder. Ebu'l-Yemen el-Kindi gibi. Bu şahsın ismi Zeyd İbnu'l-Hasan İbn Zeyd İbni'l-Hasan'dır.

Kendi ismiyle şeyhinin şeyhinin, bazan daha gerilerde ki şeyhlerin isimleri müttefik olanlar, îmran an İmran isnadında olduğu gibi, Birincisi el-Kasir sıfatıyle maruftur. İkincisi Ebu'r-Reca el-Utaridi, üçüncüsü ise sahibi îbn Husayn'dır. Keza Süleyman an Süleyman an Süleyman isnadı da böyledir. Birincisi Süleyman İbn Ahmed İbn Eyyüb et-Taberani, ikincisi Süleyman İbn Ahmed el-Vasiti, üçüncüsü de İbni Bint Şurahbil ismiyle maruf Süleyman îbn Abdirrahm an ed-Dımeşki'dir. Bazan ravi de babası ve ceddi ile ceddinin babası arasındaki ittifak, ravi ile şeyhi arasında beraberce vaki olur. Mesela Ebu'1-Ala el-Hemedani el-Attar'ın Ebu Ali el-Isbahani el-Haddad'tan rivayeti meşhur olup bu kabildend ir. Her ikisinin ismi de el-Hasan îbn Ahmed İbni'l-Hasan İbn Ahmed'tir. Ve bu isimde ittifak etmişler, fakat künyede, belde ve sanata nisbette birbirler inden ay-
rılmışlardır. Ebu Musa el-Medini, bu konuda mufassal bir cüz tasnif etmiştir.

Şeyhin ismiyle, kendisind en rivayet eden ravinin ismi müttefik olanlar. Bu kısmın kendine has bir güzelliği vardır. İbnu's-Salah bu konuya temas etmemiştir. Faydası, isnad-da tekrar veya inkilab bulunduğunu zanneden kimselerd en şüphenin kaldırılmasıdır. Misali el-Buhari'nin Müslim'den ve Müslim'in el-Buhari'den rivayetid ir. Aslında bu rivayette el-Buhari'nin şeyhi olan Müslim, Müslim İbn İbrahim el-Fi-radisi el-Basri'dir. El-Buhari'den rivayet eden Müslim ise, sahih sahibi Müslim İbnu'l-Haccac el-Kuşayri'dir. Bunun aynısı Abd îbn Humeyd hakkında da vaki olmuştur. Abd Müslim İbn İbrahim'den, Müslim Îbnu'l-Haccac'da Sahih'inde Abd'ten bu terceme ile bir hadis rivayet etmişti.

Keza Yahya ibn Ebi Kesir'in Hişam'dan, Hişam'ın da ondan rivayeti bu kabildend ir. Ancak, Yahya'nın şeyhi olan Hişam, Hişam İbn Urve olup onun akranlarm dandır. Yahya'dan rivayet eden Hişam ise, Hişam İbn Abdillah ed-Destevai'dir.

El-Hakem-îbn Uteybe, İbn Ebi Leyla'dan, îbn Ebi Leyla da el-Hakem'den rivayet etmiştir. Şeyhi Abdurrahm an İbn Ebi Leyla, talebesi ise, Muhammed İbn Abdirrahm an İbn Ebi Leyla'dır. Bunun gibi misaller daha pek çoktur.
Hadis ilminde bilinmesi gerekli mühim konularda n biri de mücerred isimlerdi r. İmamlardan bir gurup, bu konu ile ilgili çeşitli kitaplar telif etmişlerdir. İbn Sa'd'ın Tabakat'in-da, İbn Ebi Hayseme ve El-Buhari'nin Tarih'lerinde ve İbn Ebi Hatim'in el-Cerh ve't-ta'dil'inde olduğu gibi bazıları hiç bir kayda tabi olmaksızın ravi isimlerin i toplamaya çalışmışlar el-Icli, İbn Hibban ve îbn Şahin gibi bazı imamlar yalnız sikati toplamakl a iktifa etmişler; İbn Acli İbn Hibban gibi bazıları da yalnız mecruhları bir araya getirmişlerdir. Bazı imamlar ise, belirli bir kitabın ricalini toplamayı gaye edinmişler; mesela Ebu Nasr el-Kelabazi, el-Buhari'nin ricalini, Ebubekr İbn Mencüye, Müslim'in, el-Fazl İbn Tahhir, hem el-Buhari hem de Müslim'in ricalini beraberce, Ebu Ali el-Ceyyani, Ebu Davud'un ve et-Tirmizi'nin, Mağrib imamlarından bir gurup en-Nesai'nin, Abdu'1-Gani el-Makdisi, Kitabu'l-Kemal adiyle Sahihan, Ebu Davud, et-Tirmizi, en-Nesai ve İbn Mace'den ibaret olan Kutubi Sitte ricalini toplamışlardır. El-Mizzi, Kitabu'l-Kemal'i tehzib ederek Tehzibu'l-Kemal ismini vermiştir. Biz de bu kitabı telhis ile ona birçok şey ilave ettik ve Tehzibu't-Tehzib adını verdik. Bu kitap ihtiva etitği İlavelerle birlikte aslın üçte biri kadardır.     
 '
Hadis ilminin bilinmesi gerekli mühim konularından bir diğeri müfred isimlerdi r. Hafız Ebubekr Ahmed İbn Harun el-Berdici, konu ile ilgili bir kitap tasnif etmiş; ancak bu kitapta zikrettiği bazı isimler, diğer bazı müelliflerin itirazlarına uğramıştır. Bu isimlerde n biri Suğdi İbn Sinan olup zayıf ravilerde ndir. Okunuşu sad harfinin zammıyledir; bazan sin harfiyle değiştiği de olur. Bundan sonraki harfler harekesi sakin ayn, dal ve nisbet ya'sı gibi bir ya'dır. İsim, neseb lafzıyle alem ismi olup müfred değildir. Nitekim İbn Ebi Hatim Kitabu'1-Cerh ve't-Ta'dil'inde Suğdi el-Kufi'yi ve Yahya İbn Ma'i'nin onu tevsikini zikretmiş, aynı zamanda, bununla daha önceki ismi ayırdederek öbürünün zayıf olduğunu belirtmiştir.

El-Ukayli ise, Tarih'inde Katade'den rivayet eden Suğdi İbn Abdillah'i zikretmiş ve hadisinin gayri mahfuz olduğunu söylemiştir. Zannıma göre bu şahıs, İbn Ebi Hatim'in zikrettiği şahıstır. El-Ukayli'nin onu Du'afa'dan addetmesi, ondan naklettiği bir hadis d olayı siyledir; fakat asıl afet bu şahıstan değil, belki ondan rivayet eden Anbese İbn Ab-dirrahman yönünden gelmekted ir. .

Ca'fer vezniyle gelen Sender ismi de, müfred isimler cümlesindendir. Sender, Zinba el-Cuzami'nin mevlası olup Peygamber le sohbeti ve ondan rivayeti vardır. Ebu Abdil-lah olarak künyelendiği meşhurdur. Sender ismi, müfred isimlerde ndir ve bildiğimize göre ondan başkası bununla isimlendi rilmemiştir. Bununla beraber, İbni Mende'ııin Ma'rifetu's-Sahabe adlı kitabı üzerine yazdığı zeylde Ebu Musa, Sender Ebu'l-Esved ismiyle ondan bir de hadis zikretmiştir. Ancak Ebu Musa'nın bu görüşüne itiraz edilerek bu Sender'in, İbn Mende'nin zikrettiği Sender olduğu ve mezkur hadisi de, Muhammed Îbnu'r-Rabi el-Cizi'nin Mısır'a gelen sahabiler in tarihinde n bahsederk en Zinba'm mevlası Sender'in tercemesi nde rivayet ettiği söylenmiştir. Biz de bu hususu sahabeyle ilgili kitabımızda beyan etmiş bulunuyor uz.

Hadis ilminde bilinmesi gerekli konularda n diğer bazıları da, isimlerde olduğu gibi, mücerred ve müfred künyeler; bir afet veya meslek sebebiyle olan ve bazan isim, bazan da künye lafızyle gelen lakablar; müteahhırına nisbetle mütekad-dimunda daha çok görülen kabileler e mütekaddimuna nis-betle müteahhirunda daha çok görülen ve belde, karye, mahalle veya komşuluk tabirleri nden daha umumi olan vatana, terzilik gibi sanat ve bezzaz gibi meslek kollarına nisbet edilmek suretiyle ortaya çıkan neseblerd ir. Bazan neseb-lerde, isimlerde olduğu gibi hat yönünden ittifak, fakat nutk veya telaffuz yönünden ihtilaf görüldüğü gibi, bazan da bir nesebin, lakab olarak ortaya çıktığı görülür. Mesela Halid İbn Mahlad el-Katvani bunlardan dır. Bu şahıs, aslında Kufe'li olup, Katvani tabiri, kendisini n de hoş karşılamadığı lakabıdır.

Keza bu lakabların ve batini zahirinin hilafına olan nesebleri n sebepleri ni; yüksek dereceden olan, yani köle azad eden ve efendi manasında kullanılan mevla (cem-i mevali) ile aşağı mertebede n olan, azadlı, yahut anlaşmalı, yahut ta birisi eliyle İslam'a giren ve köle manasında kullanılan mevaliyi bilmek de, hadis ilminde gerekli görülen hususlard andır.

/ Ali İbnu'l-Medeni gibi bazı kudemanın, hakkında kitap tasnif ettikleri ihve ve Ahavat (erkek ve kız kardeşler) meselesi ile hadis rivayet ve semamda şeyh ve talibin adabı da aynı derecede mühim konularda ndır. Bu ikincisin de gerek şeyh ve gerekse talib, niyetleri n düzeltilmesinde, dünyevi gayelerde n arınmada ve ahlakın güzelleştirilmesinde birbirind en ayrılmazlar; yani bunlar, her ikisi için de müşterek olan adabdandır. Fakat kendisine ihtiyaç hasıl olduğunda şeyhin talibe hadis rivayet etmesi de, şeyhe ait adabtan sayılır. Şu var ki şeyh, yaşadığı şehirde kendisind en daha üstün bir başka şeyh varsa rivayette n sakınır ve talibe o şeyhi tavsiye eder. Talibin fasid bir niyeti bulunsa bile hadis rivayetin i terketmez .

Keza şeyhin rivayet sırasında temiz olması, mecliste vakar ile oturması, ayakta aceleyle ve muztar kalmadıkça yolda rivayet etmemesi, hastalık veya ihtiyarlık dolayısıy-le rivayetin de hata yapmaktan, yahut unutkanlıktan korktuğu zamanlard a rivayeti terketmes i, imla için meclis topladığında uyanık müstemli seçmesi de şeyhe taalluk eden adabdandır.           
    \
Talibe taalluk eden adab ise, onun, şeyhi tazim ve tebcil etmesi, onu sıkacak veya rahatsız edecek sual veya hareketle rde bulunmama sı, şeyhten işittiği hadisler için başkalarını İrşad etmesi, haya veya büyüklenme sebebiyle hadis sema' ını terketmem esi, iştiği hadisi tam olarak yazması, tak-yid ve zabta itina göstermesi, hıfzettiği hadisin zihninde iyice yerleşmesi için onu müzakere etmesidir .

Hadis ilminde mühim sayılan diğer bir konu, hadis tahammül ve edasının başlangıç itibariyl e muteber sayıldığı
yaş haddidir. Sahih olan görüşe göre, sema yolu ile tahammülde temyizin, yani çocukta ayırt etme kabiliyye tinin oluşuna itibar edilir. Muhaddisl er arasında cari olan adete göre, çocukları beraberle rinde hadis meclisler ine götürürler ve "fulan mecliste hazır bulundu" diye yazarlardı. Ancak çocukların, bu şekilde, meclisler e devam ederek işittikleri hadisleri rivayet edebilmel eri için musmi olan şeyhin bir icazeti bulunması gerekir. Hadis talebinde muteber yaşın en doğrusu, çocuğun bu iş için ehil olduğu yaştır.

Kafir olan kimsenin hadis tahammülü de, İslam'a girdikten sonra rivayet etmesi halinde caizdir. Keza fasık oİan bir kimse de, kafire nisbetle evla olarak, tövbe ettikten ve adaleti sabit olduktan sonra rivayeti caiz olur.
Eda veya rivayet ise, daha önce de zikredild iği gibi, muayyen bir zamanla değil, fakat buna ihtiyaç ve ehil bulunmakl a mukayyed olup, şahıslara göre değişir. İbn Hallad, elli yaşma gelmiş bir kimsenin hadis rivayetin e tam ehil olduğu, bununla beraber kırk yaşında da rivayete başlasa bunun inkar edilmeyec eğini söylemişse de, Malik gibi bazı kimseleri n, kırk yaşından önce rivayet ettikleri ileri sürülerek İbn Hallad'a itiraz edilmiştir.
Hadis ilminde diğer mühim bir konu da, hadis kitabetin in sıfatı olup, hadisi açık bir hat ile yazmak, muğlak olan kelimeler i harekelem ek, yahut harfleri noktalama k, satır içinde yazılması unutulmuş bir kelimeyi, satırın devamı varsa sağ kenara, yoksa sol kenara yazmaktan ibarettir .

Keza, musmi olan şeyhle, yahut güvenilir bir başka kimseyle, yahutt a kısım kısım olmak üzere kendi kendine hadisi mukabele etmekten ibaret olan arzın sıfatı;
Yazı yazmak, konuşmak ve uyuklamak gibi şeyhi dinlemeye mani olan hallere düşmemekten ibaret bulunan sema'in sıfatı;

Yine bunlarla birlikte, rivayetin, hadisi işittiği kendi nüshasından, yahut bu asıl nüsha ile mukabele edilmiş bir başka nüshadan yapılması, bu mümkün olmadığı takdirde herhangi bir nüshadan, fakat ziyade ve noksanlıklar dolayısıyle vaki olacak nüsha ihtilafla rı için şeyhten mutlaka icazet alarak yapılmasından ibaret olan isma veya tahdisin sıfatı;

Önce kendi beldesind eki şeyhlerin hadisleri ni toplayıp bunları tamamladıktan sonra, yanında olmayan hadisleri toplamak için seyahata çıkmak ve dolaştığı şeyhleri çoğlat-maktan ziyade, şeyhlerden topladığı hadisleri çoğaltmaya itina göstermekten ibaret olan rihletin sıfatı;

Topladığı hadisleri, ya her sahabinin müsnedi olarak İslam'a giriş sıralarına göre, veya kullanış bakımından daha kolay olan alfabetik sıraya göre tertip, yahutta fıkhi veya diğer bablara göre ve her babda, o babın isbat ve nefiy yönünden hükümüne delalet eden hadisleri tasnif etmekten; veya bu tasnifi, hadisleri n metin ve isnadlannı zikredip ravilerin in ihtilaf ettikleri noktaları göstermek suretiyle illetleri ne göre yapmaktan; yahut ta hadisleri, bakryyesi ne delalet etmek üzere bir taraflarını zikredip ya bütün isnadlarını, yahut ta belirli bir kitaba bağlı kalarak yalnız o kitapta zikredile n isnadları biraraya getirip atraflar halinde toplamakt an ibaret olan tasnifin sıfatı, hadis ilminde bilinmesi gereken mühim konularda ndır.

Nihayet, hadisin sebebi vürudunu da bu konular arasında zikretmek lazımdır. El-Kadı Ebu Ya'la İbn Ferra'nın şeyhlerinden Ebu Hafs el-Ukberi, sebebi vürüdla ilgili bir kitap tasnif etmiş, şeyh Takiyyud din ibn Dakikil İd'de, her halde biraz önce ismi geçen el-Ukberi'nin tasnifini görmemiş olacak ki, bazı muasırlarının bu konu ile ilgili haberleri toplamaya başladıklarını zikretmiştir.

Hadis uleması, kitabımızın "Sonuç" kısmında zikrettiğimiz çeşitli konularla ilgili olarak birçok kitap tasnif et-
mislerdir . Ancak biz, bu kısımda konuların mücerred tarifleri m vermekle iktifa edip misal vermek lüzumunu hissetmed ik. Bu itibarla, her bir konunun aslına vakif olmak için daha mufassal kitaplara müracaat etmek gerekir.

Muvaffaki yyet ve hidayet yalmz Allah'tandır. O'ndan başka ilah yoktur. Yalnız O'na dayanır, O'na güveniriz

İÇİNDEKİLER

Mukaddime
Haberler
Haber ve Hadis
Haber Çeşitleri
Mütevatir Haberler
Meşhur Haberler
Aziz Haberler
Garip Haberler
Ahad Haberler ve Kısımları
Ferdi Mutlak Ferdi Nisbi
Makbul Haberler
Sahih Haberler
Hasan Haberler
Hadiste Ziyade
Mahfuz Şaz
Ma'ruf, Münker
Mutabi Şahid, İtibar
Muhkem, Muhtelif
Nasih Mensuh
Merdud Haberler
Muallak                      _   ■
Milise 1
Mudal Munkatı
Müdelles
Mevzu
Metruk, Münker
Muallel
Mudrec
Maklub
El-Mezid fi muttasihi l esanid
Muzdarib
Musahhaf, Muhassel
Garibul Hadis
Cehalet
Bid'at
Şu'ihıfz
İsnad
Merfu
Mevkuf
Maktu
Müsned
Ali ve Nazil İsnadlar
Hadis ravileri ve rivayet şekilleri
Rivayetûl Akran müdebbec
Rivayetul Ekabir Anis Sağair
Rivayetûl Aba anil abna
Sabık ve Lahık
Mühmel
Muselsel
Rivayet Sigaları
Müttefik ve Muhterit
Mu'telif ve Muhtelif
Müteşabih
Sonuç

Navigasyon

[0] Mesajlar

[*] Önceki Sayfa

Tam sürüme git